3.995 hadis bulundu · sayfa 33/200
حَدَّثَنَا إِبْرَاهِيمُ بْنُ الْمُنْذِرِ، قَالَ حَدَّثَنِي مُحَمَّدُ بْنُ فُلَيْحٍ، قَالَ حَدَّثَنِي أَبِي، عَنْ هِلاَلِ بْنِ عَلِيٍّ، مِنْ بَنِي عَامِرِ بْنِ لُؤَىٍّ عَنْ عَطَاءِ بْنِ يَسَارٍ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ ـ رضى الله عنه ـ قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم " مَثَلُ الْمُؤْمِنِ كَمَثَلِ الْخَامَةِ مِنَ الزَّرْعِ مِنْ حَيْثُ أَتَتْهَا الرِّيحُ كَفَأَتْهَا، فَإِذَا اعْتَدَلَتْ تَكَفَّأُ بِالْبَلاَءِ، وَالْفَاجِرُ كَالأَرْزَةِ صَمَّاءَ مُعْتَدِلَةً حَتَّى يَقْصِمَهَا اللَّهُ إِذَا شَاءَ ".
Ebu Hureyre r.a.'dan rivayete göre, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:: "Mu'min kişinin benzeri, bir sap üzerinde biten ekin gibidir. Hangi taraftan ona rüzgar esip gelirse, rüzgar onu eğer. Doğrulduğu zaman rüzgar belası ile yine eğilir (fakat yıkılmayıp doğrulur, doğru kalır). Haktan yüz çeviren fadr kişinin benzeri de sert ve düz çam gibidir ki, Allah onudilediği vakit (bir defada) söküp kırıncaya kadar dimdik olmakta devam eder"
Narrated Abu Huraira:Allah's Messenger (ﷺ) said, "The example of a believer is that of a fresh tender plant; from whatever direction the wind comes, it bends it, but when the wind becomes quiet, it becomes straight again. Similarly, a believer is afflicted with calamities (but he remains patient till Allah removes his difficulties.) And an impious wicked person is like a pine tree which keeps hard and straight till Allah cuts (breaks) it down when He wishes." (See Hadith No. 558, Vol)
Diğer tahric edenler: Tirmizi Emsal; Müslim, Sıfat-il: Kıyame BU HADİS’İN FACİR, KAFİR MÜNAFIK’IN KUR’AN’DAN FAYDALANAMAYACAĞINA DELİL OLDUĞU SAYFA İÇİN BURAYA TIKLAYIN
حَدَّثَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ يُوسُفَ، أَخْبَرَنَا مَالِكٌ، عَنْ مُحَمَّدِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عَبْدِ الرَّحْمَنِ بْنِ أَبِي صَعْصَعَةَ، أَنَّهُ قَالَ سَمِعْتُ سَعِيدَ بْنَ يَسَارٍ أَبَا الْحُبَابِ، يَقُولُ سَمِعْتُ أَبَا هُرَيْرَةَ، يَقُولُ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم " مَنْ يُرِدِ اللَّهُ بِهِ خَيْرًا يُصِبْ مِنْهُ ".
Ebu Hureyre r.a.'dan, dedi ki: "Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: Allah kimin hakkında hayır murad ederse ona musibet verir." Fethu'l-Bari Açıklaması: "Rahman, Rahim Allah'ın adıyla. Hastalar bölümü. Hastalığın keffaret oluşu hakkında varid olmuş buyruklar." Burada maksat, mu'minin karşı karşıya kaldığı hastalığın acıları sebebi ile günahlarının örtüldüğünü anlatmaktır. "Ve yüce Allah'ın: "Kim bir kötülük işlerse onun karşılığını görür."(Nisa, 123) buyruğu." İbnu'l-Müneyyir dedi ki: Hulasa, hastalığın günahlar için bir keffaret sebebi olması söz konusu olduğu gibi günahlara karşılık bir ceza olması da söz konusudur. İbn Battal dedi ki: Tevil ehlinin çoğunluğunun kanaatine göre ayetin anlamı şudur: Müslüman, işlemiş olduğu günahlar karşılığında dünya hayatında karşı karşıya kaldığı musibetler ile cezalandırılır ve böylelikle bu musibetler o günahlara keffaret olur. Ayetin nüzul sebebi hakkında varid olmuş hadisler, Buhari'nin şartına uymadığından bu ayet-i kerimeyi zikrettikten sonra şartına ve çoğunluğun ayetin tevili ile ilgili olarak benimsediği görüşe uygun düşen hadisleri kaydetmiş bulunmaktadır. Bu hadislerden birisi de İmam Ahmed'in rivayet edip İbn Hibban'ın da sahih olduğunu belirttiği Ubeyd b. Umeyr yoluyla gelen Aişe'nin rivayet ettiği şu hadistir: "Bir adam şu: "Kim bir kötülük işlerse onun karşılığını görür" ayetini okudu ve: Bizler işlemiş olduğumuz bütün ameller dolayısıyla karşılık görürsek o takdirde helak olduk demektir, dedi. Bu husus Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e ulaşınca, şöyle buyurdu: Evet, dünya hayatında bedeninde kendisine rahatsızlık veren herbir musibet ile yaptığı o kötülüğün karşılığını (cezasını) çeker." Hadisi Ahmed ve yine sahih olduğunu belirterek İbn Hibban da Ebu Bekir es-Sıddik yoluyla rivayet etmiştir. "Eb cı Bekir: Ey Allah'ın Rasulü, yüce Allah: "İş ne sizin kuruntularınıza, ne de kitap ehlinin kuruntularına kalmıştır. Kim bir kötülük yaparsa onun cezasını görür." (en-Nisa, 41123) diye buyurmuşken, halimizin düzelmesini nasıl ümit edebiliriz, dedi. Allah Resulü şöyle buyurdu: Allah sana mağfiret buyursun ey Ebu Bekir, sen hastalanmaz mısın, üzülmez misin? Ebu Bekr: Evet, hastalanınm da, üzülürüm de, dedi. Bu sefer: İşte kötülüğünüze karşılık olarak verilen ceza budur, diye buyurdu." Müslim de Muhammed b. Kays b. Mahreme yoluyla Ebu Hureyre'den şu rivayeti zikretmektedir: "Şu: "Kim bir kötülük işlerse, onun cezasını görür" ayeti nazil olunca MüslÜmanları çok ileri derecede etkiledi. Bu sefer Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: "Siz birbirine yakın zamanlarda iyilik yapmaya çalışın. İşinizi doğrultun. Müslümanın karşı karşıya kaldığı her bir musibette günahlarına bir keffaret vardır. Karşı karşıya kaldığı bir musibete ve ona batan dikene varıncaya kadar." "Mutlaka onun karşılığında Allah onun günahlarını affeder." Ahmed'in kaydettiği rivayette: "Mutlaka onun günahına keffaret olur" şeklindedir. Yani bu, işlemiş olduğu masiyet sebebiyle ona bir ceza olur. Bu da günahının bağışlanmasına sebep olur, demektir. Bu hadis Şeyh Izzuddin b. Abdusselam'ın: "Bazı cahiller musibete uğramış bir kimseye edr verilir, zanneder. Ancak bu açık bir hatadır. Çünkü sevap ve ikab (ceza) ancak kazanılan şeyler karşılığında verilir. Musibetler ise bu türden değildir. Aksine edr, sabır ve rızaya karşılıktır" şeklindeki sözlerini reddetmektedir. Bu sözlerinin reddediliş şekli şöyledir: Sahih hadisler sadece musibetin gelip çatması sebebi ile bile ecrin sabit olduğu konusunda çok açık ifadeler taşımaktadır. Sabır ve rıza ise musibet sevabından ayrı olarak sevapıarını görmesi mümkün olan, ayrıca mükafatları verilen işlerdir. el-Karafi dedi ki: Musibetler kesinlikle günahlara keffaret olurlar. O musibetlere ister rıza gösterilsin, ister gösterilmesin. Ama bu musibetlerle birlikte onlara rıza gösterilirse, günahlara keffaret oluşları daha da çok olur, değilse azalır. Evet, Karafi böyle demektedir. Tahkikin sonucu ise şudur: Musibet ona denk bir günaha keffarettir. Rıza sebebi ile de kişi edr alır. Eğer musibete uğrayanın bir günahı yoksa kişiye ona denk düşecek bir sevap verilir. "Ekin" (karşılığı verilen): "el"Hame" lafzı hakkında el-Halil şöyle demektedir: el-Hame, ekinin tek bir gövde üzerinde ilk bitmesi halidir. Hadis Ahmed'de, Cabir'in rivayetiyle şöyledir: "mu'minin misali başağa benzer. Bazen dimdik durur, bazen de eğilir." "Dağ servisi (el-erze)." Hattabı der ki: el-Ereze (şeklinde ra harfi) fethalı olarak el-erz'in tekilidir. Bu da denildiğine göre es-sanevber (dağ servisi) denilen ağaçtır. Dilciler: Bu dimdik duran, sert, esen rüzgarın hareket ettirmediği bir ağaçtır, derler. Buna el-Erzen adı da verilir. "Sert: Sammal', yani hiç oyuğu bulunmayan sert ve sağlam demektir. "Allah kimin hakkında bir hayır murad ederse ona musibet verir." Ebu Ubeyd el-Herevı: Karşılığında ona sevap vermek üzere onu musibetlere müptela kılar, diye açıklamıştır. Bu hadislerde her mu'mine pek büyük bir müjde vardır. Çünkü Adem oğlu hastalık, keder, üzüntü ve buna benzer sözü edilen hallerden çoğunlukla kurtulamaz. Hastalıklar, ağrılar, -bedenı ya da kalbı- acılar, bunlarla karşı karşıya kalan kimselerin günahına keffaret olurlar. Bundan sonraki başııkta İbn Mesud'un rivayet ettiği hadiste şöyle denilecektir: "Müslümana isabet eden herbir eziyet karşılığında mutlaka Allah da onun günahlarını döker." Hadisin zahirinden bütün günahları genelolarak kapsadığı anlaşılmaktadır. Fakat cumhur bunu küçük günahlar diye tahsis etmişlerdir
Narrated Abu Huraira:Allah's Messenger (ﷺ) said, "If Allah wants to do good to somebody, He afflicts him with trials
حَدَّثَنَا أَبُو الْيَمَانِ، أَخْبَرَنَا شُعَيْبٌ، عَنِ الزُّهْرِيِّ، قَالَ أَخْبَرَنِي أَبُو عُبَيْدٍ، مَوْلَى عَبْدِ الرَّحْمَنِ بْنِ عَوْفٍ أَنَّ أَبَا هُرَيْرَةَ، قَالَ سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم يَقُولُ " لَنْ يُدْخِلَ أَحَدًا عَمَلُهُ الْجَنَّةَ ". قَالُوا وَلاَ أَنْتَ يَا رَسُولَ اللَّهِ قَالَ " لاَ، وَلاَ أَنَا إِلاَّ أَنْ يَتَغَمَّدَنِي اللَّهُ بِفَضْلٍ وَرَحْمَةٍ فَسَدِّدُوا وَقَارِبُوا وَلاَ يَتَمَنَّيَنَّ أَحَدُكُمُ الْمَوْتَ إِمَّا مُحْسِنًا فَلَعَلَّهُ أَنْ يَزْدَادَ خَيْرًا، وَإِمَّا مُسِيئًا فَلَعَلَّهُ أَنْ يَسْتَعْتِبَ ".
