Tıp ve Hastalık ile İlgili Hadisler

347 hadis bulundu · sayfa 6/18

Sahîh-i Buhârî No. 5749 Sahih

حَدَّثَنَا مُوسَى بْنُ إِسْمَاعِيلَ، حَدَّثَنَا أَبُو عَوَانَةَ، عَنْ أَبِي بِشْرٍ، عَنْ أَبِي الْمُتَوَكِّلِ، عَنْ أَبِي سَعِيدٍ، أَنَّ رَهْطًا، مِنْ أَصْحَابِ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم انْطَلَقُوا فِي سَفْرَةٍ سَافَرُوهَا، حَتَّى نَزَلُوا بِحَىٍّ مِنْ أَحْيَاءِ الْعَرَبِ فَاسْتَضَافُوهُمْ، فَأَبَوْا أَنْ يُضَيِّفُوهُمْ، فَلُدِغَ سَيِّدُ ذَلِكَ الْحَىِّ، فَسَعَوْا لَهُ بِكُلِّ شَىْءٍ لاَ يَنْفَعُهُ شَىْءٌ، فَقَالَ بَعْضُهُمْ لَوْ أَتَيْتُمْ هَؤُلاَءِ الرَّهْطَ الَّذِينَ قَدْ نَزَلُوا بِكُمْ، لَعَلَّهُ أَنْ يَكُونَ عِنْدَ بَعْضِهِمْ شَىْءٌ‏.‏ فَأَتَوْهُمْ فَقَالُوا يَا أَيُّهَا الرَّهْطُ إِنَّ سَيِّدَنَا لُدِغَ، فَسَعَيْنَا لَهُ بِكُلِّ شَىْءٍ، لاَ يَنْفَعُهُ شَىْءٌ، فَهَلْ عِنْدَ أَحَدٍ مِنْكُمْ شَىْءٌ فَقَالَ بَعْضُهُمْ نَعَمْ، وَاللَّهِ إِنِّي لَرَاقٍ، وَلَكِنْ وَاللَّهِ لَقَدِ اسْتَضَفْنَاكُمْ فَلَمْ تُضَيِّفُونَا، فَمَا أَنَا بِرَاقٍ لَكُمْ حَتَّى تَجْعَلُوا لَنَا جُعْلاً‏.‏ فَصَالَحُوهُمْ عَلَى قَطِيعٍ مِنَ الْغَنَمِ، فَانْطَلَقَ فَجَعَلَ يَتْفُلُ وَيَقْرَأُ ‏{‏الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ‏}‏ حَتَّى لَكَأَنَّمَا نُشِطَ مِنْ عِقَالٍ، فَانْطَلَقَ يَمْشِي مَا بِهِ قَلَبَةٌ‏.‏ قَالَ فَأَوْفَوْهُمْ جُعْلَهُمُ الَّذِي صَالَحُوهُمْ عَلَيْهِ، فَقَالَ بَعْضُهُمُ اقْسِمُوا‏.‏ فَقَالَ الَّذِي رَقَى لاَ تَفْعَلُوا حَتَّى نَأْتِيَ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَنَذْكُرَ لَهُ الَّذِي كَانَ، فَنَنْظُرَ مَا يَأْمُرُنَا‏.‏ فَقَدِمُوا عَلَى رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَذَكَرُوا لَهُ فَقَالَ ‏"‏ وَمَا يُدْرِيكَ أَنَّهَا رُقْيَةٌ أَصَبْتُمُ اقْسِمُوا وَاضْرِبُوا لِي مَعَكُمْ بِسَهْمٍ ‏"‏‏.‏

