Saffat Suresi

37
سُورَةُ الصافات
  • 182 ayet
  • Mekke’de indi
  • Those who set the Ranks
Saffat Suresi Tevfik es-Sayığ
0:00 / --:--

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ

وَالصَّافَّاتِ صَفًّا ١

veṣṣâffâti ṣaffâ.

Andolsun o saf bağlayıp duranlara.

فَالزَّاجِرَاتِ زَجْرًا ٢

fezzâcirâti zecrâ.

O haykırıp da sürenlere.

فَالتَّالِيَاتِ ذِكْرًا ٣

fettâliyâti ẕikrâ.

Ve o yolda zikir okuyanlara.

إِنَّ إِلَٰهَكُمْ لَوَاحِدٌ ٤

inne ilâheküm levâḥid.

Ki sizin ilâhınız birdir.

رَّبُّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا وَرَبُّ الْمَشَارِقِ ٥

rabbü-ssemâvâti vel'arḍi vemâ beynehümâ verabbü-lmeşâriḳ.

O, göklerin, yerin ve aralarındakilerin Rabbidir, bütün doğuların da Rabbidir.

إِنَّا زَيَّنَّا السَّمَاءَ الدُّنْيَا بِزِينَةٍ الْكَوَاكِبِ ٦

innâ zeyyenne-ssemâe-ddünyâ bizînetini-lkevâkib.

Gerçekten biz dünya göğünü (o yakın göğü) bir zinetle, yıldızlarla süsledik.

وَحِفْظًا مِّن كُلِّ شَيْطَانٍ مَّارِدٍ ٧

veḥifżam min külli şeyṭânim mârid.

Onu her inatçı şeytandan koruduk.

لَّا يَسَّمَّعُونَ إِلَى الْمَلَإِ الْأَعْلَىٰ وَيُقْذَفُونَ مِن كُلِّ جَانِبٍ ٨

lâ yessemme`ûne ile-lmelei-l'a`lâ veyuḳẕefûne min külli cânib.

Onlar yüksek (melekler) topluluğunu dinleyemezler. Her taraftan kovulup atılırlar.

دُحُورًا ۖ وَلَهُمْ عَذَابٌ وَاصِبٌ ٩

düḥûrav velehüm `aẕâbüv vâṣib.

Uzaklaştırılırlar. Onlara ardı arkası kesilmez bir azab vardır.

إِلَّا مَنْ خَطِفَ الْخَطْفَةَ فَأَتْبَعَهُ شِهَابٌ ثَاقِبٌ ١٠

illâ men ḫaṭife-lḫaṭfete feetbe`ahû şihâbün ŝâḳib.

Ancak kulak hırsızlığı yapanlar olur. Onu da yakıcı bir alev takip eder.

فَاسْتَفْتِهِمْ أَهُمْ أَشَدُّ خَلْقًا أَم مَّنْ خَلَقْنَا ۚ إِنَّا خَلَقْنَاهُم مِّن طِينٍ لَّازِبٍ ١١

festeftihim ehüm eşeddü ḫalḳan em men ḫalaḳnâ. innâ ḫalaḳnâhüm min ṭînil lâzib.

Şimdi onlara sor: "Yaradılışça kendileri mi daha çetin, yoksa bizim yarattıklarımız mı?" Gerçekten biz onları cıvık bir çamurdan yarattık.

بَلْ عَجِبْتَ وَيَسْخَرُونَ ١٢

bel `acibte veyesḫarûn.

Fakat sen onlara şaşıyorsun, ama onlar (seninle) eğleniyorlar.

وَإِذَا ذُكِّرُوا لَا يَذْكُرُونَ ١٣

veiẕâ ẕükkirû lâ yeẕkürûn.

Kendilerine hatırlatıldığında da düşünmüyorlar.

وَإِذَا رَأَوْا آيَةً يَسْتَسْخِرُونَ ١٤

veiẕâ raev âyetey yestesḫirûn.

Bir mucize gördükleri zaman da eğlenceye alıyorlar.

وَقَالُوا إِنْ هَٰذَا إِلَّا سِحْرٌ مُّبِينٌ ١٥

veḳâlû in hâẕâ illâ siḥrum mübîn.

Ve diyorlar ki: "Bu apaçık büyüden başka bir şey değildir."

أَإِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا وَعِظَامًا أَإِنَّا لَمَبْعُوثُونَ ١٦

eiẕâ mitnâ vekünnâ türâbev ve`iżâmen einnâ lemeb`ûŝûn.

"Öldüğümüz ve bir toprakla bir yığın kemik olduğumuz zaman mı biz tekrar dirilecekmişiz?"

أَوَآبَاؤُنَا الْأَوَّلُونَ ١٧

eveâbâüne-l'evvelûn.

"Önceki atalarımız da mı?.."

قُلْ نَعَمْ وَأَنتُمْ دَاخِرُونَ ١٨

ḳul ne`am veentüm dâḫirûn.

De ki: "Evet, hem de sizler çok aşağılanmış olarak (dirileceksiniz)."

فَإِنَّمَا هِيَ زَجْرَةٌ وَاحِدَةٌ فَإِذَا هُمْ يَنظُرُونَ ١٩

feinnemâ hiye zecratüv vâḥidetün feiẕâ hüm yenżurûn.

Çünkü O (sura üfürmek) zorlu bir kumandadan ibarettir ki, derhal onların gözleri açılıverir.

وَقَالُوا يَا وَيْلَنَا هَٰذَا يَوْمُ الدِّينِ ٢٠

veḳâlû yâ veylenâ hâẕâ yevmü-ddîn.

"Eyvah bizlere! İşte bu hesap günüdür." derler.

هَٰذَا يَوْمُ الْفَصْلِ الَّذِي كُنتُم بِهِ تُكَذِّبُونَ ٢١

hâẕâ yevmü-lfaṣli-lleẕî küntüm bihî tükeẕẕibûn.

(Onlara): "İşte bu, sizin yalanlamakta olduğunuz (iyi ve kötüyü) ayırt etme günüdür" denir.

احْشُرُوا الَّذِينَ ظَلَمُوا وَأَزْوَاجَهُمْ وَمَا كَانُوا يَعْبُدُونَ ٢٢

uḥşürü-lleẕîne żalemû veezvâcehüm vemâ kânû ya`büdûn.

Toplayın mahşere o zulmedenleri, eşlerini ve Allah'tan başka taptıkları şeyleri. Toplayın da götürün onları sırata (cehennem köprüsüne) doğru.