Ebu Hureyre'den, dedi ki: "Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'i şöyle buyururken dinledim: Hiç kimseyi kendi ameli cennete sokmaz. Ashab: Sen de buna dahil misin ey Allah'ın Rasulü, dediler. O: Allah'ın beni bir lütuf ve bir rahmete daldırması hali müstesna, evet ben de buna dahilim. Binaenaleyh doğruyu araştırıp, doğru işleyiniz. Allah'a yakınlaşmaya çalışınız ve hiçbiriniz sakın ölümü temenni etmesin. Çünkü (hayatta kalırsa) ya ihsan edici birisidir, belki daha çok hayır elde eder ya kötülük iş]eyen birisidir, tevbe etmesi umulur, buyurdu
Narrated Abu Huraira:I heard Allah's Messenger (ﷺ) saying, "The good deeds of any person will not make him enter Paradise." (i.e., None can enter Paradise through his good deeds.) They (the Prophet's companions) said, 'Not even you, O Allah's Messenger (ﷺ)?' He said, "Not even myself, unless Allah bestows His favor and mercy on me." So be moderate in your religious deeds and do the deeds that are within your ability: and none of you should wish for death, for if he is a good doer, he may increase his good deeds, and if he is an evil doer, he may repent to Allah
حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ الْمُثَنَّى، حَدَّثَنَا أَبُو أَحْمَدَ الزُّبَيْرِيُّ، حَدَّثَنَا عُمَرُ بْنُ سَعِيدِ بْنِ أَبِي حُسَيْنٍ، قَالَ حَدَّثَنِي عَطَاءُ بْنُ أَبِي رَبَاحٍ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ ـ رضى الله عنه ـ عَنِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم قَالَ " مَا أَنْزَلَ اللَّهُ دَاءً إِلاَّ أَنْزَلَ لَهُ شِفَاءً ".
Ebu Hureyre r.a.'dan Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: "Allah ne kadar hastalık indirmişse, mutlaka onun için bir de şifa indirmiştir." Fethu'l-Bari Açıklaması: "Mutlaka onun için bir de şifa indirmiştir." Tank b. Şihab'ın, İbn Mesud'dan Nebie merfu' olarak naklettiği rivayette: "Şüphesiz Allah nekadar hastalık indirmişse mutlaka onun için bir de şifa indirmiştir. O halde tedavi olunuz" şeklindedir. Bunu da Nesai, sahih olduğunu belirterek İbn Hibban ve Hakim rivayet etmişlerdir. İmam Ahmed de Enes'ten: "Allah hastalığı yarattığı vakit ilaCi da halk etti. O halde tedavi olunuz." Üsame b. Şerik yoluyla gelen hadiste de şöyle denilmektedir: "Ey Allah'ın kulları, tedavi olunuz. Çünkü Allah şifasını indirmediği hiçbir hastalık vermemiştir. Bundan tek bir hastalık müstesnadır. O da yaşlanmaktır!' Bu hadisi Ahmed, el-Edebu'I-Müfred'de Buhari, dört Sünen sahibi - sahih olduğunu belirterek Tirmizi- de rivayet etmişlerdir. İbn Mes’ud'un rivayet ettiği hadiste herkesin bilmediği bazı ilaçlara da işaret vardır. Bunların hepsinde de sebepler ayrıca kabul edilmektedir. Bu, bunların Allah'ın izni ve takdiri ile etki ettiklerine, kendilerinin bizzat bir fayda sağlamayıp aksine yüce Allah'ın onlardaki takdiri ile etki yaptıklarına inanan kimse için Allah'a tevekküle aykırı değildir. Ayrıca ilaç, eğer Allah takdir etmişse bazı hallerde hastalığa dahi dönüşebilir. İşte Cabir'in rivayet ettiği hadiste "Allah'ın izni ile" lafzı buna işaret etmektedir. Kısacası bütün bunların etkili olup olmaması, Allah'ın takdir ve iradesi etrafında dönüp dolaşmaktadır. Tedavi tevekküle aykırı değildir. Tıpkı yemek ve içmek suretiyle açlığı ve susuzluğu gidermenin tevekküle aykırı olmadığı gibi. Aynı şekilde tehlikelerden uzak durmak, afiyet isteyerek dua etmek, zararların uzaklaştırılmasını dilemek ve daha başka hususlar da böyledir
Narrated Abu Huraira:The Prophet (ﷺ) said, "There is no disease that Allah has created, except that He also has created its treatment
حَدَّثَنَا يَحْيَى بْنُ بُكَيْرٍ، حَدَّثَنَا اللَّيْثُ، عَنْ عُقَيْلٍ، عَنِ ابْنِ شِهَابٍ، قَالَ أَخْبَرَنِي أَبُو سَلَمَةَ، وَسَعِيدُ بْنُ الْمُسَيَّبِ، أَنَّ أَبَا هُرَيْرَةَ، أَخْبَرَهُمَا أَنَّهُ، سَمِعَ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم يَقُولُ " فِي الْحَبَّةِ السَّوْدَاءِ شِفَاءٌ مِنْ كُلِّ دَاءٍ إِلاَّ السَّامَ ". قَالَ ابْنُ شِهَابٍ وَالسَّامُ الْمَوْتُ، وَالْحَبَّةُ السَّوْدَاءُ الشُّونِيزُ.
Ebu Hureyre r.a.'dan rivayete göre o, "Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'i şöyle buyururken dinlemiştir: "Siyah tanede (çörek otunda) es-samm müstesna her hastalıktan şifa vardır." İbn Şihab dedi ki:es-Samm da ölümdür. el-Habbetu's-sevde (çörek otu) ise şuniz diye bilinendir." Fethu'l-Bari Açıklaması: "Ölüm dışında." el-HattaÖı dedi ki: Hadisteki "her hastalıktan" buyruğu hususun kastedildiği umumi ifadeler kabilindendir. Çünkü herhangi bir bitkinin tabiatında bütün hastalıkları denk düşecek şeylerle tedavi edecek şekilde, tabiatıara karşılık olacak bütün hususları kendisinde toplayan hiçbir bitki yoktur. Maksat, bu çörek otunun rutubetten (nemden) meydana gelen her türlü hastalığa şifa olduğudur. Ebu Bekr İbnu'l-fuabı der ki: Doktorlara göre bal, siyah çörek otuna göre her türlü hastalığa şifa olma ihtimali daha yüksek bir şeydir. Bununla birlikte bazı hastalıklar vardır ki, hasta bal içecek olursa ondan rahatsız olur. Eğer yüce Allah'ın bal hakkındaki: "Onda insanlar için bir şifa vardır" buyruğundan kasıt, çoğunlukla görülen hal ise, siyah tanenin buna göre yorumlanması daha uygundur. başkası da şöyle demektedir: Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem hastanın müşahede ettiği durumuna göre ilaç tavsiye ediyordu. Onun siyah tane ile ilgili bu sözü, mizacı soğuk olan kimsenin hastalığına uygun düşmüş olduğundan dolayı çöreoutunu tavsiye etmiş olabilir. Bu durumda "her hastalıktan bir şifadır" sözü, bu sözlerin söylendiği bu kabilden hastalık türleri hakkında demektir. Bu gibi durumlara göre genel ifadelerin tahsis edilmesi ise çoktur ve yaygındır. Doğrusunu en iyi bilen Allah 'tır. Şeyh Ebu Muhammed b. Ebi Cemra der ki: İnsanlar bu hadis hakkında açıklamalarda buıunmuş ve onun genelolarak varid oluşunu, doktorların ve bu hususta deneyim sahibi olanların sözleri ile tahsis etmişlerdir. Ancak bu sözleri söyleyenlerin yanlışlığı da açıkça anlaşılan bir haldir. Çünkü bizler çoğunlukla bilgileri galip zanna bina edilen, deneye dayalı bulunan doktorların söylediklerini doğru kabul edecek olursak, şunu belirtelim ki, hevadan konuşmayan kimsenin sözlerini tasdik etmek, doğru kabul etmek, onların sözlerini kabul etmekten daha uygundur
Narrated Abu Huraira:I heard Allah's Messenger (ﷺ) saying, "There is healing in black cumin for all diseases except death
وَقَالَ عَفَّانُ حَدَّثَنَا سَلِيمُ بْنُ حَيَّانَ، حَدَّثَنَا سَعِيدُ بْنُ مِينَاءَ، قَالَ سَمِعْتُ أَبَا هُرَيْرَةَ، يَقُولُ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم " لاَ عَدْوَى وَلاَ طِيَرَةَ وَلاَ هَامَةَ وَلاَ صَفَرَ، وَفِرَّ مِنَ الْمَجْذُومِ كَمَا تَفِرُّ مِنَ الأَسَدِ ".