Ebu Said'den rivayete göre; "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in ashabından askeri bir birlik, gitmeleri emrolunan bir sefere çıkıp yola koyuldular. Nihayet Arap kabilelerinden bir kabilenin yakınında bir yerde konakladılar. Onlardan kendilerini misafir olarak ağırlamalarını istediler. Ancak onlar kendilerini ağırlamayı kabul etmediler. O kabilenin efendisi zehirli bir hayvan tarafından sokuldu. Onu tedavi etmek için her şeyi yaptılar. Fakat hiçbir şeyin ona faydası olmadı. Onlardan birisi: Şu sizin yakınınızda konaklayan bu kimselere gitseniz, belki onlardan birisinin yanında yarayacak bir şey vardır, dedi. Yanlarına gelerek: Ey birlik, şüphesiz zehirli bir hayvan bizim efendimizi soktu. Yapabileceğimiz her şeyi yaptık ve hiçbir şeyona fayda vermedi. Sizden herhangi birinizin yanında bir şey var mı, diye sordu. Aralarından birisi: Evet, Allah'a yemin ederim, ben rukye yapan birisiyim. Fakat Allah'a yemin ederim biz sizden bizi ağırlamanızı istediğimiz halde sizbizi ağırlamadınız. Bu sebeple sizler bize belli bir ücret tespit etmedikçe ben rukye yapmam, dedi. Onlara bir sürü koyun vermek üzere anlaştılar. O adam gitti. "Elhamdulillahi Rabbi'l-alemın"i okuyup üf1emeye başladı. Nihayet adam bir bukağıdan kurtulmuş gibi rahat/adı ve herhangi bir acısı olmaksızın yürümeye koyuldu. Ebu Said dedi ki: Onlarla anlaştıkları ücret/erini eksiksiz verdiler. Birileri: Bunu paylaştırın, dedi. Ancak rukye yapan kişi: Hayır, Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e gidip ona olanı biteni anlatıncaya ve bize ne emir vereceğini görünceye kadar yapmayınız, dedi. Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in yanına vardılar ve ona olanı anlattılar. O da: Onun (Fatiha suresinin) bir rukye olduğunu nereden bildin? İsabet ettiniz. Sürüyü paylaştırınız ve bana da sizinle birlikte pay ayırınız, buyurdu." Fethu'l-Bari Açıklaması: Bu başlıkta yer alan üçüncü hadis olan Ebu Said el-Hudri radıya1lahu anh'nin rivayet ettiği hadiste, zehirli hayvanın sokup da Fatihatu'l-Kitab ile rukye yapılanın kıssası zikredilmektedir. Hadise dair yeterli açıklamalar dahaönce İcare bölümünde (2276.hadiste) geçmiş bulunmaktadır. Az önce de buna işarette bulunulmuş idi. Bu rivayette "okuyup üflemeye başladı" denilmektedir. Daha önce de nefs (üfleme) in tefil (tükÜrmek)den daha aşağı mertebede olduğunu söylemiş idim. Tefil, caiz olduğuna göre nefs'in de öncelikle caiz olması gerekir. Yine bu rivayette "herhangi bir ağrısı kalmaksızın" ibaresi de bulunmaktadır ki, yatakta hareket etmesine sebep olan bir ağrısı kalmadı, demektir

Narrated Abu Sa`id:A group of the companions of Allah's Messenger (ﷺ) proceeded on a journey till they dismounted near one of the Arab tribes and requested them to entertain them as their guests, but they (the tribe people) refused to entertain them. Then the chief of that tribe was bitten by a snake (or stung by a scorpion) and he was given all sorts of treatment, but all in vain. Some of them said, "Will you go to the group (those travelers) who have dismounted near you and see if one of them has something useful?" They came to them and said, "O the group! Our leader has been bitten by a snake (or stung by a scorpion) and we have treated him with everything but nothing benefited him Has anyone of you anything useful?" One of them replied, "Yes, by Allah, I know how to treat with a Ruqya. But. by Allah, we wanted you to receive us as your guests but you refused. I will not treat your patient with a Ruqya till you fix for us something as wages." Consequently they agreed to give those travellers a flock of sheep. The man went with them (the people of the tribe) and started spitting (on the bite) and reciting Surat-al-Fatiha till the patient was healed and started walking as if he had not been sick. When the tribe people paid them their wages they had agreed upon, some of them (the Prophet's companions) said, "Distribute (the sheep)." But the one who treated with the Ruqya said, "Do not do that till we go to Allah's Apostle and mention to him what has happened, and see what he will order us." So they came to Allah's Messenger (ﷺ) and mentioned the story to him and he said, "How do you know that Surat-al-Fatiha is a Ruqya? You have done the right thing. Divide (what you have got) and assign for me a share with you

