Şuara Suresi

26
سُورَةُ الشعراء
  • 227 ayet
  • Mekke’de indi
  • The Poets
Şuara Suresi Tevfik es-Sayığ
0:00 / --:--

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ

طسم ١

ṭâ-sîn-mîm.

Tâ, Sîn, Mîm.

تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ الْمُبِينِ ٢

tilke âyâtü-lkitâbi-lmübîn.

Bunlar sana apaçık kitabın âyetleridir.

لَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَّفْسَكَ أَلَّا يَكُونُوا مُؤْمِنِينَ ٣

le`alleke bâḫi`un nefseke ellâ yekûnû mü'minîn.

(Resulüm!) Onlar iman etmiyorlar diye adeta kendine kıyacaksın!

إِن نَّشَأْ نُنَزِّلْ عَلَيْهِم مِّنَ السَّمَاءِ آيَةً فَظَلَّتْ أَعْنَاقُهُمْ لَهَا خَاضِعِينَ ٤

in neşe' nünezzil `aleyhim mine-ssemâi âyeten feżallet a`nâḳuhüm lehâ ḫâḍi`în.

Biz dilersek onların üzerlerine gökten bir âyet (mucize) indiririz de, ona boyunları eğilekalır.

وَمَا يَأْتِيهِم مِّن ذِكْرٍ مِّنَ الرَّحْمَٰنِ مُحْدَثٍ إِلَّا كَانُوا عَنْهُ مُعْرِضِينَ ٥

vemâ ye'tîhim min ẕikrim mine-rraḥmâni muḥdeŝin illâ kânû `anhü mü`riḍîn.

Bununla beraber kendilerine O Rahmân'dan yeni bir öğüt gelmeyedursun, ille ondan yüz çevirirler.

فَقَدْ كَذَّبُوا فَسَيَأْتِيهِمْ أَنبَاءُ مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ ٦

feḳad keẕẕebû feseye'tîhim embâü mâ kânû bihî yestehziûn.

Üstelik (ona) "yalandır" dediler; fakat onlara alay edip durdukları şeyin haberleri yakında gelecektir.

أَوَلَمْ يَرَوْا إِلَى الْأَرْضِ كَمْ أَنبَتْنَا فِيهَا مِن كُلِّ زَوْجٍ كَرِيمٍ ٧

evelem yerav ile-l'arḍi kem embetnâ fîhâ min külli zevcin kerîm.

Yeryüzüne bir bakmadılar mı? Biz orada her güzel çiftten nice bitkiler yetiştirmişiz.

إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَآيَةً ۖ وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُم مُّؤْمِنِينَ ٨

inne fî ẕâlike leâyeh. vemâ kâne ekŝeruhüm mü'minîn.

Şüphesiz ki bunda mutlak bir âyet (nişane) vardır; ama onların çoğu iman etmezler.

وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ ٩

veinne rabbeke lehüve-l`azîzü-rraḥîm.

Ve şüphe yok ki Rabbin, galip ve engin merhamet sahibidir.

وَإِذْ نَادَىٰ رَبُّكَ مُوسَىٰ أَنِ ائْتِ الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ ١٠

veiẕ nâdâ rabbüke mûsâ eni-'ti-lḳavme-żżâlimîn.

Bir vakit de Rabbin, Musa'ya nida edip "Git o zalim kavme" dedi.

قَوْمَ فِرْعَوْنَ ۚ أَلَا يَتَّقُونَ ١١

ḳavme fir`avn. elâ yetteḳûn.

"Firavun kavmine, hâlâ sakınmayacaklar mı?"

قَالَ رَبِّ إِنِّي أَخَافُ أَن يُكَذِّبُونِ ١٢

ḳâle rabbi innî eḫâfü ey yükeẕẕibûn.

(Musa) şöyle seslendi: "Ya Rab! Doğrusu ben korkarım ki beni yalancı sayarlar."

وَيَضِيقُ صَدْرِي وَلَا يَنطَلِقُ لِسَانِي فَأَرْسِلْ إِلَىٰ هَارُونَ ١٣

veyeḍîḳu ṣadrî velâ yenṭaliḳu lisânî feersil ilâ hârûn.

"Ve göğsüm daralır, dilim dönmez, onun için Harun'a da elçilik ver."

وَلَهُمْ عَلَيَّ ذَنبٌ فَأَخَافُ أَن يَقْتُلُونِ ١٤

velehüm `aleyye ẕembün feeḫâfü ey yaḳtülûn.

"Hem onların bana isnad ettikleri bir suç var. Ondan dolayı korkarım ki, hemen beni öldürürler."

قَالَ كَلَّا ۖ فَاذْهَبَا بِآيَاتِنَا ۖ إِنَّا مَعَكُم مُّسْتَمِعُونَ ١٥

ḳâle kellâ. feẕhebâ biâyâtinâ innâ me`aküm müstemi`ûn.

(Allah): "Hayır hayır" buyurdu, "haydi ikiniz âyetlerimizle (mucizelerimizle) gidin. Şüphesiz ki, biz sizinle beraberiz. (Onları) işitiyoruz."

فَأْتِيَا فِرْعَوْنَ فَقُولَا إِنَّا رَسُولُ رَبِّ الْعَالَمِينَ ١٦

fe'tiyâ fir`avne feḳûlâ innâ rasûlü rabbi-l`âlemîn.

"Haydin Firavun'a gidin de deyin ki: İnan biz, âlemlerin Rabbinin elçisiyiz.

أَنْ أَرْسِلْ مَعَنَا بَنِي إِسْرَائِيلَ ١٧

en ersil me`anâ benî isrâîl.

İsrail oğullarını bizimle beraber gönder."

قَالَ أَلَمْ نُرَبِّكَ فِينَا وَلِيدًا وَلَبِثْتَ فِينَا مِنْ عُمُرِكَ سِنِينَ ١٨

ḳâle elem nürabbike fînâ velîdev velebiŝte fînâ min `umürike sinîn.

"Â, dedi, biz seni çocukken himayemize alıp büyütmedik mi? Hayatının bir çok yıllarını aramızda geçirmedin mi?"

وَفَعَلْتَ فَعْلَتَكَ الَّتِي فَعَلْتَ وَأَنتَ مِنَ الْكَافِرِينَ ١٩

vefe`alte fa`leteke-lletî fe`alte veente mine-lkâfirîn.

"Sonunda o yaptığın (kötü) işi de yaptın. Sen nankörün birisin!"

قَالَ فَعَلْتُهَا إِذًا وَأَنَا مِنَ الضَّالِّينَ ٢٠

ḳâle fe`altühâ iẕev veenâ mine-ḍḍâllîn.

Musa, "Ben, dedi, o işi o anda yaptım ki şaşkınlardandım."

فَفَرَرْتُ مِنكُمْ لَمَّا خِفْتُكُمْ فَوَهَبَ لِي رَبِّي حُكْمًا وَجَعَلَنِي مِنَ الْمُرْسَلِينَ ٢١

feferartü minküm lemmâ ḫiftüküm fevehebe lî rabbî ḥukmev vece`alenî mine-lmürselîn.

"Sizden korkunca da hemen aranızdan kaçtım. Sonra Rabbim bana hikmet bahşetti ve beni peygamberlerden kıldı."

وَتِلْكَ نِعْمَةٌ تَمُنُّهَا عَلَيَّ أَنْ عَبَّدتَّ بَنِي إِسْرَائِيلَ ٢٢

vetilke ni`metün temünnühâ `aleyye en `abbette benî isrâîl.

"O başıma kaktığın nimet de (aslında) İsrail oğullarını kendine köle edinmiş olmandır. "

قَالَ فِرْعَوْنُ وَمَا رَبُّ الْعَالَمِينَ ٢٣

ḳâle fir`avnü vemâ rabbü-l`âlemîn.

Firavun şöyle dedi: "Âlemlerin Rabbi dediğin nedir ki?"

قَالَ رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا ۖ إِن كُنتُم مُّوقِنِينَ ٢٤

ḳâle rabbü-ssemâvâti vel'arḍi vemâ beynehümâ. in küntüm mûḳinîn.

Musa cevap olarak: "Eğer işin gerçeğini düşünüp anlayan kişiler olsanız (itiraf edersiniz ki) O, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin Rabbi'dir."