مِن دُونِ اللَّهِ فَاهْدُوهُمْ إِلَىٰ صِرَاطِ الْجَحِيمِ ٢٣

min dûni-llâhi fehdûhüm ilâ ṣirâṭi-lceḥîm.

Toplayın mahşere o zulmedenleri, eşlerini ve Allah'tan başka taptıkları şeyleri. Toplayın da götürün onları sırata (cehennem köprüsüne) doğru.

وَقِفُوهُمْ ۖ إِنَّهُم مَّسْئُولُونَ ٢٤

veḳifûhüm innehüm mes'ûlûn.

Ve durdurun onları, çünkü sorguya çekilecekler.

مَا لَكُمْ لَا تَنَاصَرُونَ ٢٥

mâ leküm lâ tenâṣarûn.

(Onlara): "Ne oldu sizlere de yardımlaşmıyorsunuz?" (denilir.)

بَلْ هُمُ الْيَوْمَ مُسْتَسْلِمُونَ ٢٦

bel hümü-lyevme müsteslimûn.

Hayır, bugün onlar teslim olmuşlardır.

وَأَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلَىٰ بَعْضٍ يَتَسَاءَلُونَ ٢٧

veaḳbele ba`ḍuhüm `alâ ba`ḍiy yetesâelûn.

Onlar, birbirine dönmüş soruşuyorlar.

قَالُوا إِنَّكُمْ كُنتُمْ تَأْتُونَنَا عَنِ الْيَمِينِ ٢٨

ḳâlû inneküm küntüm te'tûnenâ `ani-lyemîn.

Onlar: "Siz bize (uğurlu görünerek) sağdan gelir dururdunuz" derler.

قَالُوا بَل لَّمْ تَكُونُوا مُؤْمِنِينَ ٢٩

ḳâlû bel lem tekûnû mü'minîn.

(İleri gelenler de) derler ki: "Hayır, siz inanmamıştınız."

وَمَا كَانَ لَنَا عَلَيْكُم مِّن سُلْطَانٍ ۖ بَلْ كُنتُمْ قَوْمًا طَاغِينَ ٣٠

vemâ kâne lenâ `aleyküm min sülṭân. bel küntüm ḳavmen ṭâgîn.

"Bizim de size karşı bir gücümüz yoktu. Fakat siz azmış bir kavimdiniz."

فَحَقَّ عَلَيْنَا قَوْلُ رَبِّنَا ۖ إِنَّا لَذَائِقُونَ ٣١

feḥaḳḳa `aleynâ ḳavlü rabbinâ. innâ leẕâiḳûn.

"Onun için üzerimize Rabbimizin azab sözü hak oldu. Şüphesiz azabımızı tadacağız."

فَأَغْوَيْنَاكُمْ إِنَّا كُنَّا غَاوِينَ ٣٢

feagveynâküm innâ künnâ gâvîn.

"Evet biz, sizi kışkırttık. Çünkü biz azgındık."

فَإِنَّهُمْ يَوْمَئِذٍ فِي الْعَذَابِ مُشْتَرِكُونَ ٣٣

feinnehüm yevmeiẕin fi-l`aẕâbi müşterikûn.

O halde hepsi o gün azabda ortaktırlar.

إِنَّا كَذَٰلِكَ نَفْعَلُ بِالْمُجْرِمِينَ ٣٤

innâ keẕâlike nef`alü bilmücrimîn.

İşte biz günahkarlara böyle yaparız.

إِنَّهُمْ كَانُوا إِذَا قِيلَ لَهُمْ لَا إِلَٰهَ إِلَّا اللَّهُ يَسْتَكْبِرُونَ ٣٥

innehüm kânû iẕâ ḳîle lehüm lâ ilâhe ille-llâhü yestekbirûn.

Çünkü onlar, kendilerine: "Allah'tan başka ilâh yoktur" denildiği zaman kafa tutuyorlardı.

وَيَقُولُونَ أَئِنَّا لَتَارِكُو آلِهَتِنَا لِشَاعِرٍ مَّجْنُونٍ ٣٦

veyeḳûlûne einnâ letârikû âlihetinâ lişâ`irim mecnûn.

Ve: "Biz, hiçbir mecnun (deli) şair için ilâhlarımızı bırakır mıyız?" diyorlardı.

بَلْ جَاءَ بِالْحَقِّ وَصَدَّقَ الْمُرْسَلِينَ ٣٧

bel câe bilḥaḳḳi veṣaddeḳa-lmürselîn.

Hayır o, hak ile geldi ve bütün peygamberleri tasdik etti.

إِنَّكُمْ لَذَائِقُو الْعَذَابِ الْأَلِيمِ ٣٨

inneküm leẕâiḳu-l`aẕâbi-l'elîm.

Elbette siz o acı azabı tadacaksınız.

وَمَا تُجْزَوْنَ إِلَّا مَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ ٣٩

vemâ tüczevne illâ mâ küntüm ta`melûn.

Bununla beraber başka değil, hep yaptığınız amellerinizle cezalandırılacaksınız.

إِلَّا عِبَادَ اللَّهِ الْمُخْلَصِينَ ٤٠

illâ `ibâde-llâhi-lmuḫleṣîn.

Sadece Allah'ın ihlaslı kulları müstesnadır.

أُولَٰئِكَ لَهُمْ رِزْقٌ مَّعْلُومٌ ٤١

ülâike lehüm rizḳum ma`lûm.

İşte onlar için belli bir rızık vardır.

فَوَاكِهُ ۖ وَهُم مُّكْرَمُونَ ٤٢

fevâkih. vehüm mükramûn.

Meyveler (vardır), Naîm cennetlerinde onlara hep ikram edilir.

فِي جَنَّاتِ النَّعِيمِ ٤٣

fî cennâti-nne`îm.

Meyveler (vardır), Naîm cennetlerinde onlara hep ikram edilir.

عَلَىٰ سُرُرٍ مُّتَقَابِلِينَ ٤٤

`alâ sürurim müteḳâbilîn.

(Onlar) Karşılıklı tahtlar üzerindedirler.

يُطَافُ عَلَيْهِم بِكَأْسٍ مِّن مَّعِينٍ ٤٥

yüṭâfü `aleyhim bike'sim mim me`în.

İçenlere lezzet veren, pınardan doldurulmuş bembeyaz bir kadehle onların etrafında dolaşılır.