Ebu Hureyre diyor ki: "Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: Hastalığın (kendiliğinden) bulaşması da yoktur. Uğursuzluk yoktur. Baykuşun ötüşü ile ilgili itikat batııdır. Safer diye bir şey yoktur. Arslandan kaçar gibi de cüzamlıdan kaç. " Bu Hadis 5717,5757,5773 ve 5775 numara ile de geçiyor Fethu'l-Bari Açıklaması: "Cüzam", siyah ödün vücudun tamamına yayılması dolayısıyla meydana gelen çok kötü bir hastalıktır. Bunun sonucunda bütün organların mizacı bozulur. Hatta bazı hallerde hastalığın son aşamalarında organların birbirlerini çürütecek şekilde alakalarını da bozabilir. İbn Sıde der ki: Bu hastalığa bu ismin veriliş sebebi parmakların cezm (kopma) ve parçalanması dolayısı iledir. Müslim kendi rivayet yoluyla el-Ala b. Abdurrahman'dan, o babasından, o Ebu Hureyre'den, Ebu Seleme'nin rivayetinin bir benzerini nakletmiş ve ayrıca: "Ve yıldızların doğuşuna olayları bağlamak da yoktur" fazlalığını eklemiştir. İleride "hastalığın bulaşması yoktur" başlığında da İbn Ömer ile Enes yoluyla "hastalığın bulaşması da yoktur, uğursuzluk da yoktur" hadisi gelecektir. Müslim ve İbn Hibban da İbn Cüreyc yoluyla: "Bana Ebu'z-Zubeyr'in haber verdiğine göre, o Cabir'i şöyle derken dinlemiştir" diye yaptıkları rivayette hadisi: "Hastalığın bulaşması da yoktur, safer de yoktur, ğul da yoktur" lafzı ile zikretmektedirler. İbn Hibban da Simak yoluyla, o İkrime'den, o İbn Abbas'tan, Said b. Meyna'nın ve Ebu Salih'in Ebu Hureyre'den naklettikleri rivayet gibi nakletmiş, ayrıca bu rivayetinde Ebu Seleme yoluyla gelen Ebu Hureyre rivayetindeki kıssayı da eklemiş bulunmaktadır. Bu hadis, İbn Mace'de muhtasar olarak zikrediImiştir. Bunlardan hareketle özetle şu altı sonuca ulaşılmıştır: Adve (hastalığın bulaşması), tıyere (uğursuzluk anlayışı), hame (baykuş ötüşünü uğursuz saymak), safer, ğul ve nev' (yıldızların doğuşu sebebiyle bazı olayların meydana gelmesi inancı) söz konusu edilmiş bulunmaktadır. Bunlardan ilk dördünün her birisi için Buhari ayrı bir başlık açmış ve bunları o başlıkta açıklamış bulunmaktadır. Gul hakkında cumhur şöyle demektedir: Araplar çöllerde ğul (gulyabanil) bulunduğunu iddia ederlerdi. Bunlar insanlara gÖrünen ve renkten renge girip onların yollarını şaşırmalarını sağlayarak helak olmalarına sebep olan şeytanların bir türüdür. Arapların günlük konuşmalarında "ğalethu'l-ğul: gulyabani onu helak etti ya da ona yolunu şaşırttı" ibareleri' çokça kullanılmıştır. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem bunun batıl olduğunu belirtmiştir. Denildiğine göre maksat, gulyabanilerin var olmadığını söylemek değildir. Bunun anlamı Arapların gulyabanilerin değişik şekillerde, renkten renge girdiklerine dair kanaatlerinin batıl olduğunu söylemektir. Bunlar derler ki: Gulyabaniler kimseye yolunu şaşırtamazlar. "Gulyabaniler renkten renge girdikleri vakit siz de ezan okuyunuz" hadisi bunu desteklemektedir. Yani onların şerlerini Allah'ı zikrederek def ediniz. Ebu Eyyub'un rivayetettiği hadiste de şöyle dediği nakledilmiştir: "Benim, içinde kuru hurma bulunan bir odacığım vardı. Gulyabaniler gelip ondan yerdi ... " Nev'e gelince, buna dair açıklamalar daha önce İstiska (yağmur duası) bölümünde (1038.hadiste) geçmiş bulunmaktadır. Araplar: "Şu yıldızın doğuşu (nev'i) dolayısıyla bize yağmur yağdırıldı" derlerdi. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem, bunu yağmurun Allah'ın izniyle yağdığını, yıldızların etkisiyle olmadığını belirterek iptal etmiştir. Her ne kadar bu vakitlerde yağmurun yağması şeklinde bir ilahi adet cereyan etmiş ise de bu, Allah'ın irade ve takdiri iledir. Yıldızların bunda herhangi bir etkisi yoktur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. "Arslandan kaçar gibi cüzamlıdan kaç" buyruğu hakkında lyad şunları söylemektedir: Cüzamlı hakkındaki rivayetler farklı farklıdır. Az önce geçen rivayet Cabir'den diye nakledilmiştir. Buna göre "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem cüzamlı birisi ile yemek yemiş ve: Allah'a güvenerek ve O'na tevekkül ederek diye buyurmuştur." iyad der ki: Ömer ve seleften bir topluluk, cüzamlı ile birlikte yemek yenilebileceği görüşündedirler. Bunların görüşüne göre de ondan uzaklaşma emri neshedilmiştir. Bu görüşü kabul edenler arasında Malikl alimlerinden İsa b. Dinar da vardır. O şöyle demiştir: Çoğunluğun benimsediği ve kesinlikle kabul edilmesi gereken sahih görüş, ortada neshin olmadığı şeklindedir. Aksine bu husustaki iki hadisin bir arada cem'i (telif edilmesi) gerekmekte ve ondan uzak durup kaçmaya dair emri mÜstehaplığa ve ihtiyata, onunla birlikte yemek yemeyi de caiz olduğunun beyan edilmesine yorumlamak gerekir. et-Taberi der ki: Bize gÖre doğru olan, sahih kader doğrultusunda gÖrüş belirtmek olup, adva (hastalığın bulaşması) diye bir şeyin olmadığını ve hiçbir kimseye hakkında yazılıp takdir edilenden başka bir şeyin isabet etmeyeceğini kabul etmektir. Devamla şÖyle demektedir: Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in cüzamlıdan kaçılmasını emretmesinde, onunla birlikte yemek yemesi ile çatışan bir taraf yoktur. Çünkü Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in emirlerinin çoğunluğu bağlayıcılık ifade etm(!k için ise de, bazı zamanlarda irşad etmek, kimisinde mubah oluşu bildirmek üzere emir verdiği de olurdu. O, bazen yasakladığı bir şeyi haram olmadığını beyan etmek için işliyordu. Bundan dolayı Kurtubı, el-Mufhim adlı eserinde şunları söylemektedir: "Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in hasta olanı sağlıklı olanın yanına getirmeyi yasaklamasının sebebi, cahiJiye dönemi insanlarının, hastalığın bulaştırıcılığı ile ilgili yanlış itikatlara düşmeleri yahut insanın duygularının karışıp vehimlerin onları etkilemesi korkusu iledir. İşte Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in: "Arslandan kaçar gibi cüzamlıdan kaç" buyruğu bu kabildendir. Biz her ne kadar cüzamın bulaşmadığına inansak da içten içe onunla birlikte olmaktan bir nefret ve bir tiksinti hissederiz. Hatta bir kimse kendisini cüzamlıya yaklaşmaya ve onunla beraber oturup kalkmaya zorlayacak olsa, bundan dolayı içten içe eziyet duyar, rahatsız olur. O halde mu'mine daha yakışan, ayrıca kendisi ile mücahede ve mücadele etmeye ihtiyaç bırakacak herhangi bir işe kalkışmaması, vehim getirecek yollardan ve rahatsızlık sebeplerinden uzak kalmasıdır. Bununla birlikte o, herhangi bir tedbirin kadere karşı koruyucu olamayacağına da inanmalıdır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır)
Narrated Abu Huraira:Allah's Messenger (ﷺ) said, "(There is) no 'Adwa (no contagious disease is conveyed without Allah's permission). nor is there any bad omen (from birds), nor is there any Hamah, nor is there any bad omen in the month of Safar, and one should run away from the leper as one runs away from a lion." Note: The majority of scholars interpret this to mean that these things in and of themselves do not transmit or cause harm through supernatural or hidden means but that Allah is ultimately in control and any fearful superstition around these is false
حَدَّثَنَا عَبْدُ الْعَزِيزِ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ، حَدَّثَنَا إِبْرَاهِيمُ بْنُ سَعْدٍ، عَنْ صَالِحٍ، عَنِ ابْنِ شِهَابٍ، قَالَ أَخْبَرَنِي أَبُو سَلَمَةَ بْنُ عَبْدِ الرَّحْمَنِ، وَغَيْرُهُ، أَنَّ أَبَا هُرَيْرَةَ ـ رضى الله عنه ـ قَالَ إِنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَالَ " لاَ عَدْوَى وَلاَ صَفَرَ وَلاَ هَامَةَ ". فَقَالَ أَعْرَابِيٌّ يَا رَسُولَ اللَّهِ فَمَا بَالُ إِبِلِي تَكُونُ فِي الرَّمْلِ كَأَنَّهَا الظِّبَاءُ فَيَأْتِي الْبَعِيرُ الأَجْرَبُ فَيَدْخُلُ بَيْنَهَا فَيُجْرِبُهَا. فَقَالَ " فَمَنْ أَعْدَى الأَوَّلَ ". رَوَاهُ الزُّهْرِيُّ عَنْ أَبِي سَلَمَةَ وَسِنَانِ بْنِ أَبِي سِنَانٍ.
Ebu Hureyre r.a.'dan, dedi ki: "Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem: Hastalığın bulaşması da yoktur, safer de yoktur, Hame (baykuşun uğursuzluğu) da yoktur, buyurdu. Bunun üzerine bir bedevi: Ey Allah'ın Rasulü, o halde neden benim develeri m çölde kumlarda ceylanlar gibi iken uyuz bir deve geliyor, aralarına girip onları da uyuz ediyor, diye sordu. Allah Rasulü: Peki o ilkine o hastalığı bulaştıran kimdi, diye karşılık verdi." Bunu ez-Zührl, Ebu Seleme ile Sinan b. Ebi Sinan'dan diye rivayet etmiştir. Fethu'l-Bari Açıklaması: "Safer -ki o, karında görülen bir ağrı dır- yoktur." Buhari, safer'i bu şekilde kesin bir ifade ile açıklamış bulunmaktadır. Ama Ebu Ubeyde Ma'mer b. el-Müsenna, Garibu'l-Hadis adlı eserinde Yunus b. Ubeyd el-Cerml'den şunu rivayet etmektedir: Yunus, Ru'be b. el-Accac'a (safer'in ne olduğunu) sormuş, Ru'be: O, davarlara ve insanlara isabet eden, karında görülen bir yılandır (şerit) ve bu Araplara göre uyuzdan daha çok bulaşıcıdır, demiştir. Bu açıklamaya göre safer'in kabul edilmeyişinden maksat, bulaşıcı olduğuna dair inançlarının reddedilmesidir. Buhari'nin bu görüşü ağırlıklı ve tercihedeğer görmesi, hadiste el-adva (hastalığın bulaşması) ile birlikte zikredilmiş olmasından dolayıdır. Taberi de aynı şekilde bu görüşü tercih etmiştir. Şöyle de açıklanmıştır: Safer ile kastedilen, yılandır. Ama bunun olmadığını söylemekten maksat, onların bu• hastalığa yakalanan kimsenin öleceğine dair inançlarının reddedilmesidir. Şeriat koyucu, ölümün ancak ecelin sona ermesi ile meydana geleceğini belirterek bu inancı reddetmiş bulunmaktadır. Bu açıklama şekli Cabir'den rivayet edilmiş bulunmaktadır. Cabir de "safer yoktur" hadisinin ravilerinden birisidir. Bu açıklamayı et-Taberi yapmıştır. Safer ile ilgili bir başka görüş daha vardır. O da şudur: Bundan maksat safer ayıdır. Şöyle ki, Araplar daha önce Hac bölümünde açıklandığı üzere, safer ayını haram ay yapıyor ve muharrem ayını helal ay kılıyorlardı. İslam gelerek onların yaptıkları bu uygulamaları reddetti. Bundan dolayı da Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem: "Safer yoktur" diye buyurdu
Narrated Abu Huraira:Allah's Messenger (ﷺ) said, 'There is no 'Adwa (no disease is conveyed from the sick to the healthy without Allah's permission), nor Safar, nor Hama." A bedouin stood up and said, "Then what about my camels? They are like deer on the sand, but when a mangy camel comes and mixes with them, they all get infected with mangy." The Prophet (ﷺ) said, "Then who conveyed the (mange) disease to the first one?
حَدَّثَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ يُوسُفَ، أَخْبَرَنَا مَالِكٌ، عَنْ نُعَيْمٍ الْمُجْمِرِ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ ـ رضى الله عنه ـ قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم " لاَ يَدْخُلُ الْمَدِينَةَ الْمَسِيحُ وَلاَ الطَّاعُونُ ".
Ebu Hureyre r.a.'dan, dedi ki: "Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem: Medine'ye Mesih (ed-Deccal) ile taun girmez, buyurmuştur
Narrated Abu Huraira:Allah's Messenger (ﷺ) said, "Neither Messiah (Ad-Dajjal) nor plague will enter Medina
حَدَّثَنَا أَبُو عَاصِمٍ، عَنْ مَالِكٍ، عَنْ سُمَىٍّ، عَنْ أَبِي صَالِحٍ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، عَنِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم قَالَ " الْمَبْطُونُ شَهِيدٌ، وَالْمَطْعُونُ شَهِيدٌ ".