قَالَ لِمَنْ حَوْلَهُ أَلَا تَسْتَمِعُونَ ٢٥

ḳâle limen ḥavlehû elâ testemi`ûn.

(Firavun) etrafında bulunanlara: "İşitmiyor musunuz?" dedi.

قَالَ رَبُّكُمْ وَرَبُّ آبَائِكُمُ الْأَوَّلِينَ ٢٦

ḳâle rabbüküm verabbü âbâikümü-l'evvelîn.

Musa dedi ki: "O sizin de Rabbiniz, daha önce ki atalarınızın da Rabbidir."

قَالَ إِنَّ رَسُولَكُمُ الَّذِي أُرْسِلَ إِلَيْكُمْ لَمَجْنُونٌ ٢٧

ḳâle inne rasûlekümü-lleẕî ürsile ileyküm lemecnûn.

(Firavun): "Size gönderilen bu elçiniz mutlaka delidir" dedi.

قَالَ رَبُّ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَمَا بَيْنَهُمَا ۖ إِن كُنتُمْ تَعْقِلُونَ ٢٨

ḳâle rabbü-lmeşriḳi velmagribi vemâ beynehümâ. in küntüm ta`ḳilûn.

Musa devamla şöyle söyledi: "Şayet aklınızı kullansanız (anlarsınız ki), O, doğunun, batının ve ikisinin arasında bulunanların Rabbidir."

قَالَ لَئِنِ اتَّخَذْتَ إِلَٰهًا غَيْرِي لَأَجْعَلَنَّكَ مِنَ الْمَسْجُونِينَ ٢٩

ḳâle leini-tteḫaẕte ilâhen gayrî leec`alenneke mine-lmescûnîn.

Firavun: "Benden başkasını ilâh tutarsan, andolsun ki seni zindana kapatılmışlardan ederim" dedi.

قَالَ أَوَلَوْ جِئْتُكَ بِشَيْءٍ مُّبِينٍ ٣٠

ḳâle evelev ci'tüke bişey'im mübîn.

Musa sordu: "Sana apaçık bir şey getirmiş olsam da mı?"

قَالَ فَأْتِ بِهِ إِن كُنتَ مِنَ الصَّادِقِينَ ٣١

ḳâle fe'ti bihî in künte mine-ṣṣâdiḳîn.

Firavun: "Haydi getir onu bakayım, doğrulardan isen" dedi.

فَأَلْقَىٰ عَصَاهُ فَإِذَا هِيَ ثُعْبَانٌ مُّبِينٌ ٣٢

feelḳâ `aṣâhü feiẕâ hiye ŝü`bânüm mübîn.

Bunun üzerine Musa asâsını bırakıverdi; apaçık bir ejderha oluverdi.

وَنَزَعَ يَدَهُ فَإِذَا هِيَ بَيْضَاءُ لِلنَّاظِرِينَ ٣٣

veneza`a yedehû feiẕâ hiye beyḍâü linnâżirîn.

Elini de (koynundan) çekti çıkardı; bakanlara bembeyaz (görünen, nur saçan bir şey) oluverdi.

قَالَ لِلْمَلَإِ حَوْلَهُ إِنَّ هَٰذَا لَسَاحِرٌ عَلِيمٌ ٣٤

ḳâle lilmelei ḥavlehû inne hâẕâ lesâḥirun `alîm.

Firavun çevresinde bulunan ileri gelenlere: "Bu dedi, herhalde çok bilgili bir sihirbaz!"

يُرِيدُ أَن يُخْرِجَكُم مِّنْ أَرْضِكُم بِسِحْرِهِ فَمَاذَا تَأْمُرُونَ ٣٥

yürîdü ey yuḫriceküm min arḍiküm bisiḥrih. femâẕâ te'mürûn.

"Sizi sihriyle yurdunuzdan çıkarmak istiyor. Şimdi ne buyurursunuz?"

قَالُوا أَرْجِهْ وَأَخَاهُ وَابْعَثْ فِي الْمَدَائِنِ حَاشِرِينَ ٣٦

ḳâlû ercih veeḫâhü veb`aŝ fi-lmedâini ḥâşirîn.

Dediler ki: "Bunu ve kardeşini eğle, şehirlere de toplayıcılar gönder."

يَأْتُوكَ بِكُلِّ سَحَّارٍ عَلِيمٍ ٣٧

ye'tûke bikülli seḥḥârin `alîm.

"Bütün bilgiç sihirbazları sana getirsinler."

فَجُمِعَ السَّحَرَةُ لِمِيقَاتِ يَوْمٍ مَّعْلُومٍ ٣٨

fecümi`a-sseḥaratü limîḳâti yevmim ma`lûm.

Böylece, sihirbazlar belli bir günün tayin edilen vaktinde bir araya getirildi.

وَقِيلَ لِلنَّاسِ هَلْ أَنتُم مُّجْتَمِعُونَ ٣٩

veḳîle linnâsi hel entüm müctemi`ûn.

Halka, "Siz de toplanıyor musunuz? (Haydi çabuk olun)" denildi.

لَعَلَّنَا نَتَّبِعُ السَّحَرَةَ إِن كَانُوا هُمُ الْغَالِبِينَ ٤٠

le`allenâ nettebi`u-sseḥarate in kânû hümü-lgâlibîn.

"Üstün gelirlerse herhalde sihirbazlara uyarız" dediler.

فَلَمَّا جَاءَ السَّحَرَةُ قَالُوا لِفِرْعَوْنَ أَئِنَّ لَنَا لَأَجْرًا إِن كُنَّا نَحْنُ الْغَالِبِينَ ٤١

felemmâ câe-sseḥaratü ḳâlû lifir`avne einne lenâ leecran in künnâ naḥnü-lgâlibîn.

Sihirbazlar geldiklerinde Firavun'a "Şayet biz üstün gelirsek, muhakkak bize bir ücret vardır, değil mi?" dediler.

قَالَ نَعَمْ وَإِنَّكُمْ إِذًا لَّمِنَ الْمُقَرَّبِينَ ٤٢

ḳâle ne`am veinneküm iẕel lemine-lmüḳarrabîn.

Firavun cevaben: "Evet, o takdirde hiç şüphe etmeyin, gözde kimselerden olacaksınız" dedi.

قَالَ لَهُم مُّوسَىٰ أَلْقُوا مَا أَنتُم مُّلْقُونَ ٤٣

ḳâle lehüm mûsâ elḳû mâ entüm mülḳûn.

Musa onlara "Atın, ne atacaksanız" dedi.

فَأَلْقَوْا حِبَالَهُمْ وَعِصِيَّهُمْ وَقَالُوا بِعِزَّةِ فِرْعَوْنَ إِنَّا لَنَحْنُ الْغَالِبُونَ ٤٤

feelḳav ḥibâlehüm ve`iṣiyyehüm veḳâlû bi`izzeti fir`avne innâ lenaḥnü-lgâlibûn.

Bunun üzerine iplerini ve değneklerini attılar ve "Firavun'un kudreti hakkı için şüphesiz elbette bizler galip geleceğiz" dediler.

فَأَلْقَىٰ مُوسَىٰ عَصَاهُ فَإِذَا هِيَ تَلْقَفُ مَا يَأْفِكُونَ ٤٥

feelḳâ mûsâ `aṣâhü feiẕâ hiye telḳafü mâ ye'fikûn.

Ardından Musa asâsını attı; bir de ne görsünler, onların uydurduklarını yutuyor!

فَأُلْقِيَ السَّحَرَةُ سَاجِدِينَ ٤٦

feülḳiye-sseḥaratü sâcidîn.

Sihirbazlar derhal secdeye kapandılar.

قَالُوا آمَنَّا بِرَبِّ الْعَالَمِينَ ٤٧

ḳâlû âmennâ birabbi-l`âlemîn.

"İman ettik, dediler, Âlemlerin Rabbine "

رَبِّ مُوسَىٰ وَهَارُونَ ٤٨

rabbi mûsâ vehârûn.

"Musa ve Harun'un Rabbine!"