بَيْضَاءَ لَذَّةٍ لِّلشَّارِبِينَ ٤٦

beyḍâe leẕẕetil lişşâribîn.

İçenlere lezzet veren, pınardan doldurulmuş bembeyaz bir kadehle onların etrafında dolaşılır.

لَا فِيهَا غَوْلٌ وَلَا هُمْ عَنْهَا يُنزَفُونَ ٤٧

lâ fîhâ gavlüv velâ hüm `anhâ yünzefûn.

Onda ne bir zararlı sonuç vardır, ne de sarhoşluk verir.

وَعِندَهُمْ قَاصِرَاتُ الطَّرْفِ عِينٌ ٤٨

ve`indehüm ḳâṣirâtu-ṭṭarfi `în.

Yanlarında iri gözlü, bakışlarını kocalarından başkalarına çevirmeyen hanımlar vardır.

كَأَنَّهُنَّ بَيْضٌ مَّكْنُونٌ ٤٩

keennehünne beyḍum meknûn.

Sanki onlar örtülüp saklanmış yumurta gibidirler.

فَأَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلَىٰ بَعْضٍ يَتَسَاءَلُونَ ٥٠

feaḳbele ba`ḍuhüm `alâ ba`ḍiy yetesâelûn.

Derken birbirine dönüp sorarlar:

قَالَ قَائِلٌ مِّنْهُمْ إِنِّي كَانَ لِي قَرِينٌ ٥١

ḳâle ḳâilüm minhüm innî kâne lî ḳarîn.

İçlerinden bir sözcü der ki: "Gerçekten benim bir arkadaşım vardı."

يَقُولُ أَإِنَّكَ لَمِنَ الْمُصَدِّقِينَ ٥٢

yeḳûlü einneke lemine-lmüṣaddiḳîn.

Derdi ki: "Sen gerçekten inananlardan mısın?"

أَإِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا وَعِظَامًا أَإِنَّا لَمَدِينُونَ ٥٣

eiẕâ mitnâ vekünnâ türâbev ve`iżâmen einnâ lemedînûn.

"Öldüğümüz ve bir toprakla bir yığın kemik olduğumuz zaman biz hakikaten cezalanacak mıyız?"

قَالَ هَلْ أَنتُم مُّطَّلِعُونَ ٥٤

ḳâle hel entüm müṭṭali`ûn.

"Siz onu tanır mısınız?" der.

فَاطَّلَعَ فَرَآهُ فِي سَوَاءِ الْجَحِيمِ ٥٥

feṭṭale`a feraâhü fî sevâi-lceḥîm.

Derken bakınır ve onu cehennemin ta ortasında görür.

قَالَ تَاللَّهِ إِن كِدتَّ لَتُرْدِينِ ٥٦

ḳâle tellâhi in kitte letürdîn.

Ona şöyle der: "Allah'a yemin ederim ki, doğrusu sen az daha beni helak edecektin."

وَلَوْلَا نِعْمَةُ رَبِّي لَكُنتُ مِنَ الْمُحْضَرِينَ ٥٧

velevlâ ni`metü rabbî leküntü mine-lmuḥḍarîn.

"Rabbimin nimeti olmasaydı, ben de bu tutuklananlardan olacaktım."

أَفَمَا نَحْنُ بِمَيِّتِينَ ٥٨

efemâ naḥnü bimeyyitîn.

"Nasılmış bak. Biz ilk ölümümüzden başka bir daha ölmeyecek miymişiz? Biz azaba uğratılmayacak mıymışız?

إِلَّا مَوْتَتَنَا الْأُولَىٰ وَمَا نَحْنُ بِمُعَذَّبِينَ ٥٩

illâ mevtetene-l'ûlâ vemâ naḥnü bimü`aẕẕebîn.

"Nasılmış bak. Biz ilk ölümümüzden başka bir daha ölmeyecek miymişiz? Biz azaba uğratılmayacak mıymışız?

إِنَّ هَٰذَا لَهُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ ٦٠

inne hâẕâ lehüve-lfevzü-l`ażîm.

İşte bu büyük kurtuluştur.

لِمِثْلِ هَٰذَا فَلْيَعْمَلِ الْعَامِلُونَ ٦١

limiŝli hâẕâ felya`meli-l`âmilûn.

Çalışanlar işte böyle bir kurtuluş için çalışsınlar.

أَذَٰلِكَ خَيْرٌ نُّزُلًا أَمْ شَجَرَةُ الزَّقُّومِ ٦٢

eẕâlike ḫayrun nüzülen em şeceratü-zzeḳḳûm.

Nasıl, bu mu daha hayırlı konukluk için, yoksa zakkum ağacı mı?

إِنَّا جَعَلْنَاهَا فِتْنَةً لِّلظَّالِمِينَ ٦٣

innâ ce`alnâhâ fitnetel liżżâlimîn.

Gerçekten biz onu zalimler için bir fitne (imtihan) yaptık.

إِنَّهَا شَجَرَةٌ تَخْرُجُ فِي أَصْلِ الْجَحِيمِ ٦٤

innehâ şeceratün taḫrucü fî aṣli-lceḥîm.

O bir ağaçtır ki cehennemin dibinde çıkar.

طَلْعُهَا كَأَنَّهُ رُءُوسُ الشَّيَاطِينِ ٦٥

ṭal`uhâ keennehû ruûsü-şşeyâṭîn.

Tomurcukları şeytanların başları gibidir.

فَإِنَّهُمْ لَآكِلُونَ مِنْهَا فَمَالِئُونَ مِنْهَا الْبُطُونَ ٦٦

feinnehüm leâkilûne minhâ femâliûne minhe-lbüṭûn.

Mutlaka onlar, ondan yiyecekler de karınlarını bundan dolduracaklardır.

ثُمَّ إِنَّ لَهُمْ عَلَيْهَا لَشَوْبًا مِّنْ حَمِيمٍ ٦٧

ŝümme inne lehüm `aleyhâ leşevbem min ḥamîm.

Sonra üzerine onlar için kaynar bir içecek vardır.

ثُمَّ إِنَّ مَرْجِعَهُمْ لَإِلَى الْجَحِيمِ ٦٨

ŝümme inne merci`ahüm leile-lceḥîm.

Sonra da dönecekleri yer, şüphesiz cehennemdir.

إِنَّهُمْ أَلْفَوْا آبَاءَهُمْ ضَالِّينَ ٦٩

innehüm elfev âbâehüm ḍâllîn.