Sahîh-i Buhârî No. 5750 Sahih

حَدَّثَنِي عَبْدُ اللَّهِ بْنُ أَبِي شَيْبَةَ، حَدَّثَنَا يَحْيَى، عَنْ سُفْيَانَ، عَنِ الأَعْمَشِ، عَنْ مُسْلِمٍ، عَنْ مَسْرُوقٍ، عَنْ عَائِشَةَ ـ رضى الله عنها ـ قَالَتْ كَانَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم يُعَوِّذُ بَعْضَهُمْ يَمْسَحُهُ بِيَمِينِهِ ‏ "‏ أَذْهِبِ الْبَاسَ رَبَّ النَّاسِ، وَاشْفِ أَنْتَ الشَّافِي، لاَ شِفَاءَ إِلاَّ شِفَاؤُكَ، شِفَاءً لاَ يُغَادِرُ سَقَمًا ‏"‏‏.‏ فَذَكَرْتُهُ لِمَنْصُورٍ فَحَدَّثَنِي عَنْ إِبْرَاهِيمَ عَنْ مَسْرُوقٍ عَنْ عَائِشَةَ بِنَحْوِهِ‏.‏

Aişe r.anha'dan rivayete göre, "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem onlardan herhangi birisine şu sığındırma duasını yapaı: ve onun bedenini sağ eliyle sıvazlardı: Hastalığı gider, ey insanların Rabbil Şifa ver, Şafı (şifa veren) sensin. Senin şifandan başka şifa yoktur. Geriye hiçbir hastalık bırakmayan bir şifa ver

Narrated `Aisha:The Prophet (ﷺ) used to treat some of his wives by passing his right hand over the place of ailment and used to say, "O Lord of the people! Remove the difficulty and bring about healing as You are the Healer. There is no healing but Your Healing, a healing that will leave no ailment

Sahîh-i Buhârî No. 5751 Sahih

حَدَّثَنِي عَبْدُ اللَّهِ بْنُ مُحَمَّدٍ الْجُعْفِيُّ، حَدَّثَنَا هِشَامٌ، أَخْبَرَنَا مَعْمَرٌ، عَنِ الزُّهْرِيِّ، عَنْ عُرْوَةَ، عَنْ عَائِشَةَ ـ رضى الله عنها ـ أَنَّ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم كَانَ يَنْفِثُ عَلَى نَفْسِهِ فِي مَرَضِهِ الَّذِي قُبِضَ فِيهِ بِالْمُعَوِّذَاتِ، فَلَمَّا ثَقُلَ كُنْتُ أَنَا أَنْفِثُ عَلَيْهِ بِهِنَّ، فَأَمْسَحُ بِيَدِ نَفْسِهِ لِبَرَكَتِهَا‏.‏ فَسَأَلْتُ ابْنَ شِهَابٍ كَيْفَ كَانَ يَنْفِثُ قَالَ يَنْفِثُ عَلَى يَدَيْهِ، ثُمَّ يَمْسَحُ بِهِمَا وَجْهَهُ‏.‏

Aişe r.anha'dan rivayete göre "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem vefatı ile sonuçlanan hastalığında kendisine muavvizatı okuyup üflerdi. Hastalığı ağırlaşınca ben onları okuyup ona üflüyor, kendi eliyle -bereketi dolayısıylaonun vücudunu sıvazlıyordum." (Ravilerden Ma'mer dedi ki:) İbn Şihab'a: Nasıl üflerdi diye sordum. O: Önce ellerine üfler, sonra onları yüzüne sürerdi, dedi