قَالَ آمَنتُمْ لَهُ قَبْلَ أَنْ آذَنَ لَكُمْ ۖ إِنَّهُ لَكَبِيرُكُمُ الَّذِي عَلَّمَكُمُ السِّحْرَ فَلَسَوْفَ تَعْلَمُونَ ۚ لَأُقَطِّعَنَّ أَيْدِيَكُمْ وَأَرْجُلَكُم مِّنْ خِلَافٍ وَلَأُصَلِّبَنَّكُمْ أَجْمَعِينَ ٤٩

ḳâle âmentüm lehû ḳable en âẕene leküm. innehû lekebîrukümü-lleẕî `allemekümü-ssiḥr. felesevfe ta`lemûn. leüḳaṭṭi`anne eydiyeküm veercüleküm min ḫilâfiv veleüṣallibenneküm ecme`în.

Firavun (kızgınlık içinde) dedi ki: "Ben size izin vermeden O'na iman ettiniz ha! Anlaşıldı ki o size sihri öğreten büyüğünüzmüş! Ama şimdi bileceksiniz: Andolsun, ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama ke stireceğim, hepinizi çarmıha gerdireceğim!"

قَالُوا لَا ضَيْرَ ۖ إِنَّا إِلَىٰ رَبِّنَا مُنقَلِبُونَ ٥٠

ḳâlû lâ ḍayr. innâ ilâ rabbinâ münḳalibûn.

"Zararı yok dediler nasıl olsa biz Rabbimize döneceğiz."

إِنَّا نَطْمَعُ أَن يَغْفِرَ لَنَا رَبُّنَا خَطَايَانَا أَن كُنَّا أَوَّلَ الْمُؤْمِنِينَ ٥١

innâ naṭme`u ey yagfira lenâ rabbünâ ḫaṭâyânâ en künnâ evvele-lmü'minîn.

"Herhalde biz müminlerin evveli olduğumuzdan dolayı, Rabbimizin bize mağfiret buyuracağını ümit ederiz"

وَأَوْحَيْنَا إِلَىٰ مُوسَىٰ أَنْ أَسْرِ بِعِبَادِي إِنَّكُم مُّتَّبَعُونَ ٥٢

veevḥaynâ ilâ mûsâ en esri bi`ibâdî inneküm müttebe`ûn.

Biz, Musa'ya: "Kullarımı geceleyin yola çıkar, çünkü takip edileceksiniz" diye vahyettik.

فَأَرْسَلَ فِرْعَوْنُ فِي الْمَدَائِنِ حَاشِرِينَ ٥٣

feersele fir`avnü fi-lmedâini ḥâşirîn.

Firavun da şehirlere (asker) toplayıcılar gönderdi:

إِنَّ هَٰؤُلَاءِ لَشِرْذِمَةٌ قَلِيلُونَ ٥٤

inne hâülâi leşirẕimetün ḳalîlûn.

"Esasen bunlar, sayıları azar azar, bölük pörçük bir cemaattır."

وَإِنَّهُمْ لَنَا لَغَائِظُونَ ٥٥

veinnehüm lenâ legâiżûn.

"(Böyle iken) hakkımızda çok gayz (öfke) besliyorlar. "

وَإِنَّا لَجَمِيعٌ حَاذِرُونَ ٥٦

veinnâ lecemî`un ḥâẕirûn.

"Biz ise, elbette uyanık (ve tekvücut) bir cemaatız." (diyor ve dedirtiyordu.)

فَأَخْرَجْنَاهُم مِّن جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ ٥٧

feaḫracnâhüm min cennâtiv ve`uyûn.

Ama (sonunda) biz, onları (Firavun ve kavmini) bahçelerden, pınarlardan,

وَكُنُوزٍ وَمَقَامٍ كَرِيمٍ ٥٨

vekünûziv vemeḳâmin kerîm.

Hazinelerden ve şerefli makamlardan çıkardık.

كَذَٰلِكَ وَأَوْرَثْنَاهَا بَنِي إِسْرَائِيلَ ٥٩

keẕâlik. veevraŝnâhâ benî isrâîl.

Ve onlara İsrail oğullarını mirasçı yaptık.

فَأَتْبَعُوهُم مُّشْرِقِينَ ٦٠

feetbe`ûhüm müşriḳîn.

Derken (Firavun ve adamları) güneş doğmuştu ki, onların ardına düştüler.

فَلَمَّا تَرَاءَى الْجَمْعَانِ قَالَ أَصْحَابُ مُوسَىٰ إِنَّا لَمُدْرَكُونَ ٦١

felemmâ terâe-lcem`âni ḳâle aṣḥâbü mûsâ innâ lemüdrakûn.

İki topluluk birbirini görünce, Musa'nın adamları "Eyvah, yakalandık! dediler.

قَالَ كَلَّا ۖ إِنَّ مَعِيَ رَبِّي سَيَهْدِينِ ٦٢

ḳâle kellâ. inne me`iye rabbî seyehdîn.

Musa: "Hayır, aslâ! dedi, Rabbim şüphesiz benimledir, bana yolunu gösterecektir."

فَأَوْحَيْنَا إِلَىٰ مُوسَىٰ أَنِ اضْرِب بِّعَصَاكَ الْبَحْرَ ۖ فَانفَلَقَ فَكَانَ كُلُّ فِرْقٍ كَالطَّوْدِ الْعَظِيمِ ٦٣

feevḥaynâ ilâ mûsâ eni-ḍrib bi`aṣâke-lbaḥr. fenfeleḳa fekâne küllü firḳin keṭṭavdi-l`ażîm.

Bunun üzerine Musa'ya "Vur asân ile denize" diye vahyettik; vurunca bir infilak etti, her bölük koca bir dağ gibi oluverdi,

وَأَزْلَفْنَا ثَمَّ الْآخَرِينَ ٦٤

veezlefnâ ŝemme-l'âḫarîn.

Ötekilerini de buraya yanaştırıvermiştik.

وَأَنجَيْنَا مُوسَىٰ وَمَن مَّعَهُ أَجْمَعِينَ ٦٥

veenceynâ mûsâ vemem me`ahû ecme`în.

Musa ve beraberindekilerin hepsini kurtardık,

ثُمَّ أَغْرَقْنَا الْآخَرِينَ ٦٦

ŝümme agraḳne-l'âḫarîn.

Sonra da ötekileri suda boğduk.

إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَآيَةً ۖ وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُم مُّؤْمِنِينَ ٦٧

inne fî ẕâlike leâyeh. vemâ kâne ekŝeruhüm mü'minîn.

Şüphesiz bunda bir âyet (ibret) vardır; ama çokları iman etmiş değillerdir.

وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ ٦٨

veinne rabbeke lehüve-l`azîzü-rraḥîm.

Ve şüphesiz, işte o Rabbin, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir.

وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَأَ إِبْرَاهِيمَ ٦٩

vetlü `aleyhim nebee ibrâhîm.

(Resulüm!) onlara İbrahim'in kıssasını da naklet.

إِذْ قَالَ لِأَبِيهِ وَقَوْمِهِ مَا تَعْبُدُونَ ٧٠

iẕ ḳâle liebîhi veḳavmihî mâ ta`büdûn.

Hani o, babasına ve kavmine, "Neye tapıyorsunuz?" demişti.

قَالُوا نَعْبُدُ أَصْنَامًا فَنَظَلُّ لَهَا عَاكِفِينَ ٧١

ḳâlû na`büdü aṣnâmen feneżallü lehâ `âkifîn.

"Birtakım putlara taparız da onlar sayesinde toplanırız" dediler.

قَالَ هَلْ يَسْمَعُونَكُمْ إِذْ تَدْعُونَ ٧٢

ḳâle hel yesme`ûneküm iẕ ted`ûn.

İbrahim "Peki, dedi, yalvardığınızda onlar sizi işitiyorlar mı?"

أَوْ يَنفَعُونَكُمْ أَوْ يَضُرُّونَ ٧٣

ev yenfe`ûneküm ev yeḍurrûn.

"Veya size fayda veya zararları olur mu?"

قَالُوا بَلْ وَجَدْنَا آبَاءَنَا كَذَٰلِكَ يَفْعَلُونَ ٧٤

ḳâlû bel vecednâ âbâenâ keẕâlike yef`alûn.

"Yok, dediler, ama biz babalarımızı böyle yapar bulduk."

قَالَ أَفَرَأَيْتُم مَّا كُنتُمْ تَعْبُدُونَ ٧٥

ḳâle eferaeytüm mâ küntüm ta`büdûn.

İbrahim dedi ki: "İyi ama, ister sizin, ister önceki atalarınızın olsun, neye taptığınızı (biraz olsun) düşündünüz mü?"