Çünkü onlar, atalarını sapıklıkta buldular.

فَهُمْ عَلَىٰ آثَارِهِمْ يُهْرَعُونَ ٧٠

fehüm `alâ âŝârihim yühra`ûn.

Şimdi de kendileri onların izlerinde koşturuyorlar.

وَلَقَدْ ضَلَّ قَبْلَهُمْ أَكْثَرُ الْأَوَّلِينَ ٧١

veleḳad ḍalle ḳablehüm ekŝeru-l'evvelîn.

Andolsun ki, onlardan öncekilerin çoğu sapıklıkta idiler.

وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا فِيهِم مُّنذِرِينَ ٧٢

veleḳad erselnâ fîhim münẕirîn.

Gerçekten biz onlara içlerinden uyarıcı peygamberler de gönderdik.

فَانظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُنذَرِينَ ٧٣

fenżur keyfe kâne `âḳibetü-lmünẕerîn.

Sonra da bak o uyarılanların sonu nasıl oldu?

إِلَّا عِبَادَ اللَّهِ الْمُخْلَصِينَ ٧٤

illâ `ibâde-llâhi-lmuḫleṣîn.

Ancak Allah'ın ihlas ile seçilen kulları başka.

وَلَقَدْ نَادَانَا نُوحٌ فَلَنِعْمَ الْمُجِيبُونَ ٧٥

veleḳad nâdânâ nûḥun feleni`me-lmücîbûn.

Andolsun ki Nuh bize seslenip dua etmişti de biz de ne güzel kabul etmiştik.

وَنَجَّيْنَاهُ وَأَهْلَهُ مِنَ الْكَرْبِ الْعَظِيمِ ٧٦

venecceynâhü veehlehû mine-lkerbi-l`ażîm.

Biz hem onu, hem ailesini o büyük sıkıntıdan kurtardık.

وَجَعَلْنَا ذُرِّيَّتَهُ هُمُ الْبَاقِينَ ٧٧

vece`alnâ ẕürriyyetehû hümü-lbâḳîn.

Hem onun neslini bâki kalanlar kıldık.

وَتَرَكْنَا عَلَيْهِ فِي الْآخِرِينَ ٧٨

veteraknâ `aleyhi fi-l'âḫirîn.

Hem de sonradan gelenler içinde güzel bir namını bıraktık.

سَلَامٌ عَلَىٰ نُوحٍ فِي الْعَالَمِينَ ٧٩

selâmün `alâ nûḥin fi-l`âlemîn.

Bütün âlemler içinde Nuh'a selam olsun.

إِنَّا كَذَٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ ٨٠

innâ keẕâlike neczi-lmuḥsinîn.

İşte biz iyilik yapanları böyle mükafatlandırırız.

إِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُؤْمِنِينَ ٨١

innehû min `ibâdine-lmü'minîn.

Çünkü o bizim mümin kullarımızdandı.

ثُمَّ أَغْرَقْنَا الْآخَرِينَ ٨٢

ŝümme agraḳne-l'âḫarîn.

Sonra diğerlerini suda boğduk.

وَإِنَّ مِن شِيعَتِهِ لَإِبْرَاهِيمَ ٨٣

veinne min şî`atihî leibrâhîm.

Şüphesiz ki İbrahim de onun kolundandı.

إِذْ جَاءَ رَبَّهُ بِقَلْبٍ سَلِيمٍ ٨٤

iẕ câe rabbehû biḳalbin selîm.

Çünkü o, Rabbine tertemiz bir kalb ile gelmişti.

إِذْ قَالَ لِأَبِيهِ وَقَوْمِهِ مَاذَا تَعْبُدُونَ ٨٥

iẕ ḳâle liebîhi veḳavmihî mâẕâ ta`büdûn.

O babasına ve kavmine şöyle demişti: "Siz nelere tapıyorsunuz?"

أَئِفْكًا آلِهَةً دُونَ اللَّهِ تُرِيدُونَ ٨٦

eifken âliheten dûne-llâhi türîdûn.

"Yalancılık etmek için mi Allah'tan başka ilâhlar istiyorsunuz?"

فَمَا ظَنُّكُم بِرَبِّ الْعَالَمِينَ ٨٧

femâ żannüküm birabbi-l`âlemîn.

"Siz âlemlerin Rabbini ne zannediyorsunuz?"

فَنَظَرَ نَظْرَةً فِي النُّجُومِ ٨٨

feneżara nażraten fi-nnücûm.

Derken yıldızlara bir baktı da: "Ben gerçekten hastayım" dedi.

فَقَالَ إِنِّي سَقِيمٌ ٨٩

feḳâle innî seḳîm.

Derken yıldızlara bir baktı da: "Ben gerçekten hastayım" dedi.

فَتَوَلَّوْا عَنْهُ مُدْبِرِينَ ٩٠

fetevellev `anhü müdbirîn.

O zaman arkalarını dönerek başından kaçışıverdiler.

فَرَاغَ إِلَىٰ آلِهَتِهِمْ فَقَالَ أَلَا تَأْكُلُونَ ٩١

ferâga ilâ âlihetihim feḳâle elâ te'külûn.

Derken bir kurnazlıkla onların ilâhlarına vardı da, "Buyursanıza, yemez misiniz?" dedi.

مَا لَكُمْ لَا تَنطِقُونَ ٩٢

mâ leküm lâ tenṭiḳûn.

(Cevap vermediklerini görünce de): "Neyiniz var da konuşmuyorsunuz?" (dedi).

فَرَاغَ عَلَيْهِمْ ضَرْبًا بِالْيَمِينِ ٩٣

ferâga `aleyhim ḍarbem bilyemîn.

Nihayet bir yolunu bulup onlara kuvvetli bir darbe indirdi.

فَأَقْبَلُوا إِلَيْهِ يَزِفُّونَ ٩٤

feaḳbelû ileyhi yeziffûn.

Bunun üzerine birbirlerine girerek ona yürüdüler.

قَالَ أَتَعْبُدُونَ مَا تَنْحِتُونَ ٩٥

ḳâle eta`büdûne mâ tenḥitûn.

İbrahim dedi ki: "A, siz kendi yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?"

وَاللَّهُ خَلَقَكُمْ وَمَا تَعْمَلُونَ ٩٦

vellâhü ḫaleḳaküm vemâ ta`melûn.

"Halbuki sizi de yaptıklarınızı da Allah yaratmıştır."