Narrated `Aisha:The Prophet, during his fatal ailment used to blow (on his hands and pass them) over his body while reciting the Mu'auwidhat (Surat-an-Nas and Surat-al-Falaq). When his disease got aggravated, I used to recite them for him and blow (on his hands) and let him pass his hands over his body because of its blessing. (Ma`mar asked Ibn Shihab: How did he use to do Nafth? He said: He used to blow on his hands and then pass them over his face)

Sahîh-i Buhârî No. 5752 Sahih

حَدَّثَنَا مُسَدَّدٌ، حَدَّثَنَا حُصَيْنُ بْنُ نُمَيْرٍ، عَنْ حُصَيْنِ بْنِ عَبْدِ الرَّحْمَنِ، عَنْ سَعِيدِ بْنِ جُبَيْرٍ، عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ ـ رضى الله عنهما ـ قَالَ خَرَجَ عَلَيْنَا النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم يَوْمًا فَقَالَ ‏"‏ عُرِضَتْ عَلَىَّ الأُمَمُ فَجَعَلَ يَمُرُّ النَّبِيُّ مَعَهُ الرَّجُلُ وَالنَّبِيُّ مَعَهُ الرَّجُلاَنِ، وَالنَّبِيُّ مَعَهُ الرَّهْطُ، وَالنَّبِيُّ لَيْسَ مَعَهُ أَحَدٌ، وَرَأَيْتُ سَوَادًا كَثِيرًا سَدَّ الأُفُقَ فَرَجَوْتُ أَنْ يَكُونَ أُمَّتِي، فَقِيلَ هَذَا مُوسَى وَقَوْمُهُ‏.‏ ثُمَّ قِيلَ لِي انْظُرْ‏.‏ فَرَأَيْتُ سَوَادًا كَثِيرًا سَدَّ الأُفُقَ فَقِيلَ لِي انْظُرْ هَكَذَا وَهَكَذَا‏.‏ فَرَأَيْتُ سَوَادًا كَثِيرًا سَدَّ الأُفُقَ فَقِيلَ هَؤُلاَءِ أُمَّتُكَ، وَمَعَ هَؤُلاَءِ سَبْعُونَ أَلْفًا يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ بِغَيْرِ حِسَابٍ ‏"‏‏.‏ فَتَفَرَّقَ النَّاسُ وَلَمْ يُبَيَّنْ لَهُمْ، فَتَذَاكَرَ أَصْحَابُ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم فَقَالُوا أَمَّا نَحْنُ فَوُلِدْنَا فِي الشِّرْكِ، وَلَكِنَّا آمَنَّا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ، وَلَكِنْ هَؤُلاَءِ هُمْ أَبْنَاؤُنَا، فَبَلَغَ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم فَقَالَ ‏"‏ هُمُ الَّذِينَ لاَ يَتَطَيَّرُونَ، وَلاَ يَسْتَرْقُونَ، وَلاَ يَكْتَوُونَ، وَعَلَى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ ‏"‏‏.‏ فَقَامَ عُكَّاشَةُ بْنُ مِحْصَنٍ فَقَالَ أَمِنْهُمْ أَنَا يَا رَسُولَ اللَّهِ قَالَ ‏"‏ نَعَمْ ‏"‏‏.‏ فَقَامَ آخَرُ فَقَالَ أَمِنْهُمْ أَنَا فَقَالَ ‏"‏ سَبَقَكَ بِهَا عُكَّاشَةُ ‏"‏‏.‏