أَنتُمْ وَآبَاؤُكُمُ الْأَقْدَمُونَ ٧٦

entüm veâbâükümü-l'aḳdemûn.

İbrahim dedi ki: "İyi ama, ister sizin, ister önceki atalarınızın olsun, neye taptığınızı (biraz olsun) düşündünüz mü?"

فَإِنَّهُمْ عَدُوٌّ لِّي إِلَّا رَبَّ الْعَالَمِينَ ٧٧

feinnehüm `adüvvül lî illâ rabbe-l`âlemîn.

"Hep onlar benim düşmanımdır; ancak âlemlerin Rabbi (benim dostumdur)"

الَّذِي خَلَقَنِي فَهُوَ يَهْدِينِ ٧٨

elleẕî ḫaleḳanî fehüve yehdîn.

"O ki, beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir,"

وَالَّذِي هُوَ يُطْعِمُنِي وَيَسْقِينِ ٧٩

velleẕî hüve yuṭ`imünî veyesḳîn.

"Beni yediren, içirendir,"

وَإِذَا مَرِضْتُ فَهُوَ يَشْفِينِ ٨٠

veiẕâ meriḍtü fehüve yeşfîn.

"Hastalandığım zaman bana O, şifâ verir."

وَالَّذِي يُمِيتُنِي ثُمَّ يُحْيِينِ ٨١

velleẕî yümîtünî ŝümme yuḥyîn.

"O ki, benim canımı alacak, sonra diriltecektir. "

وَالَّذِي أَطْمَعُ أَن يَغْفِرَ لِي خَطِيئَتِي يَوْمَ الدِّينِ ٨٢

velleẕî aṭme`u ey yagfira lî ḫaṭîetî yevme-ddîn.

"Ve hesap günü, hatamı bağışlayacağını umduğumdur."

رَبِّ هَبْ لِي حُكْمًا وَأَلْحِقْنِي بِالصَّالِحِينَ ٨٣

rabbi heb lî ḥukmev veelḥiḳnî biṣṣâliḥîn.

"Ya Rab! Bana hikmet (hüküm) ver ve beni iyiler (zümresin)e kat."

وَاجْعَل لِّي لِسَانَ صِدْقٍ فِي الْآخِرِينَ ٨٤

vec`al lî lisâne ṣidḳin fi-l'âḫirîn.

"Sonra gelecekler içinde beni doğrulukla anılanlardan eyle!"

وَاجْعَلْنِي مِن وَرَثَةِ جَنَّةِ النَّعِيمِ ٨٥

vec`alnî miv veraŝeti cenneti-nne`îm.

"Ve beni naîm (nimeti bol) cennetin varislerinden eyle!"

وَاغْفِرْ لِأَبِي إِنَّهُ كَانَ مِنَ الضَّالِّينَ ٨٦

vagfir liebî innehû kâne mine-ḍḍâllîn.

"Babamı da bağışla, çünkü o yanlış gidenlerdendir. "

وَلَا تُخْزِنِي يَوْمَ يُبْعَثُونَ ٨٧

velâ tuḫzinî yevme yüb`aŝûn.

"(İnsanların) diriltilecekleri gün, beni mahcub etme."

يَوْمَ لَا يَنفَعُ مَالٌ وَلَا بَنُونَ ٨٨

yevme lâ yenfe`u mâlüv velâ benûn.

"O gün ki ne mal fayda verir ne oğullar!"

إِلَّا مَنْ أَتَى اللَّهَ بِقَلْبٍ سَلِيمٍ ٨٩

illâ men ete-llâhe biḳalbin selîm.

"Ancak Allah'a temiz bir kalple gelenler o günde (kurtuluşa erer)."

وَأُزْلِفَتِ الْجَنَّةُ لِلْمُتَّقِينَ ٩٠

veüzlifeti-lcennetü lilmütteḳîn.

(O gün) Cennet müttakilere yaklaştırılmıştır.

وَبُرِّزَتِ الْجَحِيمُ لِلْغَاوِينَ ٩١

vebürrizeti-lceḥîmü lilgâvîn.

Azgınlar için de cehennem hortlatılmıştır.

وَقِيلَ لَهُمْ أَيْنَ مَا كُنتُمْ تَعْبُدُونَ ٩٢

veḳîle lehüm eyne mâ küntüm ta`büdûn.

Onlara, "Allah'ı bırakıp da taptıklarınız, hani nerede? Size yardım edebiliyorlar mı veya kendilerini kurtarabiliyorlar mı?" denilir.

مِن دُونِ اللَّهِ هَلْ يَنصُرُونَكُمْ أَوْ يَنتَصِرُونَ ٩٣

min dûni-llâh. hel yenṣurûneküm ev yenteṣirûn.

Onlara, "Allah'ı bırakıp da taptıklarınız, hani nerede? Size yardım edebiliyorlar mı veya kendilerini kurtarabiliyorlar mı?" denilir.

فَكُبْكِبُوا فِيهَا هُمْ وَالْغَاوُونَ ٩٤

fekübkibû fîhâ hüm velgâvûn.

Ve arkasından hep onlar (putlar ve azgınlar) o cehennemin içine fırlatılmaktadırlar.

وَجُنُودُ إِبْلِيسَ أَجْمَعُونَ ٩٥

vecünûdü iblîse ecme`ûn.

Ve bütün o İblis orduları onun içinde birbirleriyle çekişirlerken dediler ki:

قَالُوا وَهُمْ فِيهَا يَخْتَصِمُونَ ٩٦

ḳâlû vehüm fîhâ yaḫteṣimûn.

Ve bütün o İblis orduları onun içinde birbirleriyle çekişirlerken dediler ki:

تَاللَّهِ إِن كُنَّا لَفِي ضَلَالٍ مُّبِينٍ ٩٧

tellâhi in künnâ lefî ḍalâlim mübîn.

"Vallahi biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeymişiz."

إِذْ نُسَوِّيكُم بِرَبِّ الْعَالَمِينَ ٩٨

iẕ nüsevvîküm birabbi-l`âlemîn.

"Çünkü biz sizi, âlemlerin Rabbi ile bir seviyede tutuyorduk."

وَمَا أَضَلَّنَا إِلَّا الْمُجْرِمُونَ ٩٩

vemâ eḍallenâ ille-lmücrimûn.

"Ve bizi hep o günahkarlar saptırdı."

فَمَا لَنَا مِن شَافِعِينَ ١٠٠

femâ lenâ min şâfi`în.

"Bak bizim için ne şefaatçiler var,"

وَلَا صَدِيقٍ حَمِيمٍ ١٠١

velâ ṣadîḳin ḥamîm.

"Ne de yakın bir dost."

فَلَوْ أَنَّ لَنَا كَرَّةً فَنَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ ١٠٢

felev enne lenâ kerraten fenekûne mine-lmü'minîn.

"Ah keşke (dünyaya) bir kere daha dönebilsek de, müminlerden olabilseydik."

إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَآيَةً ۖ وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُم مُّؤْمِنِينَ ١٠٣

inne fî ẕâlike leâyeh. vemâ kâne ekŝeruhüm mü'minîn.

Şüphesiz bunda bir âyet (alınacak bir ders) vardır; oysa çokları iman etmiş değillerdir.

وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ ١٠٤

veinne rabbeke lehüve-l`azîzü-rraḥîm.

Ve şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir.

كَذَّبَتْ قَوْمُ نُوحٍ الْمُرْسَلِينَ ١٠٥

keẕẕebet ḳavmü nûḥin-lmürselîn.

Nuh kavmi de peygamberleri yalancılıkla itham etti.

إِذْ قَالَ لَهُمْ أَخُوهُمْ نُوحٌ أَلَا تَتَّقُونَ ١٠٦

iẕ ḳâle lehüm eḫûhüm nûḥun elâ tetteḳûn.

Hani kardeşleri Nuh onlara şöyle demişti: "Siz Allah'tan korkmaz mısınız?"

إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ ١٠٧

innî leküm rasûlün emîn.

"Haberiniz olsun ki ben, size gönderilmiş güvenilir bir Peygamberim.

فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ ١٠٨

fetteḳu-llâhe veeṭî`ûn.

"Gelin artık, Allah'tan korkun ve bana itaat edin."

وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ ۖ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَىٰ رَبِّ الْعَالَمِينَ ١٠٩

vemâ es'elüküm `aleyhi min ecr. in ecriye illâ `alâ rabbi-l`âlemîn.