Ebu Hureyre'den rivayete göre Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: "Karın hastalığından ölen şehittir. Taun hastalığından ölen şehittir." Fethu'l-Bari Açıklaması: "Taun hakkında." Buhari'nin şartına göre sahih rivayetlerden "söylenenler." el-Halil der ki: Taeın, veba demektir. en-Nihaye'nin müellifi (İbnu'l-Esir) de şöyle demektedir: Taun, havayı insanın mizacını ve bedenini ifsad eden genel bir hastalıktır. !yad dedi ki: Taun'un esası vücutta ortaya çıkan birtakım yaralardır. Veba ise genelolarak bütün hastalıklara denir. Bunlara taun adının verilmesi, öldürücü olması bakımından benzerlikleri dolayısıyladır. Yoksa her taCı n bir veba olmakla birlikte her veba taun değildir. !yad der ki: Buna da Amvas'ta baş gösteren Şam vebasının taCı n oluşu delil teşkil etmektedir. Derim ki: Dilcilerden, fukahadan ve tabiplerden taun'un tarifine dair bize ulaşan bilgiler bunlardır. Bu bilgilerin sonucu şudur: Taun'un gerçek mahiyeti, kan ın kaynayıp coşmasından yahut bir azaya doğru dökülüp onu ifsad etmesinden dolayı meydana gelen bir şişliktir. Bunun dışında havanın bozuluşundan dolayı meydana gelen genel hastalıklara ise mecaz yoluyla taCı n adı verilir. Çünkü bundan dolayı genellikle hastalanmak ya da çokça ölüm, her ikisinde de ortak bir özelliktir. Taun'un vebadan farklı olduğunun deli li ise bu başlıkta zikredilen "Taun Medine'ye girmez" hadisidir. (5731 nolu) Ayrıca Aişe'nin rivayet ettiği ve: "Biz Medine'ye geldiğimizde Allah'ın arzı arasında vebası en çok bir şehir idi ... " ifadeleri ile Bilal'in söylediği: "Onlar bizi vebanın bulunduğu topraklara çıkardılar" sözlerinin yer aldığı hadis, daha önce geçmiş bulunmaktadır. "Taunun bir yerde baş gösterdiğini işitirseniz ... " ez-Zühri'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Bana Amir b. Sa'd'ın haber verdiğine göre o Üsame b. Zeyd'i, Sa'd'e şu hadisi naklederken dinlemiştir: "Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem ağrıyı (hastalığı) söz konusu ederek şöyle buyurdu: O bir ricz, yahut ümmetierden bir ümmetin kendisi ile azaplandırıldığı bir azaptır. Daha sonra da ondan bir kalıntı kaldı. Kimi zaman gider, kimi zaman gelir." Buhari bu hadisi İsrailoğullarından söz ederken rivayet ettiği gibi, Müslim ve Nesai de bu hadisi Malik yoluyla rivayet etmişlerdir. Yine Müslim bu hadisi es- Sevrı ve Muğire b. Abdurrahman yoluyla rivayet etmiş olup, hepsi de Muhammed b. el-Münkedir'den diye rivayet etmişlerdir. Malik şunu da eklemektedir: (Muhammed) birde Salim Ebu'n-Nadr, her ikisi Amir b. Sa'd'den rivayet ettiklerine göre "O Üsame b. Zeyd'e: Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'den taun hakkında neler söylediğini işittin, diye soruyordu. Bunun üzerine Üsame dedi ki: Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: Taun, Allah'ın İsrailoğullarından bir taife üzerine yahut sizden öncekilerin üzerine indirdiği bir ricz (azap)dır." Şanı yüce Allah'ın: "Allah iman etmeyenlerin üstüne işte böyle riczi çökel'tir." (el-En'am, 61125) buyruğu da bu kabildendir. İsrailoğullarının açıkça zikredilmeleri, daha bir özellik ifade etmektedir. Eğer maksat bu ise, bununla Bel'am kıssasında anlatılanlara işaret etmiş gibi görünmektedir. Çünkü Taberi, tabiinin küçüklerinden birisi olan Süleyman et-Teymı yolu ile Seyyar'dan şunu rivayet etmektedir: Bel'am adındaki bir adam, duası kabul edilen birisi idi. Musa da Bel'am'ın bulunduğuyere gitmek üzere İsrailoğulları ile birlikte yola koyulmuştu. Bel'am'ın kavmi yanına gelerek: Bunlara beddua et, dediler. O da: Bu hususta Rabbimin emrini almadan yapmam, dedi ve isteklerini kabul etmedi. Onlar ona bir hediye getirdiler. O da bu hediyeyi kabul etti. İkinci defa ondan aynı şeyi istediler. Bel'am, Rabbimin emrini almadan olmaz, dedi. Ama ona herhangi bir emir gelmedi. Kavmi Bel'am'a: Eğer senin beddua etmeni istememiş olsaydı, sana bunu yasaklardı. Bu sefer o da onlara beddua etti. Bunun neticesinde İsrailOğullarına yapmış olduğu bütün beddualar, onun kavmine dönüyordu. Bundan dolayı Onu kınadılar. Bu sefer o şöyle dedi: Sizlere onların hangi yolla helak olacaklarını göstereceğim. Askerleri arasına kadınları gönderin ve o kadınlara kendilerine yaklaşmak isteyen hiçbir kimseye karşı koymamalarını emredin. Umulur ki zina ederler ve sonra da helak olurlar. Çıkan kadınlar arasında kralın kızı da vardı. Esbatlardan birisinin başında bulunan kişi onu istedi ve kadına konumunu söyledi. Kadın da onun kendisine yaklaşmasına imkan verdi. Bunun sonucunda İsrailoğulları arasında taun baş gösterdi. Bir gün içerisinde İsrailOğullarından yetmişbin kişi öldü. Harun soyundan bir adam, beraberinde mızrak ile geldi ve o ikisini de mızrakladı. Allah onu destekledi ve her ikisini de bir arada mızrağına geçirdi." Bu ceyyid, mürsel bir rivayettir. "Ömer b. el-Hattab Şam'a çıktı." Seyf b. Ömer'in el-futCrh adlı eserinde naklettiğine göre bu hadise 18. yılın Rebiu'l-ahir ayında olmuştu. O sırada Şam'da baş gösteren bu taun, Amevas Taunu diye bilinen taundur. Ona bu adın "amme" ile "vasa" fiillerinin bu şekilde telaffuz edilmesi üzerine verildiği de söylenmiştir. "Nihayet Serğ denilen yere gelince." Bu, Ebu Ubeyde'nin fethettiği bir şehirdir. Bu şehir, Yermuk ve Cabi'ye bitişik şehirlerdir. Bununla Medine arasında on merhale (konak)lik mesafe vardır. "Ordu kumandanıarı Ebu Ubeyde ve arkadaşları onu karşıladı." Bunlar Halid b. el-Velid, Yezid b. Ebi Süfyan, Şurahbil b. Hasene ve Amr b. el-As idi. Ebu Bekir ülkeyi aralarında paylaştırmış ve savaşma işini Halid'e vermişti. Daha sonra Ömer, savaş kumandanlığını Ebu Ubeyde'ye vermişti. Ömer r.a. da Şam'ı birkaç ordu karargahına taksim etmişti. Ürdün bir karargah, Hıms bir karargah, Dımaşk bir karargah, Filistin bir karargah, Kinnesrin de bir diğer karargah idi. Her bir karargahtaki askerlere bir kumandan tayin etmişti. Kınnesrin, önceleri Hıms ile birlikte idi. Dolayısıyla bunlar dört karargaht!. Daha sonra Yezid b. Muaviye zamanında Kınnesrin ayrı bir karargah haline getirilmiştir, demektedir. "Fetih yılı muhacirlerinden ... " Fetih yılı Medine'ye hicret eden kimseler, demektir. Ya da kasıt, fetih esnasında Müslüman olanlardır. Yahut o bu ibareyi Mekke fethedildikten sonra Medine'ye şeklen hicret etmiş olan kimseler hakkında da kullanmış olabilir. Çünkü hicret, hüküm itibariyle fetihten sonra kaldırılmış bulunuyordu. "İnsanlardan geriye kalanlar." Kasıt, ashab-ı kiram'dır. Onlar hakkında bu tabirin kullanılması, onları tazim etmek içindir. Yani insan denilince ancak onlar hatıra gelir. "İnsanlardan geriye kalanlar" ile genelolarak Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e yetişmiş olan kimselerin kastedilmiş olma ihtimali de vardır. Ashab ile de onunla uzunsüre beraber bulunan, onunla birlikte savaşan kimseler kastedilmiş olur. "Evet, Allah'ın kaderinden yine Allah'ın kaderine kaçıyoruz." Hişam b. Sa'd'ın rivayetinde: "İleri gitsek de Allah'ın kaderi ile gideriz. Geri kalırsak da Allah'ın kaderi ile kalırız" şeklindedir. Burada ondan "kaçış" diye söz etmesi, şer'an bir kaçış olmasa bile şekil itibariyle ona benzediğinden dolayıdır. Maksat da, kişinin kendisini ölüme götürecek bir şeyin üzerine gitmesinin yasaklanmış olduğunun anlatılmasıdır. Eğer bunu yapacak olsa bu da Allah'ın kaderindendir. Kendisini rahatsız edecek şeylerden uzak durması da şeriatın öngördüğü bir iştir. Yüce Allah bunu yaparken kendisinden kaçtı ğı şeyi de takdir edebilir. O halde eğer o işi yapsa da, terk etse de Allah'ın kaderi iledir. O halde bunlar -ileride açıklanacağı üzere- iki ayrı makamdır. Birisi tevekkül makamıdır, diğeri de sebeplere sarılmak makamıdır. Ömer'in: "Allah'ın kaderinden, Allah'ın kaderine kaçıyoruz" sözünün ifade ettiği anlam şudur: O gerçek anlamıyla Allah'ın kaderinden kaçamayacağını anlatmak istemiştir. Kendisinden kaçmakta olduğu şey, kendisine zarar geleceğinden korktuğu bir iştir. Bundan dolayı onun üzerine gitmemektedir. Kendisine doğru kaçıp sığındığı şey de kendisi adına zarar geleceğinden korkmadığı şeydir. Ancak ister yola koyulsun, ister kalsın, meydana gelmesi kaçınılmaz olan şey aynı şeydir, değişmez. "İki tarafı olan bir vadi" (iki tarafı anlamı verilen) "udvetani" lafzı "udve"nin ikilidir. Bu da vadinin yüksekçe yerine verilen isimdir. Bu hadiste, bir şehre girmek isteyip de orada taun bulunduğunu bilen kimsenin geri dönmesinin caiz olduğu ve bunun uğursuz kabul etmek (tıyere) kabilinden olmadığı anlaşılmaktadır. Aksine böyle bir iş, kişinin kendisini tehlikeye atmaması ya da bir kimsenin taun görülen bir yere girecek olsa ve orada tauna yakalansa, -ileride açıklayacağımız üzere- inanılması yasak kılınan adva'ya (bulaşıcılığa) inanmamasını sağlamak özelliğini taşıyan böyle bir yanlış kanaate sürükleyen yolu kapatmak içindir. Şeyh Takıyyuddin b. Dakiki'l-'Id der ki: Bu iki hususu bir arada telif edip açıklamak için bence tercihe değer olan açıklama şekli şudur: Taunun bulunduğu yere gitmek, nefsi belaya maruz bırakmaktır. Muhtemelen nefis bu belaya sabır da göstermeyebilir. Belki de böyle yapıldığı takdirde bir çeşit sabır ya da tevekkül makamında olmak iddiası da taşıyabilir. İşte nefsin muhayyer bırakıldığı takdirde sebat gösteremeyeceği hallerde gurura kapılıp olmadık iddialarda bulunmasından sakındırmak için bu yasaklanmıştır. Oradan çıkıp kaçmak, gücünün yettiği kadarı ile kurtulmaya çalışan kimse suretinde sebeplere yapışmanın kapsamı içerisinde olabilir. Bu sebeple şeriat koyucu, bize her iki halde de kendimizi zora koşmamayı emir buyurmuştur. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in: "Düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyiniz. Ama onlarla karşılaştığınız takdirde de sabrediniz" buyruğu da bu kabildendir. Bu sebeple önce belaya maruz kalmayı ve nefsin gurura kapılma korkusunu ihtiva ettiğinden dolayı düşmanla karşılaşmayı temenniden uzaklaşmayı emretmiştir. Çünkü böyle bir şeyin gerçekleşmesi halinde nefsin sözünde durmayacağından emin olunamaz. Daha sonra da yüce Allah'ın emrine teslimiyet göstermek üzere bu işin olması halinde de sabrı onlara emretmiş bulunmaktadır. Ömer r.a.'in bu kıssasından çıkartılacak birtakım sonuçlar vardır: 1- Tartışmanın, karşı karşıya kalınan değişik hallere ve ahkama dair istişarede bulunmanın meşru olduğu. 2- Anlaşmazlık içine düşmek, herhangi bir hükmü gerektirmez. Hüküm gerektiren, ittifaktır. 3- Anlaşmazlığa düşülmesi halinde nassa başvurulur. 4- Nassa "ilim" adı verilir. 5- Bütün işler Allah'ın kaderi ve ilmi ile cereyan eder. 6- Alim bir kişi, bazen kendisinden daha alim olan başkalarının bilmediği bir şeyi bilebilir. 7- Haber-i vahid'le amel etmek vaciptir. Bu da buna dair en güçlü delillerden birisidir. Çünkü bu uygulama, ashab-ı kiram arasından hal ve akd ehli olanların ittifakıyla olmuştu. Onlar bu vahid haberi Abdurrahman b. Avf'tan kabul ederek bu haberiyle birlikte güçlendirici bir başka delil istememişlerdir. 8- İmam, zulme uğramışın zulmünü giderecek, sıkıntıya düşmüşün sıkıntısını açacak, fesad ehlinin saldırganlıklarını önleyecek şekilde raiyesinin halleri ile yakından ilgilenmelidir. 9- Şer'i hükümler ve İslam'ın şiarı açıkça ortaya konulmalıdır. 10- İnsanlar gerçek konumlarına ve yerlerine oturtulmalıdırlar. Üçüncü hadis (5731 nolu hadis) Ebu Hureyre'nin rivayet ettiği: "Medine'ye Mesih (Oeccal) ile taun girmez" hadisi olup, Buhari bunu böylece muhtpsar olarak zikretmiştir. Bu hadisi Hac bölümünde (1880.hadiste) İsmail b. Ebi Uveys'ten, o Malik'ten diye bundan daha noksansız bir şekilde şu lafızlarla hvayet etmiş bulunmaktadır: "Medine'nin yolları üzerinde melekler vardır. Bu sebeple oraya ta un da, Oeccal de girmez." Ben orada Oeccal ile ilgili bilgileri kaydetmiş bulunuyorum. Taun dolayısıyla ölüm, şehitlik mertebesine yükseltmekle birlikte, Medine'ye girmeyişinin Oeccal ile zikredilip her ikisinin de Medine'ye girmeyecek olması dolayısıyla Medine'nin övülmesi, açıklaması zor bir durum olarak görülmüştür. Buna cevap şöyledir: TMn ile ölümün şehitlik olmasından maksat, bizzat onun bu niteliği taşıdığını anlatmak değildir. Maksat, şehitliğin onun bir sonucu olduğunu ve ondan ortaya çıktığını anlatmaktan ibarettir. Çünkü taun şehit oluşa sebep teşkil etmiştir. Taun hastalığının cinlerin ta'n etmesi (dürtmesi) sebebiyle ortaya çıktığını hatırlayan bir kimse, taunun Medine'ye girmeyişi ile Medine'nin övülmesini güzel bir şekilde görür ve anlar. Kurtubı de el-Müfhim adlı eserinde buna şöylece cevap vermektedir: Bunun anlamı Amevas ve el-Carif taunu gibi başka yerlerde görülen taunun bir benzerinin Medine'ye girmeyeceğidir. Onun bu söylediği, genel çerçevesiyle tMnun Medine'ye girdiğini kabul etmeyi gerektirir. Oysa durum böyle değildir. Çünkü İbn Kuteybe'nin el-Mearif'te kesin olarak belirttiğine göre -daha sonra da büyük bir topluluk onun izinden gitmiş olup, bunların sonuncuları el-Ezkar adlı eseri ile Şeyh Muhiddin enNevevi'dir- taun hiçbir şekilde Medine'ye de, aynı şekilde Mekke'ye de girmemiştir. Ama bir topluluk, Mekke'ye 749 yılında görülen taun esnasında girdiğini nakletmiş bulunmaktadır. Fakat hiçbir kimse Medine'de taunun görüldüğünü asla söylemiş değildir. Doğrusu, bu hadiste Medine'ye girmeyeceği söylenen taundan kastın, cinlerin ta'nından (dürtmesinden) ortaya çıkan ve bu dürtme dolayısıyla bedende kan ın galeyana geldiği taun çeşidi olduğudur. Bu da sonunda öldürücü olur. İşte bu tür taun Medine'ye girmemiştir. Bir başkası da şöyle demektedir: Bu, Muhammed! mucizelerden birisidir. Çünkü tabipler, taunu başından sonuna kadar bir şehirden, hatta bir köyden dahi uzaklaştırmaktan yana acze düşmüşlerdir. Ama diğer taraftan uzun çağlar boyunca taun Medine'ye girememiştir. Derim ki: Bu doğru bir sözdür. Ama açıklanması zor olan duruma cevap teşkil etmez. Bu hususta verilen cevaplardan birisi de şöyledir: Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem onlara taunun yerine hummanın verildiğini söylemiştir. Çünkü taun zaman zaman gelir. Humma ise her zaman tekerrür eder. Böylelikle ecir bakımından aralarında bir denge meydana gelir ve daha önce kaydedilen bazı sebepler dolayısıyla taunun girmemesinden maksat da tamamıyla gerçekleşmiş olur. Ahmed'in rivayet etmiş olduğu: "Cibril bana hummayı ve taunu getirdi. Ben hummayı Medine'de tuttum, taunu da Şam'a saldım" diye rivayet ettiği hadisi hatırladıktan sonra, bir başka cevabı da uygun görmekteyim. Bundaki hikmet şudur: Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Medine'ye girdiğinde ashabı sayıca az olduğu gibi yardımcıları da azdı. Medine de daha önce Aişe yoluyla rivayet edilen hadiste açıklandığı gibi, havası ağır bir şehir idi. Daha sonra Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem her birisi ile başlı başına büyük ecrin kazanılacağı iki şeyden birisini seçmekte muhayyer bırakıldı. O da o vakit, ölüme sebep oluşu -taunun aksine- çoğunlukla az görüldüğünden ötürü hummayı seçti. Daha sonra kafirlerle cihada ihtiyaç hasıl olup savaşmak için ona izin verilince, hummanın Medine'de devam etmesi halinde cihad için gerekli güç sahibi olmaya ihtiyacı olEm kimselerin bedenlerinin zayıf düşmesi neticesi ortaya çıktı. Bundan dolayı o hummanın Medine'den Cuhfe'ye nakledilmesi için dua etti. Böylelikle Medine, Allah'ın şehirlerinin en sağlıklısı oldu. Oysa daha önce böyle değildi. İşte o zamandan itibaren taun sebebiyle şehit olma imkanını bulamayanlar, belki de Allah yolunda öldürülerek şehit1iğe ulaştı. Bıınu da elde edemeyen kimseler, mu'minin cehennem ateşinden payını teşkil eden hummaya (yüksek ateşe) maruz kaldılar. Daha sonra da Medine'nin bu özelliği, diğer şehirlerden ayrılığı ve üstünlüğü ortaya çıkmak üzere devam etti. Böylelikle Nebiin duasının kabulü tahakkuk etmiş, bu uzun süre boyunca vermiş olduğu haberin tasdiki suretiyle pek büyük mucize de ortaya çıkmış oldu. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. "Taun her müslümanın" yani taun hastalığına yakalanan her Müslümanın "şehit1iğidir
Narrated Abu Huraira:The Prophet (ﷺ) said, "He (a Muslim) who dies of an abdominal disease is a martyr, and he who dies of plague is a martyr
حَدَّثَنَا إِسْحَاقُ بْنُ نَصْرٍ، حَدَّثَنَا عَبْدُ الرَّزَّاقِ، عَنْ مَعْمَرٍ، عَنْ هَمَّامٍ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ ـ رضى الله عنه ـ عَنِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم قَالَ " الْعَيْنُ حَقٌّ ". وَنَهَى عَنِ الْوَشْمِ.
Ebu Hureyre r.a.'dan rivayete göre "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem: Nazar değmesi bir haktır, diye buyurmuş ve dövme yaptırmayı da nehyetmiştir. " Bu Hadis 5944 numara ile de var Fethu'l-Bari Açıklaması: ''Nazar değmesi bir haktır." Yani nazar değmesi sabit ve var olan bir şeydir. Yahut o, varlığı muhakkak olan şeylerdendir. el-Mazerı dedi ki: Cumhur, hadisin zahiri doğrultusundakanaat belirtmişlerdir. Veşm (dövme) ise iğne vb. bir şeyi bedenin herhangi bir tarafına kan akıncaya kadar batırdıktan sonra, o yere sürme ya da benzeri bir şey doldurması ve bunun neticesinde oradan yeşilimsi bir renk almasıdır. İleride yüce Allah'ınizniyle Ubas (giyim-kuşam) bölümünün sonlarında "kendisine döğine yaptıran kadın" başlığı a1tında açıklamalar gelecektir. Ben bu iki cümle arasında bir ilişki olduğunu görüyorum ki, daha önce bunu tespit edip dikkat çeken kimseyi bilmiyorum. O da şudur: Döğme yaptırmaya iten sebeplerden birisi de, döğme yaptıran kimsenin kendisine nazar değmesin diye niteliklerini değiştirmesi isteğidir. İşte burada nazar değmesinin hak olduğu belirtilmekle birlikte, döğme yaptırmak nehyedilmekte ve şeriat koyucunun öğretilerine dayanmayan, döğme yaptırmanın ve daha başka çarelere başvurmanın hiçbir faydasının olmayacağı belirtilmekte, yüce Allah'ın kaderinin mutlaka tahakkuk edeceğini göstermektedir. Müslim'in, İbn Abbas'ın rivayet ettiği ve Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e ref' ettiği hadiste şöyle denilmektedir: "Nazar değmesi bir haktır. Eğer kaderi geçip geride bırakacak bir şeyolsaydı, hiç şüphesiz göz (nazar) onu geride bırakırdı. Sizlerden (nazarınızın değdiği düşün- . cesiyle) gusletmeniz istenecek olursa, siz de guslediniz." Nevevi dedi ki: Hadiste kaderi n sabit olduğu ve nazar değmesinin de, nazarın zararının da pek güçlü olduğu belirtilmektedir. Hadisteki ikinci fazlalık olan kendisine nazar değdiğini kabul eden kimse tarafından nazar edenin yıkanması emri ise şuna işaret etmektedir: Bu sebep dolayısıyla gusletmek, aralarında bilinen bir husustur. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem de onlara kendilerinden böyle bir şey istendiği takdirde karşı koymamalarını emir buyurmaktadır. Bunun en basit faydası ise, bu hususta meydana gelen vehmi ortadan kaldırmaktır. Emrin zahiri de vücub ifade etmektedir. el-Mazerl bu hususta görüş ayrı lı ğı bulunduğunu nakletmekte ve bu emrin vücub ifade ettiği görüşünün sahih olduğunu söyleyerek şunları eklemektedir: (Nazar değmesinden ötürü) ölmekten korkacak olursa ve nazarı değen kimsenin gusletmesi sureti ile nazar değenin şifa bulduğu görülegelmiş ise o takdirde gusletmesi muayyen bir emir olur. Nazarı değen kimsenin zarar verdiği kimseye karşılıksız yiyecek vermesi için mecbur tutulacağı da kabul edilmiştir. Bu daha uygundur. Bunun dışında hadisten çıkartılacak daha başka sonuçlar da vardır: 1- Kimin nazarının değdiği bilinecek olursa, onun gusledeceğine dair hüküm verilir. 2- Gusletmek, nazara karşı faydalı olan işlerdendir. 3- Nazar, bazı hallerde kıskançlık olmadan dahi beğenmek ve hoşlanmakla birlikte olur. Hatta bu, seven bir kimse tarafından da, salih kimse tarafından da görülebilir. 4- Bir şey beğenen bir kimsenin beğendiği o kimseye ya da o şeye hemen mübarek olması için dua etmekte elini çabuk tutması icap eder ve bu onun tarafından yapılan bir rukye olur. 5- Müstamel (abdest ve gusül gibi ibadet kastıyla kullanılmış) su, tahirdir. 6- Açık arazide (tesettüre riayet etmek şartıyla) gusletmek caizdir. 7 - Nazar değmesi bazen öldürücü olabilir. Bundan dolayı kısas yapılacağı hususunda görüş ayrılığı vardır. Bu sebeple Kurtubi şöyle demektedir: Nazarı değen bir kimse, herhangi bir şeyin telef olmasına sebep olursa onun tazminatını öder. Eğer nazarıyla öldürürse kısas ya da -bu işin onun bir adeti olacak şekilde tekrarlanması halinde- diyet ödemesi gerekir. Bu durumda nazarı değen kimsenin hali sihirbazın katir olduğu için değil (ölüme sebep olduğundan dolayı) öldürülmesini kabul eden kimselere göre aynı durumda olur. Şafiiler bu hususta lması söz konusu etmemişler, hatta böyle bir şeyin olmayacağını belirtmiş ve şöyle demişlerdir: Nazar çoğunlukla öldürücü değildir ve ölüm sebebi olarak sayılmamıştır. Nevevı de er-Ravda adlı eserinde şunları söylemektedir: Böyle bir halde diyet de, keffaret de söz konusu olmaz. Çünkü şer'! hüküm ancak genel ve belirli olarak tespit edilebilen şeyler hakkında söz konusu olur. Belli bir şekilde tespit edilemeyen ve bazı hallerde, bazı kimselere özelolan şeyler için hüküm koymak söz konusu değildir. Üstelik nazar değen bir kimse kesinlikle böyle bir fiil de işlemiş sayılamaz. Nazarın nihai durumu bir kıskançlıktır ve bir nimetin zeval bulmasını temenni etmektir. Aynı şekilde nazar değmesinden ötürü ortaya çıkan hal, nazar değen kimse için hoşlanılmayan bir şeyin ortaya çıkmasından ibarettir. Bu hoşlanılmayan hal de ölüm esnasında muayyen bir sebep olarak görülemez. Çünkü nazarın etkisi olmaksızın da hoşlanılmayan bir hal ile karşı karşıya kalınabilir. ---Nevevi'nin er-Ravda adlı eserinden nakil burada sona ermektedir--- İbn Battal'ın kimi ilim ehlinden haklettiklerine göre, bir kimsenin nazarının değmesiile tanınması halinde imam, o kimseyi insanların yanına girip çıkmaktan alıkoymalı ve onu evinde oturmaya mecbur etmelidir. Eğer fakir bir kimse ise ona hayatını idame ettirecek şekilde bir maaş bağlamalıdır. Çünkü böyle bir kimsenin zararı, Ömer rad'yallahu anhiin -ilgili başlıkta açıkça geçtiği gibi- insanlarla oturup kalkmasına engelolduğu cüzamlı bir kimsenin zararından daha ağırdır. Şeriat koyucunun cemaate katılmasını engellediği sarımsakyiyen kimsenin zararından da daha ağırdır. Nevevi dedi ki: Bu, başkasının, aksini açıkça ifade ettiği bilinmeyen sahih ve muayyen olarak kabul edilen bir görüştür
Narrated Abu Huraira:The Prophet (ﷺ) said, "The effect of an evil eye is a fact." And he prohibited tattooing
حَدَّثَنَا أَبُو الْيَمَانِ، أَخْبَرَنَا شُعَيْبٌ، عَنِ الزُّهْرِيِّ، قَالَ أَخْبَرَنِي عُبَيْدُ اللَّهِ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عُتْبَةَ، أَنَّ أَبَا هُرَيْرَةَ، قَالَ سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم يَقُولُ " لاَ طِيَرَةَ، وَخَيْرُهَا الْفَأْلُ ". قَالُوا وَمَا الْفَأْلُ قَالَ " الْكَلِمَةُ الصَّالِحَةُ يَسْمَعُهَا أَحَدُكُمْ ".
Ebu Hureyre'den, dedi ki: Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'i: "Uğursuzluk yoktur. Bunun hayn°lısı tefe'üldür, diyebuyururken dinledim. Ashab: Tefe'ül nedir diye sorunca, Allah Rasulü: Sizden birinizin işiteceği güzel bir sözdür, buyurdu. " Bu Hadis 5755 numara ile de geçiyor Fethu'l-Bari Açıklaması: "Uğursuz saymak." Tıyera: Uğursuz saymak demektir. Bunun aslı da şuradan gelmektedir: Araplar cahiliye döneminde (tıyeranın kökünü teşkil eden) tayr (kuşun uçuş şeklin)e dayanarak sonuçlara varırlal'dı. Onlardan herhangi birisi bir iş yapmak istediğinde kuşun sağa doğru uçtuğunu görürse, onu uğurlu sayar ve devam ederdi. Kuşun sol tarafa uçtuğunu görürse bunu uğursuz kabul eder, geri dönel'di. Bazen onlardan birisi uçsun diye kuşları harekete geçirir ve buna göre davranıl'dı. Şeriat bunu nehyeden buyrukları getirdi. Onlar bu işlere sanih ve barih adını verirlerdi. Sanih, senin sol tarafından sağına doğru uçmak suretiyle sağ tarafı sana doğru gelendir. Barih ise bunun aksi olandır. Onlar sanih olanı uğurlu kabul eder, barih olanı uğı,ı.rsuz sayarlardı. Çünkü kuş kendisine doğru meyletmeksizin ona atış yapması mümkün değildir. Halbukikuşların sağa ya da sola doğru uçmasında onların bu inanışlarını gerektirecek hiçbir şey yoktur. Bu aslı, astarıolmayan şeylerle uğraşıp kendilerini zora koşmaktan başka bir şey değildir. Çünkü kuşların aklı, mantığı yoktur. Herhangi bir şeyi diğerinden ayırt edemezler ki, onların yaptıklarının bir mana ihtiva ettiğine delilgösterilebilsin. ilmin layık olmayan yerlerden öğrenilmeye çalışılması ise, bu işi yapanın cehaletidir. Cahiliye dönemindeki aklı başında bazı kimseler ise bu tür uğurlu, uğursuz saymayı kabul etmiyor ve böyle şeye iltifat etmediğinden ötürü kendisini övüyordu. Mesela onlardan bir şair şöyle demiştir: "Ben sabah yoluma koyuldum. Ama ta eskiden beri Ben bir şeyin koruduğuna ya da uçuşuna güvenerek gitmedim . . Çünkü sola uçuşlar da, sağa uçuşlar gibidir Sağa 'uçuşlar da, sola uçuşlar gibidir." Bir başkası şöyle demektedir: "Kuşları harekete geçirmek ve uğurlu uğursuz saymak ile kahinlerin hepsi Saptırıcı şeylerdir; gaybın ötesini kapatan, örten kilitler vardır." Bir diğeri şöyle der: "Kuşların erken uçuşları delikanlıyı yaklaştıramaz başarıya, Onların geç kalışıarının da bir kusura sebep olması sözkonusu değildir." Bir diğeri de şöyle demiştir: "Ömrün hakkı için, çakıl taşları ile fal açanlar da bilemezler, . Kuşları uçuranlar da bilemezler Allah'ın ne yapacağını." Cahiliye dönemi Araplarının çoğunluğu, kuşların uçuşlarından uğurlu uğursuz manası çıkartıyor, buna güveniyor ve şeytanın bunu süslemesi dolayısı ile' de çoğunlukla bu doğru çıkıyordu. Müslümanların bir çoğunda da bunun bazı kalıntıları devam etmektedir. Ebu Davud ve sahih olduğunu belirterekTirmizi ile İbn Hibban İbn Mesud'danNebie merfu' olarak şu hadisi zikretmektedirler: "Tıye ra (uğurlu uğursuz saymak) bir şirktir. Aramızdan bazı şeylerin uğursuz olacağından çekinmeyen kimse olamaz. Ama Allah bunu tevekkül ile giderir." Bu hadisteki "aramızda ... olamaz" sözleri İbn Mesud'un haber arasında dere ettiği sözlerindendir. Bunu da Buhari'nin hocası Süleyman b. Harb, Tirmizi'nin Buhari'den, onun da hocasından naklettiğine göre açıklamış bulunmaktadır. Bunu şirk olarak değerlendirmesinin sebebi de bu işin bir fayda sağlanacağına ya da bir zararı önleyeceğine inanışlarıdır. Sanki onlar böylelikle Allah ile birlikte başkasına ortak koşmuş gibi oluyorlar. İbn Mesud'un, "ama Allah bunu tevekkül ile giderir" sözÜşuna işaret etmektedir: Her kim böyle bir halile karşılaşır da Allah'a teslimiyet gösterir ve uğursuzluk duygusuna aldırmazsa, bu kabilden içine arız Olan hallerden dolayı sorumlu tutulmaz .. Beyhakl, Şuabu'l-İman adlı eserinde Abdullah b. Amr'dan şu mevkuf rivayeti nakletmektedir: "Her kime bu uğursuzluk düşüncesinden herhangi bir şey anz olursa Allah'ım, senin uğurundan başka uğur yoktur, senin hayrından başka hayır yoktur, senden başkada hiçbir ilah yoktur, desin
Narrated Abu Huraira:I heard Allah's Messenger (ﷺ) saying, "There is no Tiyara, and the best omen is the Fal." They asked, "What is the Fal?" He said, "A good word that one of you hears (and takes as a good omen)
حَدَّثَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ مُحَمَّدٍ، أَخْبَرَنَا هِشَامٌ، أَخْبَرَنَا مَعْمَرٌ، عَنِ الزُّهْرِيِّ، عَنْ عُبَيْدِ اللَّهِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ ـ رضى الله عنه ـ قَالَ قَالَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم " لاَ طِيَرَةَ، وَخَيْرُهَا الْفَأْلُ ". قَالَ وَمَا الْفَأْلُ يَا رَسُولَ اللَّهِ قَالَ " الْكَلِمَةُ الصَّالِحَةُ يَسْمَعُهَا أَحَدُكُمْ ".
Ebu Hureyre r.a.'dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem: Tiyera (uğursuz saymak) diye bir şey yoktur. Bunun hayırlısı da tefe'üldür, diye buyurdu. Ashab: Tefe'ül nedir, ey Allah'ın Rasulü, diye sorunca, o: Birinizin duyduğu salih bir sözdür, buyurdu
Narrated Abu Huraira:The Prophet (ﷺ) said, "There is no Tiyara and the best omen is the Fal," Somebody said, "What is the Fal, O Allah's Messenger (ﷺ)?" He said, "A good word that one of you hears (and takes as a good omen)
حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ الْحَكَمِ، حَدَّثَنَا النَّضْرُ، أَخْبَرَنَا إِسْرَائِيلُ، أَخْبَرَنَا أَبُو حَصِينٍ، عَنْ أَبِي صَالِحٍ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ ـ رضى الله عنه ـ عَنِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم قَالَ " لاَ عَدْوَى، وَلاَ طِيَرَةَ، وَلاَ هَامَةَ، وَلاَ صَفَرَ ".