İbn Abbas r.a.'tan, dedi ki: "Bir gün Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem yanımıza çıktı ve şöyıe buyurdu: Bana ümmetler gösterildi. Bir Nebi beraberinde bir adam olduğu halde geçiyor, bir diğer Nebi iki adam bulunduğu halde, bir başka Nebi bir topluluk bulunduğu halde geçiyordu. Beraberinde hiçbir kimse bulunmadığı halde geçen Nebiler de vardı. Ufuğu kaplayan çokmiktarda bir karartı gördüm. Onların benim ümmetim olduğunu ümit ettim. Bana: Bu Musa ve onun kavmidir, denildi. Sonra bana: Bak denildi, ben de ufuğu kaplayan çok miktarda bir karartı gördüm. Bana şuraya ve şuraya da bak, denildi. Ufuğu kaplayan çok miktarda bir karartı gördüm. İşte bunlar senin ümmetindir ve bunlarla birlikte cennete hesapsız girecek yetmişbin kişi vardır, denildi. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem, onlara açıklama yapmadan (içeri girdiğinden) insanlar dağıldı. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in ashabı (bunların kim olabileceklerini) kendi aralarında konuştular ve: Biz şirk içinde doğduk sonra da Allah'a ve Rasulüne iman ettik. Ama bunlar bizim çocuklarımız olmalıdır dediler. Bu sözleri Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e ulaşınca O şöyle buyurdu: Bunlar herhangi bir şeyi uğursuz saymayanlar, kendilerini dağlatmayanlar, kendilerine rukye yapılmasını istemeyenler ve yalnız Rablerine tevekkül edenlerdir. Bunun üzerine Ukaşe b. Mihsan ayağa kalkarak: Ben onlardan mıyım, ey Allah'ın Rasulü, dedi. Allah Rasulü: Evet, buyurdu. Bu sefer bir başkası kalkarak: Ben de onlardan mıyım, diye sordu. Allah Rasulü: Bu hususta Ukaşe senden önce davrandı, buyurdu." Fethu'l-Bari Açıklaması: "Rukye yapmayan kimseler." Bu hadis aynen bir başka yoldan, Husayn b. Abdurrahman'dan "kendisini dağlatan kimse" Başlığında geçmiş ve bunun Baş taraflarında bir kıssa ekleyerek nakledenleri de belirtmiş, buna dair şerhin, Rikak bölümünde(6541.hadiste) geleceğini de söylemiş idim. Hadisin burada zikredilmesinden kasıt, "bunlar uğursuz saymayanlar, kendilerini dağlatmayanlar, kendilerine rukye yapılmasını istemeyenlerdir" ibareleridir. Uğursuzluk, bundan sonraki Başlıkta söz konusu edilecektir. Dağlama ile ilgili açıklamalar da daha önce bu hadisin geçtiği yerde yapılmıştır. Rukyeyegelince, rukye yapmayı ve dağlatmayı diğer tedavi yolları arasında mekruh görüp her ikisinin de -diğerleri değil de bunların- tevekkülü bozduğunu kabul eden kimseler, bu hadisi delil gösterirler. Ancak ilim adamları böyle bir iddiaya karşı çeşitli şekillerde cevap vermiş bulunmaktadırlar: 1- Taberi, el-Mazeri ve bir kesimin söylediğine göre bu, -cahiliye dönemi insanlarının inandıkları gibi- tabiatçıların, ilaçlar tabiatlari gereği faydalı olurlar, şeklindeki kanaatlerine uygundüşünmeyen kimseler hakkında yorumlanır. Başkaları da şöyle demektedir: Terk edilmesi öğülmeye sebep teşkil eden rukye, cahiliye döneminde söylenen ve küfür olma ihtimali taşıdığından dolayı manası anlaşılmayan sözlerle yapılan rukyedir. Zikir ve benzeri şeylerle yapılan rukye ise böyle değildir. Ancak Iyad ve başkaları buna karşılık şöyle demektedirler: Hadis bu yetmişbin kişinin diğerlerinden ayrıbir meziyetinin olduğunu ve sadece kendilerinin sahip bulundukları bir fazilete sahip olduklarını göstermektedir. Böylelikle bunlar asıl itibariyle faziletli ve dine bağlı olmakla kendileriyle ortak özelliğe sahip olan kimselerden ayrılmış olmaktadırlar. İlaçların tabiatları itibariyle etkili olacağına inanan yahut cahiliye dönemindeki rukyeleri ve benzerlerini kullanan bir kimse ise MÜslüman değildir. O halde böyle •bir cevap sağlıklı olamaz. 2- ed-Davudıve bir kesim şunları söyler: Hadiste kastedilen kimseler, hastalanır korkusu ile sağlıklı iken bu gibi işleri yapmaktan uzak duran kimselerdir. Hastalandıktan sonra ilaç ve tedaviye başvuran bir kimsenin durumu böyle değildir. Bu doğrultudaki açıklamayı daha önce İbn Kuteybe'den ve başkalarından "kendisini dağlatan kimse" başlığındanakletmiş bulunuyorum. İbn Abdilberr'in tercih ettiği de budur. Ancak daha önce kaydettiğimiz, hastalığın meydana gelmesinden önce (hastalıktan) Allah'a sığınmanın sabit olduğuna dair rivayetler ile buna da itiraz edilmiştir. 3- el-Halimı dedi ki: Hadiste söz konusu edilen bu kimselerden kasıt, dünya hallerinden ve dünyada bulunan çeşitli arıza ve rahatsızlıkları önlemek için hazırlanrrıış sebeplerden yana habersiz olan, bundan dolayı dağlanmayı da, rukye yapmayı da bilmeyen ve karşı karşıya kaldıkları hallerde dua etmekten, Allah'a sığınmaktan başka bir sığınakları, Allah'ın kazasına razı olmaktanbaşka bir barınakları olmayan kimselerdir. Bunların, tabiplerin tıbbından, rukyecilerin rukyesinden haberleri yoktur. Bunların hiçbirisini de doğru dürüst beceremezler. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. 4- Rukye ve dağlanmayı terk etmekten maksat, hastalığın önlenmesinde Allah'a güvenip dayanmak ve onun kaderine rıza göstermektir. Yoksa bunların caiz oluşunu tenkit etmek değildir. ÇünkÜbu hususlar sahih hadislerde ve selef-i salih'ten sabit şeylerdir. Ama rıza ve teslimiyet makamı, sebeplere başvurmaktan daha yüksek bir makamdır. el-Hattabı ve ona uyan kimseler bu doğrultuda görüş beyan etmişlerdir. İbnu'l-Esir der ki: Bu, dünyadan, dünyadaki sebeplerden, dünyaya bağlayan bağlardan yüz çeviren velilerin niteliklerindendir. Böyleleri de velileriri eri haslarıdır. Bu işleri Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in fiilen ve emir olarak yapmış olması da bunu reddetmez. Çünkü o irfan makamlarının ve tevekkül derecelerinin en yükseğinde idi. Onun bu tür fiil ve açıklamaları teşri ve . caiz oluşun beyanı için idi. Bununla birlikte onun bunları yapması, tevekkülünü de eksiitmez. Çünkü 0, kesinlikle tevekkülü kamil birisi idi. O halde sebeplere Başvurmak, onun tevekkülünü hiçbir şekilde etkilemezdi. başkası ise böyle değildir. İsterse tevekkülü çok olan bir kimse olsun. Ama sebeplere Başvurmayı terk ederek bu hususta ihlasa sahip olan bir kimsenin makamı, böyle olmayandan daha yüksektir. Taberi der ki: Kalbine saldırgan, yırtıcı hayvan vehücum eden düşmana varıncaya kadar hiçbir şeyin korkusu bulaşmayan ve rızkım talep etmek, herhangi bir hastalığı tedavi etmek için hiçbir şeye başvurmayan kimseler dışındakiler tevekkül etmek vasflm hak edemez, denilmiştir. Ama gerçek şudur: Allah'a güvenen, Allah'ınkaza ve kaderinin, hakkında takdir edilen şekliyle gerçekleşeceğine kesin olarak inanan, bu hususta Allah'ın sünnetine ve Rasulünün sünnetine uyarak sebeplere Başvuran kimsenin bu hali, tevekkülünü olumsuz olarak etkilemez. Çünkü Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem savaşta üst üste iki zırh giyinmiştir. Başına miğfer geçirmiştir, okçuları yol ağzına yerleştirmiştir. Medine etrafına hendek kazmıştır, Habeşistan'a ve Medine'ye hicret edilmesineizin vermiştir. Kendisi de hicret etmiştir, yemek ve içmek için gerekli yollara başvurmuştur. Kendi aile halkı için ihtiyaçlarını bir kenaraayırıp saklamış, üzerine semadan bir şeyler inmesini beklememiştir. Oysa öyle bir şeyolsaydı, Allah'ın kulları arasında buna en layık olan o olurdu. Kendisine: Devemi bağlayayım mı yoksa onu serbest mi bırakayım, diye soru sorana da: "Onu bağla ve İevekkül et" diye cevap vermiş, gerekli tedbirleri almanın tevekküle aykırı olmadığına işaret buyurmuştur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır

Narrated Ibn `Abbas:The Prophet (ﷺ) once came out to us and said, "Some nations were displayed before me. A prophet would pass in front of me with one man, and another with two men, and another with a group of people. and another with nobody with him. Then I saw a great crowd covering the horizon and I wished that they were my followers, but it was said to me, 'This is Moses and his followers.' Then it was said to me, 'Look'' I looked and saw a big gathering with a large number of people covering the horizon. It was said, "Look this way and that way.' So I saw a big crowd covering the horizon. Then it was said to me, "These are your followers, and among them there are 70,000 who will enter Paradise without (being asked about their) accounts. " Then the people dispersed and the Prophet (ﷺ) did not tell who those 70,000 were. So the companions of the Prophet (ﷺ) started talking about that and some of them said, "As regards us, we were born in the era of heathenism, but then we believed in Allah and His Apostle . We think however, that these (70,000) are our offspring." That talk reached the Prophet (ﷺ) who said, "These (70,000) are the people who do not draw an evil omen from (birds) and do not get treated by branding themselves and do not treat with Ruqya, but put their trust (only) in their Lord." then 'Ukasha bin Muhsin got up and said, "O Allah's Messenger (ﷺ)! Am I one of those (70,000)?" The Prophet (ﷺ) said, "Yes." Then another person got up and said, "Am I one of them?" The Prophet (ﷺ) said, " 'Ukasha has anticipated you