"Buna karşılık ben sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim mükafaatımı verecek olan ancak, âlemlerin Rabbidir."

فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ ١١٠

fetteḳu-llâhe veeṭî`ûn.

"Gelin, artık, Allah'tan korkun ve bana itaat edin."

قَالُوا أَنُؤْمِنُ لَكَ وَاتَّبَعَكَ الْأَرْذَلُونَ ١١١

ḳâlû enü'minü leke vettebe`ake-l'erẕelûn.

"Â, dediler, senin ardına hep düşük kimseler düşmüşken, biz sana hiç inanır mıyız?"

قَالَ وَمَا عِلْمِي بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ ١١٢

ḳâle vemâ `ilmî bimâ kânû ya`melûn.

Nuh dedi ki: "Onların yaptıkları hakkında bir bilgim yoktur."

إِنْ حِسَابُهُمْ إِلَّا عَلَىٰ رَبِّي ۖ لَوْ تَشْعُرُونَ ١١٣

in ḥisâbühüm illâ `alâ rabbî lev teş`urûn.

"Onların hesabı ancak Rabbime aittir. Düşünsenize!"

وَمَا أَنَا بِطَارِدِ الْمُؤْمِنِينَ ١١٤

vemâ ene biṭâridi-lmü'minîn.

"Hem ben iman edenleri kovmaya memur değilim."

إِنْ أَنَا إِلَّا نَذِيرٌ مُّبِينٌ ١١٥

in ene illâ neẕîrum mübîn.

"Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım."

قَالُوا لَئِن لَّمْ تَنتَهِ يَا نُوحُ لَتَكُونَنَّ مِنَ الْمَرْجُومِينَ ١١٦

ḳâlû leil lem tentehi yâ nûḥu letekûnenne mine-lmercûmîn.

Dediler ki: "Ey Nuh! Eğer vazgeçmezsen, iyi bil ki, taşa tutulanlardan olacaksın!"

قَالَ رَبِّ إِنَّ قَوْمِي كَذَّبُونِ ١١٧

ḳâle rabbi inne ḳavmî keẕẕebûn.

Nuh: "Rabbim! dedi, kavmim beni yalancılıkla itham etti."

فَافْتَحْ بَيْنِي وَبَيْنَهُمْ فَتْحًا وَنَجِّنِي وَمَن مَّعِيَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ ١١٨

feftaḥ beynî vebeynehüm fetḥav veneccinî vemem me`iye mine-lmü'minîn.

"Artık benimle onların arasında sen hükmünü ver. Beni ve beraberimdeki müminleri kurtar."

فَأَنجَيْنَاهُ وَمَن مَّعَهُ فِي الْفُلْكِ الْمَشْحُونِ ١١٩

feenceynâhü vemem me`ahû fi-lfülki-lmeşḥûn.

Bunun üzerine biz de onu ve beraberindekileri, o dolu gemide taşıyarak kurtardık.

ثُمَّ أَغْرَقْنَا بَعْدُ الْبَاقِينَ ١٢٠

ŝümme agraḳnâ ba`dü-lbâḳîn.

Sonra da arkasında kalanları suda boğduk.

إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَآيَةً ۖ وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُم مُّؤْمِنِينَ ١٢١

inne fî ẕâlike leâyeh. vemâ kâne ekŝeruhüm mü'minîn.

Şüphesiz bunda mutlak bir âyet (alınacak ders) vardır; ama çokları iman etmiş değillerdir.

وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ ١٢٢

veinne rabbeke lehüve-l`azîzü-rraḥîm.

Ve şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir.

كَذَّبَتْ عَادٌ الْمُرْسَلِينَ ١٢٣

keẕẕebet `âdün-lmürselîn.

Âd (kavmi) de peygamberleri yalancılıkla itham etti.

إِذْ قَالَ لَهُمْ أَخُوهُمْ هُودٌ أَلَا تَتَّقُونَ ١٢٤

iẕ ḳâle lehüm eḫûhüm hûdün elâ tetteḳûn.

Hani kardeşleri Hûd onlara şöyle demişti: "Siz Allah'tan korkmaz mısınız?"

إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ ١٢٥

innî leküm rasûlün emîn.

"Haberiniz olsun ki ben, size gönderilmiş, güvenilir bir Peygamberim."

فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ ١٢٦

fetteḳu-llâhe veeṭî`ûn.

"Gelin artık Allah'tan korkun ve bana itaat edin."

وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ ۖ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَىٰ رَبِّ الْعَالَمِينَ ١٢٧

vemâ es'elüküm `aleyhi min ecr. in ecriye illâ `alâ rabbi-l`âlemîn.

"Buna karşılık ben sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim mükafatımı verecek olan ancak âlemlerin Rabbidir. "

أَتَبْنُونَ بِكُلِّ رِيعٍ آيَةً تَعْبَثُونَ ١٢٨

etebnûne bikülli rî`in âyeten ta`beŝûn.

"Siz her tepeye bir alâmet bina edip eğlenir durur musunuz?"

وَتَتَّخِذُونَ مَصَانِعَ لَعَلَّكُمْ تَخْلُدُونَ ١٢٩

vetetteḫiẕûne meṣâni`a le`alleküm taḫlüdûn.

"Temelli kalacağınızı umarak sağlam yapılar mı edinirsiniz?"

وَإِذَا بَطَشْتُم بَطَشْتُمْ جَبَّارِينَ ١٣٠

veiẕâ beṭaştüm beṭaştüm cebbârîn.

"Hem tuttuğunuz zaman merhametsiz zorbalar gibi tutuyorsunuz."

فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ ١٣١

fetteḳu-llâhe veeṭî`ûn.

"Artık Allah'tan korkun ve bana itaat edin."

وَاتَّقُوا الَّذِي أَمَدَّكُم بِمَا تَعْلَمُونَ ١٣٢

vetteḳu-lleẕî emeddeküm bimâ ta`lemûn.

"O Allah'tan korkun ki, size o bildiğiniz şeyleri vermekte,"

أَمَدَّكُم بِأَنْعَامٍ وَبَنِينَ ١٣٣

emeddeküm bien`âmiv vebenîn.

"Davarlar, oğullar,"

وَجَنَّاتٍ وَعُيُونٍ ١٣٤

vecennâtiv ve`uyûn.

"Cennet gibi bağlar, bahçeler, pınarlar ihsan etmektedir."

إِنِّي أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ ١٣٥

innî eḫâfü `aleyküm `aẕâbe yevmin `ażîm.

"Cidden ben sizin hakkınızda büyük bir günün azabından korkuyorum."

قَالُوا سَوَاءٌ عَلَيْنَا أَوَعَظْتَ أَمْ لَمْ تَكُن مِّنَ الْوَاعِظِينَ ١٣٦

ḳâlû sevâün `aleynâ eve`ażte em lem teküm mine-lvâ`iżîn.

"Dediler ki: "Sen ha vaaz etmişsin, ha vaaz edenlerden olmamışsın, bizce birdir."

إِنْ هَٰذَا إِلَّا خُلُقُ الْأَوَّلِينَ ١٣٧

in hâẕâ illâ ḫulüḳu-l'evvelîn.

"Bu sırf eskilerin âdetidir."

وَمَا نَحْنُ بِمُعَذَّبِينَ ١٣٨

vemâ naḥnü bimü`aẕẕebîn.

"Biz azaba uğratılacak da değiliz."

فَكَذَّبُوهُ فَأَهْلَكْنَاهُمْ ۗ إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَآيَةً ۖ وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُم مُّؤْمِنِينَ ١٣٩

fekeẕẕebûhü feehleknâhüm. inne fî ẕâlike leâyeh. vemâ kâne ekŝeruhüm mü'minîn.

Böylece onu yalancı saydılar; biz de kendilerini helak ettik. Şüphesiz bunda mutlak bir âyet (alınacak bir ders) vardır, ama çokları iman etmiş değillerdir.

وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ ١٤٠

veinne rabbeke lehüve-l`azîzü-rraḥîm.

Ve şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir.

كَذَّبَتْ ثَمُودُ الْمُرْسَلِينَ ١٤١

keẕẕebet ŝemûdü-lmürselîn.

Semûd (kavmi) de peygamberleri yalancılıkla itham etti.