قَالُوا ابْنُوا لَهُ بُنْيَانًا فَأَلْقُوهُ فِي الْجَحِيمِ ٩٧

ḳâlü-bnû lehû bünyânen feelḳûhü fi-lceḥîm.

Onlar: "Haydin onun için bir yapı yapın da onu ateşe atın." dediler.

فَأَرَادُوا بِهِ كَيْدًا فَجَعَلْنَاهُمُ الْأَسْفَلِينَ ٩٨

feerâdû bihî keyden fece`alnâhümü-l'esfelîn.

Böylece ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de kendilerini daha alçak düşürdük.

وَقَالَ إِنِّي ذَاهِبٌ إِلَىٰ رَبِّي سَيَهْدِينِ ٩٩

veḳâle innî ẕâhibün ilâ rabbî seyehdîn.

Bir de dedi ki: "Ben Rabbime gidiyorum, o bana yolunu gösterir."

رَبِّ هَبْ لِي مِنَ الصَّالِحِينَ ١٠٠

rabbi heb lî mine-ṣṣâliḥîn.

"Ey Rabbim! Bana salihlerden (bir oğul) ihsan et!"

فَبَشَّرْنَاهُ بِغُلَامٍ حَلِيمٍ ١٠١

febeşşernâhü bigulâmin ḥalîm.

Biz de kendisine yumuşak huylu bir oğul müjdeledik.

فَلَمَّا بَلَغَ مَعَهُ السَّعْيَ قَالَ يَا بُنَيَّ إِنِّي أَرَىٰ فِي الْمَنَامِ أَنِّي أَذْبَحُكَ فَانظُرْ مَاذَا تَرَىٰ ۚ قَالَ يَا أَبَتِ افْعَلْ مَا تُؤْمَرُ ۖ سَتَجِدُنِي إِن شَاءَ اللَّهُ مِنَ الصَّابِرِينَ ١٠٢

felemmâ belega me`ahü-ssa`ye ḳâle yâ büneyye innî erâ fi-lmenâmi ennî eẕbeḥuke fenżur mâẕâ terâ. ḳâle yâ ebeti-f`al mâ tü'mer. setecidünî in şâe-llâhü mine-ṣṣâbirîn.

Oğlu, yanında koşacak çağa gelince: "Ey oğlum! Ben seni rüyamda boğazladığımı görüyorum. Artık bak, ne düşünürsün?" dedi. Çocuk da: "Babacığım sana ne emrediliyorsa yap, inşaallah beni sabredenlerden bulacaksın" dedi.

فَلَمَّا أَسْلَمَا وَتَلَّهُ لِلْجَبِينِ ١٠٣

felemmâ eslemâ vetellehû lilcebîn.

Ne zaman ki ikisi de bu şekilde Allah'a teslim oldular, İbrahim oğlunu şakağı üzerine yatırdı.

وَنَادَيْنَاهُ أَن يَا إِبْرَاهِيمُ ١٠٤

venâdeynâhü ey yâ ibrâhîm.

Biz de ona şöyle seslendik: "Ey İbrahim! "

قَدْ صَدَّقْتَ الرُّؤْيَا ۚ إِنَّا كَذَٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ ١٠٥

ḳad ṣaddaḳte-rru'yâ. innâ keẕâlike neczi-lmuḥsinîn.

"Rüyana gerçekten sadakat gösterdin, şüphesiz ki, biz iyilik yapanları böyle mükafatlandırırız."

إِنَّ هَٰذَا لَهُوَ الْبَلَاءُ الْمُبِينُ ١٠٦

inne hâẕâ lehüve-lbelâü-lmübîn.

"Şüphesiz ki bu apaçık bir imtihandı." (dedik)

وَفَدَيْنَاهُ بِذِبْحٍ عَظِيمٍ ١٠٧

vefedeynâhü biẕibḥin `ażîm.

Ve ona büyük bir kurbanlık fidye verdik.

وَتَرَكْنَا عَلَيْهِ فِي الْآخِرِينَ ١٠٨

veteraknâ `aleyhi fi-l'âḫirîn.

Kendisine sonradan gelenler içinde iyi bir nâm bıraktık.

سَلَامٌ عَلَىٰ إِبْرَاهِيمَ ١٠٩

selâmün `alâ ibrâhîm.

Selam olsun İbrahim'e...

كَذَٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ ١١٠

keẕâlike neczi-lmuḥsinîn.

İşte biz iyilik yapanları böyle mükafatlandırırız.

إِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُؤْمِنِينَ ١١١

innehû min `ibâdine-lmü'minîn.

Çünkü o bizim mümin kullarımızdandı.

وَبَشَّرْنَاهُ بِإِسْحَاقَ نَبِيًّا مِّنَ الصَّالِحِينَ ١١٢

vebeşşernâhü biisḥâḳa nebiyyem mine-ṣṣâliḥîn.

Ona bir de salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak'ı müjdeledik.

وَبَارَكْنَا عَلَيْهِ وَعَلَىٰ إِسْحَاقَ ۚ وَمِن ذُرِّيَّتِهِمَا مُحْسِنٌ وَظَالِمٌ لِّنَفْسِهِ مُبِينٌ ١١٣

vebâraknâ `aleyhi ve`alâ isḥâḳ. vemin ẕürriyyetihimâ muḥsinüv veżâlimül linefsihî mübîn.

Hem ona hem İshak'a bereketler verdik. Her ikisinin neslinden de hem iyilik yapanlar var, hem de açıkça kendi nefsine zulmedenler var.

وَلَقَدْ مَنَنَّا عَلَىٰ مُوسَىٰ وَهَارُونَ ١١٤

veleḳad menennâ `alâ mûsâ vehârûn.

Andolsun ki biz Musa ile Harun'a da nimetler verdik.

وَنَجَّيْنَاهُمَا وَقَوْمَهُمَا مِنَ الْكَرْبِ الْعَظِيمِ ١١٥

venecceynâhümâ veḳavmehümâ mine-lkerbi-l`ażîm.

Hem kendilerini ve kavimlerini o büyük sıkıntıdan kurtardık.

وَنَصَرْنَاهُمْ فَكَانُوا هُمُ الْغَالِبِينَ ١١٦

veneṣarnâhüm fekânû hümü-lgâlibîn.

Hem yardım ettik onlara da, galip gelenler onlar oldular.

وَآتَيْنَاهُمَا الْكِتَابَ الْمُسْتَبِينَ ١١٧

veâteynâhüme-lkitâbe-lmüstebîn.