Ebu Hureyre r.a.'dan rivayete göre Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem: "Hastalığın sirayeti (bulaşması) da yoktur, tıyera (uğursuz saymak) da yoktur, hame de yoktur, safer de yoktur" diye buyurmuştur
Narrated Abu Huraira:The Prophet (ﷺ) said, "There is no 'Adwa, nor Tiyara, nor Hama, nor Safar
حَدَّثَنَا سَعِيدُ بْنُ عُفَيْرٍ، حَدَّثَنَا اللَّيْثُ، قَالَ حَدَّثَنَا عَبْدُ الرَّحْمَنِ بْنُ خَالِدٍ، عَنِ ابْنِ شِهَابٍ، عَنْ أَبِي سَلَمَةَ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَضَى فِي امْرَأَتَيْنِ مِنْ هُذَيْلٍ اقْتَتَلَتَا، فَرَمَتْ إِحْدَاهُمَا الأُخْرَى بِحَجَرٍ، فَأَصَابَ بَطْنَهَا وَهْىَ حَامِلٌ، فَقَتَلَتْ وَلَدَهَا الَّذِي فِي بَطْنِهَا فَاخْتَصَمُوا إِلَى النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم فَقَضَى أَنَّ دِيَةَ مَا فِي بَطْنِهَا غُرَّةٌ عَبْدٌ أَوْ أَمَةٌ، فَقَالَ وَلِيُّ الْمَرْأَةِ الَّتِي غَرِمَتْ كَيْفَ أَغْرَمُ يَا رَسُولَ اللَّهِ مَنْ لاَ شَرِبَ، وَلاَ أَكَلَ، وَلاَ نَطَقَ، وَلاَ اسْتَهَلَّ، فَمِثْلُ ذَلِكَ يُطَلّ فَقَالَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم " إِنَّمَا هَذَا مِنْ إِخْوَانِ الْكُهَّانِ ".
Ebu Hureyre r.a.'dan rivayete göre "Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Huzeyl'li olup birbiri ile döğüşen iki kadın hakkında hüküm verdi. Onlardan biri diğerine taş atmış, bu taş hamile olan diğerinin karnına isabet etmiş ve karnındaki çocuğun ölümüne sebep olmuştu. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in huzurunda davalaştılar. Allah Rasulü: Kadının karnında ölen ceninin diyeti olarak, köle veya cariyenin gurresidir (diyetin yirmide biridir), diye hüküm verdi. Tazminatı ödemek durumunda olan kadının velisi şöyle dedi: Ey Allah'm Rasulü, ben nasılolur da içmemiş, yememiş, konuşmam ış ve hatta doğarken çığlık atmamış birisinin diyetini ödeyebilirim? Böyle bir varlığın diyetini ödemeyi batıl bir iş sayarım. Bunun üzerine Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem: Şüphesiz ki bu, kahinlerin kardeşlerindendir, buyurdu." Bu Hadis 5759,5760. 6740, 6904, 6909 ve 6910 numara ilede geçiyor
Narrated Abu Huraira:Allah's Messenger (ﷺ) gave his verdict about two ladies of the Hudhail tribe who had fought each other and one of them had hit the other with a stone. The stone hit her `Abdomen and as she was pregnant, the blow killed the child in her womb. They both filed their case with the Prophet (ﷺ) and he judged that the blood money for what was in her womb. was a slave or a female slave. The guardian of the lady who was fined said, "O Allah's Messenger (ﷺ)! Shall I be fined for a creature that has neither drunk nor eaten, neither spoke nor cried? A case like that should be nullified." On that the Prophet (ﷺ) said, "This is one of the brothers of soothsayers
حَدَّثَنَا قُتَيْبَةُ، عَنْ مَالِكٍ، عَنِ ابْنِ شِهَابٍ، عَنْ أَبِي سَلَمَةَ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ ـ رضى الله عنه ـ أَنَّ امْرَأَتَيْنِ، رَمَتْ إِحْدَاهُمَا الأُخْرَى بِحَجَرٍ فَطَرَحَتْ جَنِينَهَا، فَقَضَى فِيهِ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم بِغُرَّةٍ عَبْدٍ أَوْ وَلِيدَةٍ. وَعَنِ ابْنِ شِهَابٍ، عَنْ سَعِيدِ بْنِ الْمُسَيَّبِ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَضَى فِي الْجَنِينِ يُقْتَلُ فِي بَطْنِ أُمِّهِ بِغُرَّةٍ عَبْدٍ أَوْ وَلِيدَةٍ. فَقَالَ الَّذِي قُضِيَ عَلَيْهِ كَيْفَ أَغْرَمُ مَنْ لاَ أَكَلَ، وَلاَ شَرِبَ، وَلاَ نَطَقَ، وَلاَ اسْتَهَلَّ، وَمِثْلُ ذَلِكَ بَطَلْ فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم " إِنَّمَا هَذَا مِنْ إِخْوَانِ الْكُهَّانِ ".
Ebu Hureyre r.a.'dan rivayete göre "İki kadından birisi diğerine bir taş attı ve o kadın da karnındaki ceninini düşürdü. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem onun hakkında bir erkek yahut bir dişi köleden ibaret olan gurre verilmesi hükmünü verdi
Narrated Abu Huraira:Two ladies (had a fight) and one of them hit the other with a stone on the `Abdomen and caused her to abort. The Prophet (ﷺ) judged that the victim be given either a slave or a female slave (as blood-money). Narrated Ibn Shihab: Sa`id bin Al-Musayyab said, "Allah's Messenger (ﷺ) judged that in case of child killed in the womb of its mother, the offender should give the mother a slave or a female slave in recompense The offender said, How can I be fined for killing one who neither ate nor drank, neither spoke nor cried: a case like that should be denied ' On that Allah's Messenger (ﷺ) said 'He is one of the brothers of the foretellers
حَدَّثَنِي عَبْدُ الْعَزِيزِ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ، قَالَ حَدَّثَنِي سُلَيْمَانُ، عَنْ ثَوْرِ بْنِ زَيْدٍ، عَنْ أَبِي الْغَيْثِ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ ـ رضى الله عنه ـ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَالَ " اجْتَنِبُوا الْمُوبِقَاتِ الشِّرْكُ بِاللَّهِ، وَالسِّحْرُ ".
Ebu Hureyre r.a.'dan rivayete göre Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem: "Helak edici günahlar olan Allah'a şirk koşmaktan ve sihirden uzak durunuz" diye buyurmuştur
Narrated Abu Huraira:Allah's Messenger (ﷺ) said, "Avoid the Mubiqat, i.e., shirk and witchcraft
حَدَّثَنِي عَبْدُ اللَّهِ بْنُ مُحَمَّدٍ، حَدَّثَنَا هِشَامُ بْنُ يُوسُفَ، أَخْبَرَنَا مَعْمَرٌ، عَنِ الزُّهْرِيِّ، عَنْ أَبِي سَلَمَةَ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ ـ رضى الله عنه ـ قَالَ قَالَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم " لاَ عَدْوَى، وَلاَ صَفَرَ، وَلاَ هَامَةَ ". فَقَالَ أَعْرَابِيٌّ يَا رَسُولَ اللَّهِ فَمَا بَالُ الإِبِلِ تَكُونُ فِي الرَّمْلِ كَأَنَّهَا الظِّبَاءُ، فَيُخَالِطُهَا الْبَعِيرُ الأَجْرَبُ فَيُجْرِبُهَا. فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم " فَمَنْ أَعْدَى الأَوَّلَ ".
Ebu Seleme'den rivayete göre; "Ebu Hureyre r.a. dedi ki: Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem: Hastalığın bulaşması da, safer de, hame de yoktur, buyurdu. Bunun üzerine bir bedevi: Ey Allah'ın Rasulü! O halde develere ne oluyor da kumda bir ceylan gibi gidiyorlarken uyuz bir deve onlarakarışıyor ve onların da uyuz olmalarına sebep oluyor, dedi. Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem: İlkine onu kim bulaştırdı, diye sordu
Narrated Abu Huraira: The Prophet (ﷺ) said, 'No 'Adwa (i.e. no contagious disease is conveyed to others without Allah's permission); nor (any evil omen in the month of) Safar; nor Hama" A bedouin said, "O Allah's Messenger (ﷺ)! What about the camels which, when on the sand (desert) look like deers, but when a mangy camel mixes with them they all get infected with mange?" On that Allah's Apostle said, "Then who conveyed the (mange) disease to the first (mangy) camel?
وَعَنْ أَبِي سَلَمَةَ، سَمِعَ أَبَا هُرَيْرَةَ، بَعْدُ يَقُولُ قَالَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم " لاَ يُورِدَنَّ مُمْرِضٌ عَلَى مُصِحٍّ ". وَأَنْكَرَ أَبُو هُرَيْرَةَ حَدِيثَ الأَوَّلِ قُلْنَا أَلَمْ تُحَدِّثْ أَنَّهُ لاَ عَدْوَى فَرَطَنَ بِالْحَبَشِيَّةِ. قَالَ أَبُو سَلَمَةَ فَمَا رَأَيْتُهُ نَسِيَ حَدِيثًا غَيْرَهُ.
Ebu Seleme'den rivayete göre; o, daha sonra Ebu Hureyre'yi: "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem: Hasta develeri olan bir kimse, sakın develerini sağlıklı develeriolan kimsenin yanına gctürmesin, buyurdu" derken dinlemiştir. Ebu Hureyre ilk hadisi kabul etmedi. Bizler: Sen bize hastalığın bulaşması yoktur diye hadisi nakletmedin mi, dedik. O Habeşçe, anlamadığımız bazı sözler söyledi. Ebu Seleme dedi ki: Ben onun, bundan başka bir hadisi unuttuğunu görmedim. Bu Hadis 5774 numara ile de var Fethu'l-Bari Açıklaması: "Hame yoktur." ez-Zubeyr b. Bekar'ın, el-Muvaffakiyyat'ta zikrettiğine göre Araplar cahiliye döneminde şöyle derdi: Bir adam öldürülür ve onun intikam! alınmazsa başından -bir kurt çeşidi olan- bir hame çıkar ve onun kabri etrafında dolaşarak: Beni sulayınız, beni sulayınız, der. Eğer intikamı alınırsa o kurt gider. Aksi takdirde kalır. İşte onların bir şairi bu hususta şunları söylemiştir: "Ey Amr, sen bana sövüp saymaktan, beni küçük düşürmekten vazgeçmezsen, Vururum seni, ta ki hame: Bana su veriniz, deyinceye ... " el-Kazzaz dedi ki: Hame, gece kuşlarından bir kuştur. O, bu sözleri ile puhu kuşunu kastediyor gibidir. İbnu'l-Arabl dedi ki: Onlar bu kuşu uğursuz kabul ediyorlardı. Onlardan herhangi birisinin evine kondu mu: Benim yahut ev halkından birisinin öleceğini bana söyledi, derdi. Ebu Ubeyd dedi ki: Cahiliye Arapları ölünün kemiklerinin uçan bir hame kuşu olduğunu iddia ediyor ve bu uçan kuşa da es-sada adını veriyorlardı. Buna göre hadisteki anlam: Ölenin hamesinin hayat bulması diye bir şey söz konusu değildir, şeklinde olur. Birinci açıklamaya göre ise, puhukuşu ve benzerleri dolayısıyla uğursuzluğa kapılmak söz konusu olmaz. "Onlara da uyuz bulaştırır." Müslim'in rivayetinde: "Aralarına girer ve onları da uyuz eder" şeklindedir. Bu, onların inandıkları hastalığın bulaşması kanaatine göredir. O develerin de uyuz olmasına sebep olur, demektir. Bu da cahillerin yanılmalarındandır. Onlar, hasta birisi sağlıklıların arasına girdi mi onları da hasta ettiğine inanıyorlardı. Şeriat koyucu bunu red ve iptal etti. Bedevi arap bu husustaki şüpheyi dile getirince Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem ona: "Ya ilkine o hastalığı kim bulaştırdı" diye cevap verdi. Bu cevap ise son derece beliğ ve güzel bir cevaptır. Bunun hülasası da: Onların kanaatlerine göre bulaştırdığı kabul edilen o devenin uyuzu nereden gelmiştir? Eğer bir başka deveden, diye cevap verilecek olursa, teselsülü ya da bir başka sebebi kabul etmek gerekir. O takdirde de bu sebebi n açıklanması gerekir. Birincisine bu hastalığı veren, ikincisine de vermiştir, diye cevaplanırsa o takdirde iddia da ispatlanmış olur. Söz konusu bu iddia da bütün bunları yapan, yaratıcı ve gücü her şeye yeten, kadir alandır. O da şanı yüce Allah/tır. Daha önce "cüzam" başlığında bu iki hususun bir arada nasıl açıklanacağı geçmiş bulunmaktadır. Bunun da özeti şudur: Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in: "Hastalığın bulaşması yoktur" sözü böyle bir inanca sahip olmayı yasaklamaktadır. "Sağlıklı develeri olanlar ... götürmesin" buyruğundaki yasağın sebebi ise, hastalığın bulaşması kanaatine düşme yahut vehimleri etkilemesinden korkulması sebebiyledir. Nitekim bunun bir benzeri de "cüzamlıdan kaç" hadisinde geçmiş bulunmaktadır. Çünkü cüzam ın bulaşmadığına inanan bir kimse, içinde bir nefret hissi duyar. Hatta nefsini cüzamlıya yaklaşmaya zorlayacak olursa, bundan dolayı rahatsızlanır. O halde aklı başında olana daha çok yakışan, böyle bir hale kendisini maruz bırakmamasıdır. Aksine acıların sebeplerinden uzak durur, vehmin yollarına yaklaşmaz. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır
Narrated Abu Huraira: Allah's Messenger (ﷺ) said: The cattle (sheep, cows, camels, etc.) suffering from a disease should not be mixed up with healthy cattle, (or said: "Do not put a patient with a healthy person ). " (as a precaution)
حَدَّثَنَا قُتَيْبَةُ، حَدَّثَنَا اللَّيْثُ، عَنْ سَعِيدِ بْنِ أَبِي سَعِيدٍ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، أَنَّهُ قَالَ لَمَّا فُتِحَتْ خَيْبَرُ أُهْدِيَتْ لِرَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم شَاةٌ فِيهَا سَمٌّ، فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم " اجْمَعُوا لِي مَنْ كَانَ هَا هُنَا مِنَ الْيَهُودِ ". فَجُمِعُوا لَهُ فَقَالَ لَهُمْ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم " إِنِّي سَائِلُكُمْ عَنْ شَىْءٍ فَهَلْ أَنْتُمْ صَادِقِيَّ عَنْهُ ". فَقَالُوا نَعَمْ يَا أَبَا الْقَاسِمِ. فَقَالَ لَهُمْ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم " مَنْ أَبُوكُمْ ". قَالُوا أَبُونَا فُلاَنٌ. فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم " كَذَبْتُمْ بَلْ أَبُوكُمْ فُلاَنٌ ". فَقَالُوا صَدَقْتَ وَبَرِرْتَ. فَقَالَ " هَلْ أَنْتُمْ صَادِقِيَّ عَنْ شَىْءٍ إِنْ سَأَلْتُكُمْ عَنْهُ ". فَقَالُوا نَعَمْ يَا أَبَا الْقَاسِمِ، وَإِنْ كَذَبْنَاكَ عَرَفْتَ كَذِبَنَا كَمَا عَرَفْتَهُ فِي أَبِينَا. قَالَ لَهُمْ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم " مَنْ أَهْلُ النَّارِ ". فَقَالُوا نَكُونُ فِيهَا يَسِيرًا، ثُمَّ تَخْلُفُونَنَا فِيهَا. فَقَالَ لَهُمْ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم " اخْسَئُوا فِيهَا، وَاللَّهِ لاَ نَخْلُفُكُمْ فِيهَا أَبَدًا ". ثُمَّ قَالَ لَهُمْ " فَهَلْ أَنْتُمْ صَادِقِيَّ عَنْ شَىْءٍ إِنْ سَأَلْتُكُمْ عَنْهُ ". قَالُوا نَعَمْ. فَقَالَ " هَلْ جَعَلْتُمْ فِي هَذِهِ الشَّاةِ سُمًّا ". فَقَالُوا نَعَمْ. فَقَالَ " مَا حَمَلَكُمْ عَلَى ذَلِكَ ". فَقَالُوا أَرَدْنَا إِنْ كُنْتَ كَذَّابًا نَسْتَرِيحُ مِنْكَ، وَإِنْ كُنْتَ نَبِيًّا لَمْ يَضُرَّكَ.
Ebu Hureyre'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Hayber fethedilince, Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e içine zehir katılmış bir koyun hediye edildi. Bunun üzerine Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: Burada Yahudilerden kim varsa toplayıp yanıma getiriniz. Yahudiler toplanıp yanına getirildi. Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem onlara: Ben size bir hususu soracağım. Sizler bana buna dair doğruyu söyleyecek misiniz, dedi. Onlar: Evet, ey Ebell-Kasım dediler. Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem onlara: Sizin atanız kimdir, diye sordu. Onlar: Atamız filandır, dediler. Bu sefer Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem: Yalan söylediniz, aksine babanız filandır, buyurdu. Onlar: Doğru söyledin ve iyi söyledin, dediler. Bu sefer tekrar: Eğer ben size bir hususa dair soracak olursam bana doğruyu söyleyecek misiniz, dedi. Onlar: Evet, ey Ebell-Kasım. Çünkü sana yalan söyleyecek olursak, babamız hakkında söylediğimiz yalanı bildiği n gibi bunu da bilirsin, dediler. Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem onlara: Cehennem ehli kimlerdir, diye sordu. Onlar: Bizleyorada kısa bir süre kalacağız, sonra arkamızdan siz bizim yerimize orada kalacaksınız, dediler. Bu sefer Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem orada hor ve hakir olarak kalacaksınız. Allah'a yemin ederim, sizden sonra biz orada ebediyen kalmayacağız, buyurdu. Daha sonra onlara: Eğer size bir şey hakkında soru soracak olursam, bana doğruyu söyleyecek misiniz, dedi. Onlar: Evet, dediler. Bu sefer: Siz bu koyuna zehir kattınız mı, diye sordu. Onlar, evet dediler. O: Sizi bu işi yapmaya ne itti, diye sordu, onlar: Eğer bir yalancı isen senden kurtulmak istedik ve eğer bir nebi isen sana zarar vermeyecektir, dediler." Fethu'l-Bari Açıklaması: "Orada hor ve hakir olarak kalacaksınız." Buradaki söz, onların kovulmaları, uzaklaştırılmaları anlamında bir azar yahut bu şekilde onlara bir bedduadır. "Allah'a yemin ederim, orada biz ebediyen sizin yerinize geçmeyeceğiz." Yani sizler oradan çıkmayacağınız gibi, sizden sonra biz de orada kalmayacağız. Çünkü Müslüman günahkarlardan cehenneme giren kimseler de oradan çıkacaktu'. Müslüman bir kimsenin başkasının yerine oraya geçeceği asla düşünülemez. Hadiste Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in gayba dair haber verdiği, cansız varlıkların kendisiyle konuştuğu, Yahudilerin de inatlarını sürdürdükleri anlaşılmaktadır. Çünkü Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in onlara babalarının adına dair verdiği haberini, onların koyuna zehir kattıklarını itiraf ve tasdik etmekle birlikte yine de inat ettiler ve onu yalanlamayı sürdürdüler. Hadisten Çıkan Diğer Sonuçlar Hadisten zehir ile başkasının ölümüne sebep olanın, kısas olmak üzere öldürüleceği anlaşılmaktadır. Ancak Hanefilere göre bu hususta sadece diyet gereklidir. Diyetin gerekmesi de zehri içmeye zorlaması halindedir. Bunda ittifak vardır. Ama ondan habersiz zehri yemeğine katar, onu da yedirirse bu hususta ilim adamlarının görüş ayrılığı vardır. Şayet Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in aynı sebep dolayısıyla ölen Bişr b. el-Bera karşılığında Yahudi kadını öldürdüğü sabit ise, bu, bu halde kısasın gerektiğini söyleyenlerin lehine bir delilolur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. Yine bu hadisten anlaşıldığı üzere, zehir ve daha başka birtakım şeylerin, bizzat kendileri etki edemezler. Ancak Allah'ın izniyle etkili olabilirler. Çünkü zehir Bişr b. el-Bera'da etkisini göstermiş bulunmaktadır; denildiği ne göre derhal ölmüş, bir başka görüşe göre bir sene sonra ölmüştür
Narrated Abu Huraira:When Khaibar was conquered, Allah's Messenger (ﷺ) was presented with a poisoned (roasted) sheep. Allah's Apostle said, "Collect for me all the Jews present in this area." (When they were gathered) Allah's Apostle said to them, "I am going to ask you about something; will you tell me the truth?" They replied, "Yes, O Abal-Qasim!" Allah's Messenger (ﷺ) said to them, "Who is your father?" They said, "Our father is so-and-so." Allah's Messenger (ﷺ) said, "You have told a lie. for your father is so-and-so," They said, "No doubt, you have said the truth and done the correct thing." He again said to them, "If I ask you about something; will you tell me the truth?" They replied, "Yes, O Abal-Qasim! And if we should tell a lie you will know it as you have known it regarding our father," Allah's Messenger (ﷺ) then asked, "Who are the people of the (Hell) Fire?" They replied, "We will remain in the (Hell) Fire for a while and then you (Muslims) will replace us in it" Allah's Messenger (ﷺ) said to them. ''You will abide in it with ignominy. By Allah, we shall never replace you in it at all." Then he asked them again, "If I ask you something, will you tell me the truth?" They replied, "Yes." He asked. "Have you put the poison in this roasted sheep?" They replied, "Yes," He asked, "What made you do that?" They replied, "We intended to learn if you were a liar in which case we would be relieved from you, and if you were a prophet then it would not harm you
حَدَّثَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ عَبْدِ الْوَهَّابِ، حَدَّثَنَا خَالِدُ بْنُ الْحَارِثِ، حَدَّثَنَا شُعْبَةُ، عَنْ سُلَيْمَانَ، قَالَ سَمِعْتُ ذَكْوَانَ، يُحَدِّثُ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ ـ رضى الله عنه ـ عَنِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم قَالَ " مَنْ تَرَدَّى مِنْ جَبَلٍ فَقَتَلَ نَفْسَهُ، فَهْوَ فِي نَارِ جَهَنَّمَ، يَتَرَدَّى فِيهِ خَالِدًا مُخَلَّدًا فِيهَا أَبَدًا، وَمَنْ تَحَسَّى سَمًّا فَقَتَلَ نَفْسَهُ، فَسَمُّهُ فِي يَدِهِ، يَتَحَسَّاهُ فِي نَارِ جَهَنَّمَ خَالِدًا مُخَلَّدًا فِيهَا أَبَدًا، وَمَنْ قَتَلَ نَفْسَهُ بِحَدِيدَةٍ، فَحَدِيدَتُهُ فِي يَدِهِ، يَجَأُ بِهَا فِي بَطْنِهِ فِي نَارِ جَهَنَّمَ خَالِدًا مُخَلَّدًا فِيهَا أَبَدًا ".
Ebu Hureyre r.a.'dan rivayete göre Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: "Her kim kendini bir dağdan aşağı atar da kendisini öldürürse cehennem ateşinde, orada ebedi olarak ve ebediyen bırakılarak kendisini yüksekten atar, durur. Kim bir zehir içip kendisini öldürürse cehennem ateşinde, orada ebedi olarak ve ebediyen bırakılarak zehri elinde içip duracaktır. Kim kendisini bir demir ile öldürürse cehennem ateşinde orada ebedi kalarak ve ebediyen bırakılarak, o demiri elinde olduğu halde karnına saplar ve karnını yarar durur
Narrated Abu Huraira:The Prophet (ﷺ) said, "Whoever purposely throws himself from a mountain and kills himself, will be in the (Hell) Fire falling down into it and abiding therein perpetually forever; and whoever drinks poison and kills himself with it, he will be carrying his poison in his hand and drinking it in the (Hell) Fire wherein he will abide eternally forever; and whoever kills himself with an iron weapon, will be carrying that weapon in his hand and stabbing his `Abdomen with it in the (Hell) Fire wherein he will abide eternally forever