إِذْ قَالَ لَهُمْ أَخُوهُمْ صَالِحٌ أَلَا تَتَّقُونَ ١٤٢

iẕ ḳâle lehüm eḫûhüm ṣâliḥun elâ tetteḳûn.

Hani kardeşleri Salih onlara şöyle demişti: "Siz Allah'tan korkmaz mısınız?"

إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ ١٤٣

innî leküm rasûlün emîn.

"Haberiniz olsun ki ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim."

فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ ١٤٤

fetteḳu-llâhe veeṭî`ûn.

"Gelin artık, Allah'tan korkun ve bana itaat edin."

وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ ۖ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَىٰ رَبِّ الْعَالَمِينَ ١٤٥

vemâ es'elüküm `aleyhi min ecr. in ecriye illâ `alâ rabbi-l`âlemîn.

"Buna karşılık ben sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim mükafatımı verecek olan ancak âlemlerin Rabbidir."

أَتُتْرَكُونَ فِي مَا هَاهُنَا آمِنِينَ ١٤٦

etütrakûne fî mâ hâhünâ âminîn.

"Siz burada güven içinde bırakılacak mısınız?"

فِي جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ ١٤٧

fî cennâtiv ve`uyûn.

"Bahçelerin, pınarların içinde,"

وَزُرُوعٍ وَنَخْلٍ طَلْعُهَا هَضِيمٌ ١٤٨

vezürû`iv venaḫlin ṭal`uhâ heḍîm.

"Ekinlerin, salkımları sarkmış hurmalar arasında,"

وَتَنْحِتُونَ مِنَ الْجِبَالِ بُيُوتًا فَارِهِينَ ١٤٩

vetenḥitûne mine-lcibâli büyûten fârihîn.

Ki bir de dağlardan keyifli keyifli kâşâneler oyuyorsunuz."

فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ ١٥٠

fetteḳu-llâhe veeṭî`ûn.

"Gelin! Allah'tan korkun da bana itaat edin."

وَلَا تُطِيعُوا أَمْرَ الْمُسْرِفِينَ ١٥١

velâ tüṭî`û emra-lmüsrifîn.

"Yeryüzünde bozgunculuk yapıp dirlik düzenlik vermeyen bozguncuların emrine uymayın."

الَّذِينَ يُفْسِدُونَ فِي الْأَرْضِ وَلَا يُصْلِحُونَ ١٥٢

elleẕîne yüfsidûne fi-l'arḍi velâ yuṣliḥûn.

"Yeryüzünde bozgunculuk yapıp dirlik düzenlik vermeyen bozguncuların emrine uymayın."

قَالُوا إِنَّمَا أَنتَ مِنَ الْمُسَحَّرِينَ ١٥٣

ḳâlû innemâ ente mine-lmüseḥḥarîn.

"Sen dediler, olsa olsa iyice büyülenmiş birisin!"

مَا أَنتَ إِلَّا بَشَرٌ مِّثْلُنَا فَأْتِ بِآيَةٍ إِن كُنتَ مِنَ الصَّادِقِينَ ١٥٤

mâ ente illâ beşerum miŝlünâ. fe'ti biâyetin in künte mine-ṣṣâdiḳîn.

"Sen de ancak bizim gibi bir beşersin. Eğer doğru söyleyenlerden isen, haydi bize bir âyet (mucize) getir."

قَالَ هَٰذِهِ نَاقَةٌ لَّهَا شِرْبٌ وَلَكُمْ شِرْبُ يَوْمٍ مَّعْلُومٍ ١٥٥

ḳâle hâẕihî nâḳatül lehâ şirbüv veleküm şirbü yevmim ma`lûm.

Salih "İşte (mucize) bu dişi devedir; su içme hakkı (bir gün) onundur, belli bir günün içme hakkı da sizin" dedi.

وَلَا تَمَسُّوهَا بِسُوءٍ فَيَأْخُذَكُمْ عَذَابُ يَوْمٍ عَظِيمٍ ١٥٦

velâ temessûhâ bisûin feye'ḫuẕeküm `aẕâbü yevmin `ażîm.

"Sakın ona bir kötülükle ilişmeyin, yoksa sizi büyük bir günün azabı yakalayıverir."

فَعَقَرُوهَا فَأَصْبَحُوا نَادِمِينَ ١٥٧

fe`aḳarûhâ feaṣbeḥû nâdimîn.

Derken onu kestiler; fakat pişman da oldular.

فَأَخَذَهُمُ الْعَذَابُ ۗ إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَآيَةً ۖ وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُم مُّؤْمِنِينَ ١٥٨

feeḫaẕehümü-l`aẕâb. inne fî ẕâlike leâyeh. vemâ kâne ekŝeruhüm mü'minîn.

Çünkü kendilerini azap yakalayıverdi. Şüphesiz bunda bir âyet (alınacak bir ders) vardır, ama çokları iman etmiş değillerdir.

وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ ١٥٩

veinne rabbeke lehüve-l`azîzü-rraḥîm.

Ve şüphesiz Rabbin, işte O mutlak galip ve engin merhamet sahibidir.

كَذَّبَتْ قَوْمُ لُوطٍ الْمُرْسَلِينَ ١٦٠

keẕẕebet ḳavmü lûṭini-lmürselîn.

Lût (kavmi) de peygamberleri yalancılıkla itham etti.

إِذْ قَالَ لَهُمْ أَخُوهُمْ لُوطٌ أَلَا تَتَّقُونَ ١٦١

iẕ ḳâle lehüm eḫûhüm lûṭun elâ tetteḳûn.

Hani kardeşleri Lût onlara şöyle demişti: "Siz Allah'tan kormaz mısınız?"

إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ ١٦٢

innî leküm rasûlün emîn.

"Haberiniz olsun ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim."

فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ ١٦٣

fetteḳu-llâhe veeṭî`ûn.

"Gelin artık, Allah'tan korkun ve bana itaat edin."

وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ ۖ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَىٰ رَبِّ الْعَالَمِينَ ١٦٤

vemâ es'elüküm `aleyhi min ecr. in ecriye illâ `alâ rabbi-l`âlemîn.

"Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum. Benim mükafatımı verecek olan ancak âlemlerin Rabbidir."

أَتَأْتُونَ الذُّكْرَانَ مِنَ الْعَالَمِينَ ١٦٥

ete'tûne-ẕẕükrâne mine-l`âlemîn.

"İnsanlar içinden erkeklere mi gidiyorsunuz?"

وَتَذَرُونَ مَا خَلَقَ لَكُمْ رَبُّكُم مِّنْ أَزْوَاجِكُم ۚ بَلْ أَنتُمْ قَوْمٌ عَادُونَ ١٦٦

veteẕerûne mâ ḫaleḳa leküm rabbüküm min ezvâciküm. bel entüm ḳavmün `âdûn.

"Bırakıyorsunuz da sizler için yarattığı eşleri! Doğrusu siz insanlıktan çıkmış bir kavimsiniz!"

قَالُوا لَئِن لَّمْ تَنتَهِ يَا لُوطُ لَتَكُونَنَّ مِنَ الْمُخْرَجِينَ ١٦٧

ḳâlû leil lem tentehi yâ lûṭu letekûnenne mine-lmuḫracîn.

Onlar şöyle dediler: "Ey Lût! (Bu davadan) vazgeçmezsen, iyi bilki, sürülenlerden olacaksın."

قَالَ إِنِّي لِعَمَلِكُم مِّنَ الْقَالِينَ ١٦٨

ḳâle innî li`ameliküm mine-lḳâlîn.

Lût "Doğrusu ben, dedi, sizin bu işinize buğzedenlerdenim."

رَبِّ نَجِّنِي وَأَهْلِي مِمَّا يَعْمَلُونَ ١٦٩

rabbi neccinî veehlî mimmâ ya`melûn.

"Yâ Rabbi! Beni ve ailemi onların yapageldiklerin(in vebalin)den kurtar."

فَنَجَّيْنَاهُ وَأَهْلَهُ أَجْمَعِينَ ١٧٠

fenecceynâhü veehlehû ecme`în.

Biz de onu ve ailesinin tamamını kurtardık,

إِلَّا عَجُوزًا فِي الْغَابِرِينَ ١٧١

illâ `acûzen fi-lgâbirîn.

Ancak (geride) bir yaşlı kadın kaldı.