Hem kendilerine o belli kitabı (Tevrat'ı) verdik.

وَهَدَيْنَاهُمَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ ١١٨

vehedeynâhüme-ṣṣirâṭa-lmüsteḳîm.

Kendilerini doğru yola çıkardık.

وَتَرَكْنَا عَلَيْهِمَا فِي الْآخِرِينَ ١١٩

veteraknâ `aleyhimâ fi-l'âḫirîn.

Sonrakiler içinde onlara iyi bir nam bıraktık:

سَلَامٌ عَلَىٰ مُوسَىٰ وَهَارُونَ ١٢٠

selâmün `alâ mûsâ vehârûn.

Selam olsun, Musa ile Harun'a.

إِنَّا كَذَٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ ١٢١

innâ keẕâlike neczi-lmuḥsinîn.

İşte biz iyilik yapanları böyle mükafatlandırırız.

إِنَّهُمَا مِنْ عِبَادِنَا الْمُؤْمِنِينَ ١٢٢

innehümâ min `ibâdine-lmü'minîn.

Çünkü onların ikisi de bizim mümin kullarımızdandı.

وَإِنَّ إِلْيَاسَ لَمِنَ الْمُرْسَلِينَ ١٢٣

veinne ilyâse lemine-lmürselîn.

Şüphesiz İlyas da gönderilen peygamberlerdendir.

إِذْ قَالَ لِقَوْمِهِ أَلَا تَتَّقُونَ ١٢٤

iẕ ḳâle liḳavmihî elâ tetteḳûn.

Hani o kavmine: "Siz Allah'tan korkmaz mısınız? Yaratanların en güzeli olan, sizin de Rabbiniz, daha önceki atalarınızın da Rabbi bulunan Allah'ı bırakıp da "Ba'l'e" (Ba'l ismindeki puta) mi yalvarıyorsunuz?" dedi.

أَتَدْعُونَ بَعْلًا وَتَذَرُونَ أَحْسَنَ الْخَالِقِينَ ١٢٥

eted`ûne ba`lev veteẕerûne aḥsene-lḫâliḳîn.

Hani o kavmine: "Siz Allah'tan korkmaz mısınız? Yaratanların en güzeli olan, sizin de Rabbiniz, daha önceki atalarınızın da Rabbi bulunan Allah'ı bırakıp da "Ba'l'e" (Ba'l ismindeki puta) mi yalvarıyorsunuz?" dedi.

اللَّهَ رَبَّكُمْ وَرَبَّ آبَائِكُمُ الْأَوَّلِينَ ١٢٦

allâhe rabbeküm verabbe âbâikümü-l'evvelîn.

Hani o kavmine: "Siz Allah'tan korkmaz mısınız? Yaratanların en güzeli olan, sizin de Rabbiniz, daha önceki atalarınızın da Rabbi bulunan Allah'ı bırakıp da "Ba'l'e" (Ba'l ismindeki puta) mi yalvarıyorsunuz?" dedi.

فَكَذَّبُوهُ فَإِنَّهُمْ لَمُحْضَرُونَ ١٢٧

fekeẕẕebûhü feinnehüm lemuḥḍarûn.

Fakat onlar, onu yalanladılar. Bu yüzden onlar mutlaka (cehennemde) hazır bulundurulacaklardır.

إِلَّا عِبَادَ اللَّهِ الْمُخْلَصِينَ ١٢٨

illâ `ibâde-llâhi-lmuḫleṣîn.

Ancak Allah'ın ihlaslı kulları müstesna.

وَتَرَكْنَا عَلَيْهِ فِي الْآخِرِينَ ١٢٩

veteraknâ `aleyhi fi-l'âḫirîn.

Ona da sonrakiler içinde şunu bıraktık:

سَلَامٌ عَلَىٰ إِلْ يَاسِينَ ١٣٠

selâmün `alâ ilyâsîn.

Selam olsun İlyâsîn'e.

إِنَّا كَذَٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ ١٣١

innâ keẕâlike neczi-lmuḥsinîn.

İşte biz iyilik yapanları böyle mükafatlandırırız.

إِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُؤْمِنِينَ ١٣٢

innehû min `ibâdine-lmü'minîn.

Çünkü o bizim mümin kullarımızdandı.

وَإِنَّ لُوطًا لَّمِنَ الْمُرْسَلِينَ ١٣٣

veinne lûṭal lemine-lmürselîn.

Şüphesiz Lût da gönderilen peygamberlerdendir.

إِذْ نَجَّيْنَاهُ وَأَهْلَهُ أَجْمَعِينَ ١٣٤

iẕ necceynâhü veehlehû ecme`în.

Hani biz onu ve ailesinin tamamını kurtarmıştık.

إِلَّا عَجُوزًا فِي الْغَابِرِينَ ١٣٥

illâ `acûzen fi-lgâbirîn.

Ancak geride kalıp batanlar içinde kalan yaşlı bir kadın hariç.

ثُمَّ دَمَّرْنَا الْآخَرِينَ ١٣٦

ŝümme demmerne-l'âḫarîn.

Sonra diğerlerini helak etmiştik.

وَإِنَّكُمْ لَتَمُرُّونَ عَلَيْهِم مُّصْبِحِينَ ١٣٧

veinneküm letemürrûne `aleyhim muṣbiḥîn.

Ve siz elbette sabahleyin ve geceleyin onlara uğrar ve üzerlerinden geçersiniz. Hâlâ akıl edip düşünmez misiniz?

وَبِاللَّيْلِ ۗ أَفَلَا تَعْقِلُونَ ١٣٨

vebilleyl. efelâ ta`ḳilûn.

Ve siz elbette sabahleyin ve geceleyin onlara uğrar ve üzerlerinden geçersiniz. Hâlâ akıl edip düşünmez misiniz?

وَإِنَّ يُونُسَ لَمِنَ الْمُرْسَلِينَ ١٣٩

veinne yûnüse lemine-lmürselîn.

Şüphesiz Yunus da gönderilen peygamberlerdendir.

إِذْ أَبَقَ إِلَى الْفُلْكِ الْمَشْحُونِ ١٤٠

iẕ ebeḳa ile-lfülki-lmeşḥûn.

Hani o bir zaman dolu bir gemiye kaçmıştı.

فَسَاهَمَ فَكَانَ مِنَ الْمُدْحَضِينَ ١٤١

fesâheme fekâne mine-lmüdḥaḍîn.