Sahîh-i Buhârî No. 5753 Sahih

حَدَّثَنِي عَبْدُ اللَّهِ بْنُ مُحَمَّدٍ، حَدَّثَنَا عُثْمَانُ بْنُ عُمَرَ، حَدَّثَنَا يُونُسُ، عَنِ الزُّهْرِيِّ، عَنْ سَالِمٍ، عَنِ ابْنِ عُمَرَ ـ رضى الله عنهما ـ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَالَ ‏ "‏ لاَ عَدْوَى وَلاَ طِيَرَةَ، وَالشُّؤْمُ فِي ثَلاَثٍ فِي الْمَرْأَةِ، وَالدَّارِ، وَالدَّابَّةِ ‏"‏‏.‏

İbn Ömer r.a.'dan rivayete göre Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem: "Hastalığın bulaşması yoktur. Uğursuzluk yoktur. Uğursuzluk üç şeydedir. Kadında, evde ve binekte" buyurmuştur

Narrated `Abdullah bin `Umar:Allah's Messenger (ﷺ) said, "There is neither 'Adwa (no contagious disease is conveyed to others without Allah's permission) nor Tiyara, but an evil omen may be in three a woman, a house or an animal

Sahîh-i Buhârî No. 5754 Sahih

حَدَّثَنَا أَبُو الْيَمَانِ، أَخْبَرَنَا شُعَيْبٌ، عَنِ الزُّهْرِيِّ، قَالَ أَخْبَرَنِي عُبَيْدُ اللَّهِ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عُتْبَةَ، أَنَّ أَبَا هُرَيْرَةَ، قَالَ سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم يَقُولُ ‏"‏ لاَ طِيَرَةَ، وَخَيْرُهَا الْفَأْلُ ‏"‏‏.‏ قَالُوا وَمَا الْفَأْلُ قَالَ ‏"‏ الْكَلِمَةُ الصَّالِحَةُ يَسْمَعُهَا أَحَدُكُمْ ‏"‏‏.‏