ثُمَّ دَمَّرْنَا الْآخَرِينَ ١٧٢

ŝümme demmerne-l'âḫarîn.

Sonra geridekilerin hepsini helak ettik.

وَأَمْطَرْنَا عَلَيْهِم مَّطَرًا ۖ فَسَاءَ مَطَرُ الْمُنذَرِينَ ١٧٣

veemṭarnâ `aleyhim meṭarâ. fesâe meṭaru-lmünẕerîn.

Ve üzerlerine öyle bir yağmur yağdırdık ki, (uyarılanların) o yağmuru ne kötü bir yağmurdu!

إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَآيَةً ۖ وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُم مُّؤْمِنِينَ ١٧٤

inne fî ẕâlike leâyeh. vemâ kâne ekŝeruhüm mü'minîn.

Şüphesiz bunda bir âyet (alınacak bir ders) vardır. Ama çokları iman etmiş değillerdir.

وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ ١٧٥

veinne rabbeke lehüve-l`azîzü-rraḥîm.

Ve şüphesiz Rabbin, işte O mutlak galip ve engin merhamet sahibidir.

كَذَّبَ أَصْحَابُ الْأَيْكَةِ الْمُرْسَلِينَ ١٧٦

keẕẕebe aṣḥâbü-l'eyketi-lmürselîn.

Eyke halkı da peygamberleri yalancılıkla itham etti.

إِذْ قَالَ لَهُمْ شُعَيْبٌ أَلَا تَتَّقُونَ ١٧٧

iẕ ḳâle lehüm şu`aybün elâ tetteḳûn.

Hani Şuayb onlara şöyle demişti: "Siz Allah'tan korkmaz mısınız?"

إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ ١٧٨

innî leküm rasûlün emîn.

"Haberiniz olsun ki ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim."

فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ ١٧٩

fetteḳu-llâhe veeṭî`ûn.

"Gelin, Allah'tan korkun ve bana itaat edin."

وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ ۖ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَىٰ رَبِّ الْعَالَمِينَ ١٨٠

vemâ es'elüküm `aleyhi min ecr. in ecriye illâ `alâ rabbi-l`âlemîn.

"Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum. Benim mükafatımı verecek olan yalnız âlemlerin Rabbidir."

أَوْفُوا الْكَيْلَ وَلَا تَكُونُوا مِنَ الْمُخْسِرِينَ ١٨١

evfü-lkeyle velâ tekûnû mine-lmuḫsirîn.

"Ölçeği tam ölçün de hak yiyenlerden olmayın."

وَزِنُوا بِالْقِسْطَاسِ الْمُسْتَقِيمِ ١٨٢

vezinû bilḳisṭâsi-lmüsteḳîm.

"Ve doğru terazi ile tartın."

وَلَا تَبْخَسُوا النَّاسَ أَشْيَاءَهُمْ وَلَا تَعْثَوْا فِي الْأَرْضِ مُفْسِدِينَ ١٨٣

velâ tebḫasü-nnâse eşyâehüm velâ ta`ŝev fi-l'arḍi müfsidîn.

"Halkın eşyalarını değerinden düşürmeyin. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın."

وَاتَّقُوا الَّذِي خَلَقَكُمْ وَالْجِبِلَّةَ الْأَوَّلِينَ ١٨٤

vetteḳu-lleẕî ḫaleḳaküm velcibillete-l'evvelîn.

"O sizi ve sizden önceki nesilleri yaratan Allah'tan korkun."

قَالُوا إِنَّمَا أَنتَ مِنَ الْمُسَحَّرِينَ ١٨٥

ḳâlû innemâ ente mine-lmüseḥḥarîn.

Onlar şöyle dediler: "Sen, olsa olsa iyice büyülenmiş birisin."

وَمَا أَنتَ إِلَّا بَشَرٌ مِّثْلُنَا وَإِن نَّظُنُّكَ لَمِنَ الْكَاذِبِينَ ١٨٦

vemâ ente illâ beşer miŝlünâ vein neżunnüke lemine-lkâẕibîn.

"Sen de bizim gibi bir beşerden başka nesin? Bil ki, biz seni ancak yalancılardan biri sayıyoruz."

فَأَسْقِطْ عَلَيْنَا كِسَفًا مِّنَ السَّمَاءِ إِن كُنتَ مِنَ الصَّادِقِينَ ١٨٧

feesḳiṭ `aleynâ kisefem mine-ssemâi in künte mine-ṣṣâdiḳîn.

"Şayet doğru sözlülerden isen, üstümüze gökten bir parça düşürüver."

قَالَ رَبِّي أَعْلَمُ بِمَا تَعْمَلُونَ ١٨٨

ḳâle rabbî a`lemü bimâ ta`melûn.

Şuayb, "Rabbim, yaptıklarınızı en iyi bilendir" dedi.

فَكَذَّبُوهُ فَأَخَذَهُمْ عَذَابُ يَوْمِ الظُّلَّةِ ۚ إِنَّهُ كَانَ عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ ١٨٩

fekeẕẕebûhü feeḫaẕehüm `aẕâbü yevmi-żżulleh. innehû kâne `aẕâbe yevmin `ażîm.

Hülasa, onu yalancı saydılar da kendilerini o gölge gününün azabı yakalayıverdi. O cidden büyük bir günün azabı idi!

إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَآيَةً ۖ وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُم مُّؤْمِنِينَ ١٩٠

inne fî ẕâlike leâyeh. vemâ kâne ekŝeruhüm mü'minîn.

Şüphesiz bunda bir âyet (alınacak bir ders) vardır. Ama çokları iman etmiş değillerdir.

وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ ١٩١

veinne rabbeke lehüve-l`azîzü-rraḥîm.

Ve şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir.

وَإِنَّهُ لَتَنزِيلُ رَبِّ الْعَالَمِينَ ١٩٢

veinnehû letenzîlü rabbi-l`âlemîn.

Ve muhakkak ki bu (Kur'ân) âlemlerin Rabbinin indirmesidir.

نَزَلَ بِهِ الرُّوحُ الْأَمِينُ ١٩٣

nezele bihi-rrûḥu-l'emîn.

(Resulüm!) Onu Rûhu'lemin (Cebrail) indirdi;

عَلَىٰ قَلْبِكَ لِتَكُونَ مِنَ الْمُنذِرِينَ ١٩٤

`alâ ḳalbike litekûne mine-lmünẕirîn.

Uyarıcılardan olasın diye senin kalbin üzerine;

بِلِسَانٍ عَرَبِيٍّ مُّبِينٍ ١٩٥

bilisânin `arabiyyim mübîn.

Açık parlak bir Arapça lisan ile.

وَإِنَّهُ لَفِي زُبُرِ الْأَوَّلِينَ ١٩٦

veinnehû lefî zübüri-l'evvelîn.

O, şüphesiz daha öncekilerin kitaplarında da vardı.

أَوَلَمْ يَكُن لَّهُمْ آيَةً أَن يَعْلَمَهُ عُلَمَاءُ بَنِي إِسْرَائِيلَ ١٩٧

evelem yekül lehüm âyeten ey ya`lemehû `ulemâü benî isrâîl.

İsrailoğulları bilginlerinin onu bilmesi, onlar için bir âyet (delil) değil midir?

وَلَوْ نَزَّلْنَاهُ عَلَىٰ بَعْضِ الْأَعْجَمِينَ ١٩٨

velev nezzelnâhü `alâ ba`ḍi-l'a`cemîn.

Biz onu Arapça bilmeyenlerden birine indirseydik de, bunu o okusaydı, yine de ona iman etmezlerdi.

فَقَرَأَهُ عَلَيْهِم مَّا كَانُوا بِهِ مُؤْمِنِينَ ١٩٩

feḳara'ehû `aleyhim mâ kânû bihî mü'minîn.

Biz onu Arapça bilmeyenlerden birine indirseydik de, bunu o okusaydı, yine de ona iman etmezlerdi.

كَذَٰلِكَ سَلَكْنَاهُ فِي قُلُوبِ الْمُجْرِمِينَ ٢٠٠

keẕâlike seleknâhü fî ḳulûbi-lmücrimîn.

Böylece onu günahkarların kalplerine soktuk. (okuyup anladılar, ama yine de) acıklı azabı görünceye kadar ona iman etmezler.