(Oradakilerle) kur'a çekmiş de kaydırılanlardan (yenilenlerden) olmuştu.

فَالْتَقَمَهُ الْحُوتُ وَهُوَ مُلِيمٌ ١٤٢

felteḳamehü-lḥûtü vehüve mülîm.

Derken (denize atılmış ve) kendisini balık yutmuştu. (Kendi nefsini) kınıyordu.

فَلَوْلَا أَنَّهُ كَانَ مِنَ الْمُسَبِّحِينَ ١٤٣

felevlâ ennehû kâne mine-lmüsebbiḥîn.

Eğer çok tesbih edenlerden olmasaydı, yeniden dirilecekleri güne kadar onun karnında kalırdı.

لَلَبِثَ فِي بَطْنِهِ إِلَىٰ يَوْمِ يُبْعَثُونَ ١٤٤

lelebiŝe fî baṭnih ilâ yevmi yüb`aŝûn.

Eğer çok tesbih edenlerden olmasaydı, yeniden dirilecekleri güne kadar onun karnında kalırdı.

فَنَبَذْنَاهُ بِالْعَرَاءِ وَهُوَ سَقِيمٌ ١٤٥

fenebeẕnâhü bil`arâi vehüve seḳîm.

Biz onu hasta bir halde bir alana çıkardık.

وَأَنبَتْنَا عَلَيْهِ شَجَرَةً مِّن يَقْطِينٍ ١٤٦

veembetnâ `aleyhi şeceratem miy yaḳṭîn.

Üzerine kabak cinsinden bir ağaç bitirdik.

وَأَرْسَلْنَاهُ إِلَىٰ مِائَةِ أَلْفٍ أَوْ يَزِيدُونَ ١٤٧

veerselnâhü ilâ mieti elfin ev yezîdûn.

Biz onu (Yunus'u) yüz bin veya daha çok insana peygamber olarak gönderdik.

فَآمَنُوا فَمَتَّعْنَاهُمْ إِلَىٰ حِينٍ ١٤٨

feâmenû femetta`nâhüm ilâ ḥîn.

O zaman ona iman ettiler de biz onları bir zamana kadar yaşattık.

فَاسْتَفْتِهِمْ أَلِرَبِّكَ الْبَنَاتُ وَلَهُمُ الْبَنُونَ ١٤٩

festeftihim elirabbike-lbenâtü velehümü-lbenûn.

Şimdi sor o seninkilere: Kızlar, Rabbinin de, oğlanlar onların mı?

أَمْ خَلَقْنَا الْمَلَائِكَةَ إِنَاثًا وَهُمْ شَاهِدُونَ ١٥٠

em ḫalaḳne-lmelâikete inâŝev vehüm şâhidûn.

Yoksa biz melekleri dişi yaratmışız da onlar şahit mi bulunuyorlarmış?

أَلَا إِنَّهُم مِّنْ إِفْكِهِمْ لَيَقُولُونَ ١٥١

elâ innehüm min ifkihim leyeḳûlûn.

Ha!.. Onlar, şüphesiz uydurdukları iftiralarından dolayı: "Allah doğurdu" derler. Hiç şüphesiz onlar, yalancıdırlar.

وَلَدَ اللَّهُ وَإِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ ١٥٢

velede-llâhü veinnehüm lekâẕibûn.

Ha!.. Onlar, şüphesiz uydurdukları iftiralarından dolayı: "Allah doğurdu" derler. Hiç şüphesiz onlar, yalancıdırlar.

أَصْطَفَى الْبَنَاتِ عَلَى الْبَنِينَ ١٥٣

aṣṭafe-lbenâti `ale-lbenîn.

(Allah) kızları oğullara tercih mi etmiş?

مَا لَكُمْ كَيْفَ تَحْكُمُونَ ١٥٤

mâ leküm. keyfe taḥkümûn.

Size ne oldu? Nasıl hükmediyorsunuz?

أَفَلَا تَذَكَّرُونَ ١٥٥

efelâ teẕekkerûn.

Hiç düşünmüyor musunuz?

أَمْ لَكُمْ سُلْطَانٌ مُّبِينٌ ١٥٦

em leküm sülṭânüm mübîn.

Yoksa sizin için açık bir delil mi var?

فَأْتُوا بِكِتَابِكُمْ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ ١٥٧

fe'tû bikitâbiküm in küntüm ṣâdiḳîn.

O halde, eğer doğru söylüyorsanız getirin kitabınızı.

وَجَعَلُوا بَيْنَهُ وَبَيْنَ الْجِنَّةِ نَسَبًا ۚ وَلَقَدْ عَلِمَتِ الْجِنَّةُ إِنَّهُمْ لَمُحْضَرُونَ ١٥٨

vece`alû beynehû vebeyne-lcinneti nesebâ. veleḳad `alimeti-lcinnetü innehüm lemuḥḍarûn.

Onlar, Allah ile cinler arasında bir neseb (hısımlık bağı) uydurdular. Oysa andolsun cinler bilirler ki, o yalancılar mutlaka cehenneme götürüleceklerdir.

سُبْحَانَ اللَّهِ عَمَّا يَصِفُونَ ١٥٩

sübḥâne-llâhi `ammâ yeṣifûn.

Allah, onların yakıştırdıkları vasıflardan münezzeh ve yücedir.

إِلَّا عِبَادَ اللَّهِ الْمُخْلَصِينَ ١٦٠

illâ `ibâde-llâhi-lmuḫleṣîn.

Fakat Allah'ın ihlas ile seçilen kulları başka (onlar, Allah'ı böyle şirk ile vasıflamazlar).

فَإِنَّكُمْ وَمَا تَعْبُدُونَ ١٦١

feinneküm vemâ ta`büdûn.

Çünkü siz ve taptıklarınız, kendiliğinden cehenneme saldıran kimseden başkasını, Allah'a karşı kandırıp, saptıramazsınız.

مَا أَنتُمْ عَلَيْهِ بِفَاتِنِينَ ١٦٢

mâ entüm `aleyhi bifâtinîn.

Çünkü siz ve taptıklarınız, kendiliğinden cehenneme saldıran kimseden başkasını, Allah'a karşı kandırıp, saptıramazsınız.

إِلَّا مَنْ هُوَ صَالِ الْجَحِيمِ ١٦٣

illâ men hüve ṣâli-lceḥîm.