لَا يُؤْمِنُونَ بِهِ حَتَّىٰ يَرَوُا الْعَذَابَ الْأَلِيمَ ٢٠١

lâ yü'minûne bihî ḥattâ yeravu-l`aẕâbe-l'elîm.

Böylece onu günahkarların kalplerine soktuk. (okuyup anladılar, ama yine de) acıklı azabı görünceye kadar ona iman etmezler.

فَيَأْتِيَهُم بَغْتَةً وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ ٢٠٢

feye'tiyehüm bagtetev vehüm lâ yeş`urûn.

İşte bu (azab) onlara, kendileri farkında olmadan, ansızın geliverecektir.

فَيَقُولُوا هَلْ نَحْنُ مُنظَرُونَ ٢٠٣

feyeḳûlû hel naḥnü münżarûn.

O zaman "Bize (iman etmemiz için) mühlet verilir mi acaba?... diyeceklerdir.

أَفَبِعَذَابِنَا يَسْتَعْجِلُونَ ٢٠٤

efebi`aẕâbinâ yesta`cilûn.

(Oysa dünyada iken) Onlar bizim azabımızı çarçabuk istiyorlardı.

أَفَرَأَيْتَ إِن مَّتَّعْنَاهُمْ سِنِينَ ٢٠٥

eferaeyte im metta`nâhüm sinîn.

Gördün ya artık onlara senelerce zevk ettirsek,

ثُمَّ جَاءَهُم مَّا كَانُوا يُوعَدُونَ ٢٠٦

ŝümme câehüm mâ kânû yû`adûn.

Sonra kendilerine vaad edilen (azab) gelip çatarsa,

مَا أَغْنَىٰ عَنْهُم مَّا كَانُوا يُمَتَّعُونَ ٢٠٧

mâ agnâ `anhüm mâ kânû yümette`ûn.

O yaşadıkları zevkin kendilerine hiçbir faydası olmayacaktır.

وَمَا أَهْلَكْنَا مِن قَرْيَةٍ إِلَّا لَهَا مُنذِرُونَ ٢٠٨

vemâ ehleknâ min ḳaryetin illâ lehâ münẕirûn.

Bununla birlikte, biz hangi memleketi helak ettikse muhakkak onu uyarıcı (peygamberleri) olmuştur.

ذِكْرَىٰ وَمَا كُنَّا ظَالِمِينَ ٢٠٩

ẕikrâ. vemâ künnâ żâlimîn.

(Onlar) ihtar edilmiştir ve biz zulmetmiş değiliz.

وَمَا تَنَزَّلَتْ بِهِ الشَّيَاطِينُ ٢١٠

vemâ tenezzelet bihi-şşeyâṭîn.

Onu (Kur'ân'ı) şeytanlar indirmedi.

وَمَا يَنبَغِي لَهُمْ وَمَا يَسْتَطِيعُونَ ٢١١

vemâ yembegî lehüm vemâ yesteṭî`ûn.

Bu onlara hem yaraşmaz hem güçleri yetmez.

إِنَّهُمْ عَنِ السَّمْعِ لَمَعْزُولُونَ ٢١٢

innehüm `ani-ssem`i lema`zûlûn.

Şüphesiz onlar vahyi işitmekten uzak tutulmuşlardır.

فَلَا تَدْعُ مَعَ اللَّهِ إِلَٰهًا آخَرَ فَتَكُونَ مِنَ الْمُعَذَّبِينَ ٢١٣

felâ ted`u me`a-llâhi ilâhen âḫara fetekûne mine-lmü`aẕẕebîn.

O halde sakın Allah ile beraber başka tanrıya kulluk edip yalvarma, yoksa azaba uğratılanlardan olursun.

وَأَنذِرْ عَشِيرَتَكَ الْأَقْرَبِينَ ٢١٤

veenẕir `aşîrateke-l'aḳrabîn.

(Önce) en yakın hısımlarını uyar.

وَاخْفِضْ جَنَاحَكَ لِمَنِ اتَّبَعَكَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ ٢١٥

vaḫfiḍ cenâḥake limeni-ttebe`ake mine-lmü'minîn.

Ve sana uyan müminlere kanadını indir.

فَإِنْ عَصَوْكَ فَقُلْ إِنِّي بَرِيءٌ مِّمَّا تَعْمَلُونَ ٢١٦

fein `aṣavke feḳul innî berîüm mimmâ ta`melûn.

Şayet sana karşı gelirlerse, de ki: "Ben sizin yaptıklarınızdan muhakkak uzağım."

وَتَوَكَّلْ عَلَى الْعَزِيزِ الرَّحِيمِ ٢١٧

vetevekkel `ale-l`azîzi-rraḥîm.

Sen O, mutlak galip ve engin merhamet sahibine güvenip dayan.

الَّذِي يَرَاكَ حِينَ تَقُومُ ٢١٨

elleẕî yerâke ḥîne teḳûm.

O ki, (gece namaza) kalktığın zaman seni görüyor.

وَتَقَلُّبَكَ فِي السَّاجِدِينَ ٢١٩

veteḳallübeke fi-ssâcidîn.

Ve secde edenler arasında dolaşmanı da (görüyor.)

إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ ٢٢٠

innehû hüve-ssemî`u-l`alîm.

Çünkü her şeyi işiten, her şeyi bilen O'dur.

هَلْ أُنَبِّئُكُمْ عَلَىٰ مَن تَنَزَّلُ الشَّيَاطِينُ ٢٢١

hel ünebbiüküm `alâ men tenezzelü-şşeyâṭîn.

Şeytanların kime ineceğini size haber vereyim mi?

تَنَزَّلُ عَلَىٰ كُلِّ أَفَّاكٍ أَثِيمٍ ٢٢٢

tenezzelü `alâ külli effâkin eŝîm.

Onlar, günaha, iftiraya düşkün olan herkesin üzerine inerler.

يُلْقُونَ السَّمْعَ وَأَكْثَرُهُمْ كَاذِبُونَ ٢٢٣

yülḳûne-ssem`a veekŝeruhüm kâẕibûn.

Onlar, (şeytanlara) kulak verirler ve onların çoğu yalancıdır.

وَالشُّعَرَاءُ يَتَّبِعُهُمُ الْغَاوُونَ ٢٢٤

veşşu`arâü yettebi`uhümü-lgâvûn.

Şairler(e gelince), onlara da sapıklar uyar.

أَلَمْ تَرَ أَنَّهُمْ فِي كُلِّ وَادٍ يَهِيمُونَ ٢٢٥

elem tera ennehüm fî külli vâdiy yehîmûn.

Onların her vadide şaşkın şaşkın dolaştıklarını ve gerçekte yapmadıkları şeyleri söylediklerini görmedin mi?

وَأَنَّهُمْ يَقُولُونَ مَا لَا يَفْعَلُونَ ٢٢٦

veennehüm yeḳûlûne mâ lâ yef`alûn.

Onların her vadide şaşkın şaşkın dolaştıklarını ve gerçekte yapmadıkları şeyleri söylediklerini görmedin mi?

إِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَذَكَرُوا اللَّهَ كَثِيرًا وَانتَصَرُوا مِن بَعْدِ مَا ظُلِمُوا ۗ وَسَيَعْلَمُ الَّذِينَ ظَلَمُوا أَيَّ مُنقَلَبٍ يَنقَلِبُونَ ٢٢٧

ille-lleẕîne âmenû ve`amilu-ṣṣâliḥâti veẕekerü-llâhe keŝîrav venteṣarû mim ba`di mâ żulimû. veseya`lemü-lleẕîne żalemû eyye münḳalebiy yenḳalibûn.

Ancak iman edip iyi ameller işleyenler, Allah'ı çok çok ananlar ve haksızlığa uğratıldıklarında kendilerini savunanlar müstesna; haksızlık edenler, hangi dönüşe (hangi akibete) döndürüleceklerini yakında bileceklerdir.

Tefsir: Celâleyn Tefsiri (Arapça). Meal kaynakları: Tanzil.net açık veri projesi ve eski namaz.info Kuran veritabanı.

Şehir seçin

Türkiye

Almanya

Hollanda

Belçika

Fransa

Avusturya

İsviçre

Birleşik Krallık

İsveç

Danimarka

Norveç

KKTC

Azerbaycan

Bosna-Hersek

Kuzey Makedonya

Kosova

Bulgaristan

Suudi Arabistan

Filistin

Mısır

BAE

Katar

ABD

Kanada

Avustralya