Çünkü siz ve taptıklarınız, kendiliğinden cehenneme saldıran kimseden başkasını, Allah'a karşı kandırıp, saptıramazsınız.

وَمَا مِنَّا إِلَّا لَهُ مَقَامٌ مَّعْلُومٌ ١٦٤

vemâ minnâ illâ lehû meḳâmüm ma`lûm.

(Melekler): "Bizden her birimizin belli bir makamı vardır. Biziz o saf saf dizilenler, biziz! Biziz o tesbih edenler, biziz!" derler.

وَإِنَّا لَنَحْنُ الصَّافُّونَ ١٦٥

veinnâ lenaḥnu-ṣṣâffûn.

(Melekler): "Bizden her birimizin belli bir makamı vardır. Biziz o saf saf dizilenler, biziz! Biziz o tesbih edenler, biziz!" derler.

وَإِنَّا لَنَحْنُ الْمُسَبِّحُونَ ١٦٦

veinnâ lenaḥnü-lmüsebbiḥûn.

(Melekler): "Bizden her birimizin belli bir makamı vardır. Biziz o saf saf dizilenler, biziz! Biziz o tesbih edenler, biziz!" derler.

وَإِن كَانُوا لَيَقُولُونَ ١٦٧

vein kânû leyeḳûlûn.

(Müşrikler) şöyle diyorlardı: "Eğer yanımızda önceki (ümmet)lerden bir kitap olsaydı, elbette biz de Allah'ın ihlas ile seçilmiş kullarından olurduk."

لَوْ أَنَّ عِندَنَا ذِكْرًا مِّنَ الْأَوَّلِينَ ١٦٨

lev enne `indenâ ẕikram mine-l'evvelîn.

(Müşrikler) şöyle diyorlardı: "Eğer yanımızda önceki (ümmet)lerden bir kitap olsaydı, elbette biz de Allah'ın ihlas ile seçilmiş kullarından olurduk."

لَكُنَّا عِبَادَ اللَّهِ الْمُخْلَصِينَ ١٦٩

lekünnâ `ibâde-llâhi-lmuḫleṣîn.

(Müşrikler) şöyle diyorlardı: "Eğer yanımızda önceki (ümmet)lerden bir kitap olsaydı, elbette biz de Allah'ın ihlas ile seçilmiş kullarından olurduk."

فَكَفَرُوا بِهِ ۖ فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ ١٧٠

fekeferû bih. fesevfe ya`lemûn.

Fakat şimdi onu inkâr ettiler. Ama ilerde bileceklerdir.

وَلَقَدْ سَبَقَتْ كَلِمَتُنَا لِعِبَادِنَا الْمُرْسَلِينَ ١٧١

veleḳad sebeḳat kelimetünâ li`ibâdine-lmürselîn.

Andolsun ki peygamberlikle gönderilen kullarımız hakkında şu sözümüz geçmiştir: "Onlar var ya, elbette onlar muzaffer olacaklardır ve elbette bizim ordularımız mutlaka galip geleceklerdir."

إِنَّهُمْ لَهُمُ الْمَنصُورُونَ ١٧٢

innehüm lehümü-lmenṣûrûn.

Andolsun ki peygamberlikle gönderilen kullarımız hakkında şu sözümüz geçmiştir: "Onlar var ya, elbette onlar muzaffer olacaklardır ve elbette bizim ordularımız mutlaka galip geleceklerdir."

وَإِنَّ جُندَنَا لَهُمُ الْغَالِبُونَ ١٧٣

veinne cündenâ lehümü-lgâlibûn.

Andolsun ki peygamberlikle gönderilen kullarımız hakkında şu sözümüz geçmiştir: "Onlar var ya, elbette onlar muzaffer olacaklardır ve elbette bizim ordularımız mutlaka galip geleceklerdir."

فَتَوَلَّ عَنْهُمْ حَتَّىٰ حِينٍ ١٧٤

fetevelle `anhüm ḥattâ ḥîn.

Onun için sen, bir süreye kadar onlardan yüz çevir.

وَأَبْصِرْهُمْ فَسَوْفَ يُبْصِرُونَ ١٧٥

veebṣirhüm fesevfe yübṣirûn.

Onlara (inecek azabı) gözetle. Yakında onlar da göreceklerdir.

أَفَبِعَذَابِنَا يَسْتَعْجِلُونَ ١٧٦

efebi`aẕâbinâ yesta`cilûn.

Ya şimdi onlar, bizim azabımıza uğramakta acele mi ediyorlar?

فَإِذَا نَزَلَ بِسَاحَتِهِمْ فَسَاءَ صَبَاحُ الْمُنذَرِينَ ١٧٧

feiẕâ nezele bisâḥatihim fesâe ṣabâḥu-lmünẕerîn.

Fakat (azabımız) onların sahasına indiği zaman, (o acı sonuçla) uyarılanların sabahı ne kötüdür!

وَتَوَلَّ عَنْهُمْ حَتَّىٰ حِينٍ ١٧٨

vetevelle `anhüm ḥattâ ḥîn.

Yine sen, bir süreye kadar onlardan yüz çevir.

وَأَبْصِرْ فَسَوْفَ يُبْصِرُونَ ١٧٩

veebṣir fesevfe yübṣirûn.

(İnecek azabı) gözetle! Yakında onlar da göreceklerdir.

سُبْحَانَ رَبِّكَ رَبِّ الْعِزَّةِ عَمَّا يَصِفُونَ ١٨٠

sübḥâne rabbike rabbi-l`izzeti `ammâ yeṣifûn.

Senin güç ve kuvvet sahibi Rabbin, onların yakıştırdıkları vasıflardan münezzeh ve yücedir.

وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ ١٨١

veselâmün `ale-lmürselîn.

Gönderilen bütün peygamberlere selam olsun.

وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ ١٨٢

velḥamdü lillâhi rabbi-l`âlemîn.

Hamd, âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur.

Tefsir: Celâleyn Tefsiri (Arapça). Meal kaynakları: Tanzil.net açık veri projesi ve eski namaz.info Kuran veritabanı.

Şehir seçin

Türkiye

Almanya

Hollanda

Belçika

Fransa

Avusturya

İsviçre

Birleşik Krallık

İsveç

Danimarka

Norveç

KKTC

Azerbaycan

Bosna-Hersek

Kuzey Makedonya

Kosova

Bulgaristan

Suudi Arabistan

Filistin

Mısır

BAE

Katar

ABD

Kanada

Avustralya