Ebu Hureyre'den, dedi ki: Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'i: "Uğursuzluk yoktur. Bunun hayn°lısı tefe'üldür, diyebuyururken dinledim. Ashab: Tefe'ül nedir diye sorunca, Allah Rasulü: Sizden birinizin işiteceği güzel bir sözdür, buyurdu. " Bu Hadis 5755 numara ile de geçiyor Fethu'l-Bari Açıklaması: "Uğursuz saymak." Tıyera: Uğursuz saymak demektir. Bunun aslı da şuradan gelmektedir: Araplar cahiliye döneminde (tıyeranın kökünü teşkil eden) tayr (kuşun uçuş şeklin)e dayanarak sonuçlara varırlal'dı. Onlardan herhangi birisi bir iş yapmak istediğinde kuşun sağa doğru uçtuğunu görürse, onu uğurlu sayar ve devam ederdi. Kuşun sol tarafa uçtuğunu görürse bunu uğursuz kabul eder, geri dönel'di. Bazen onlardan birisi uçsun diye kuşları harekete geçirir ve buna göre davranıl'dı. Şeriat bunu nehyeden buyrukları getirdi. Onlar bu işlere sanih ve barih adını verirlerdi. Sanih, senin sol tarafından sağına doğru uçmak suretiyle sağ tarafı sana doğru gelendir. Barih ise bunun aksi olandır. Onlar sanih olanı uğurlu kabul eder, barih olanı uğı,ı.rsuz sayarlardı. Çünkü kuş kendisine doğru meyletmeksizin ona atış yapması mümkün değildir. Halbukikuşların sağa ya da sola doğru uçmasında onların bu inanışlarını gerektirecek hiçbir şey yoktur. Bu aslı, astarıolmayan şeylerle uğraşıp kendilerini zora koşmaktan başka bir şey değildir. Çünkü kuşların aklı, mantığı yoktur. Herhangi bir şeyi diğerinden ayırt edemezler ki, onların yaptıklarının bir mana ihtiva ettiğine delilgösterilebilsin. ilmin layık olmayan yerlerden öğrenilmeye çalışılması ise, bu işi yapanın cehaletidir. Cahiliye dönemindeki aklı başında bazı kimseler ise bu tür uğurlu, uğursuz saymayı kabul etmiyor ve böyle şeye iltifat etmediğinden ötürü kendisini övüyordu. Mesela onlardan bir şair şöyle demiştir: "Ben sabah yoluma koyuldum. Ama ta eskiden beri Ben bir şeyin koruduğuna ya da uçuşuna güvenerek gitmedim . . Çünkü sola uçuşlar da, sağa uçuşlar gibidir Sağa 'uçuşlar da, sola uçuşlar gibidir." Bir başkası şöyle demektedir: "Kuşları harekete geçirmek ve uğurlu uğursuz saymak ile kahinlerin hepsi Saptırıcı şeylerdir; gaybın ötesini kapatan, örten kilitler vardır." Bir diğeri şöyle der: "Kuşların erken uçuşları delikanlıyı yaklaştıramaz başarıya, Onların geç kalışıarının da bir kusura sebep olması sözkonusu değildir." Bir diğeri de şöyle demiştir: "Ömrün hakkı için, çakıl taşları ile fal açanlar da bilemezler, . Kuşları uçuranlar da bilemezler Allah'ın ne yapacağını." Cahiliye dönemi Araplarının çoğunluğu, kuşların uçuşlarından uğurlu uğursuz manası çıkartıyor, buna güveniyor ve şeytanın bunu süslemesi dolayısı ile' de çoğunlukla bu doğru çıkıyordu. Müslümanların bir çoğunda da bunun bazı kalıntıları devam etmektedir. Ebu Davud ve sahih olduğunu belirterekTirmizi ile İbn Hibban İbn Mesud'danNebie merfu' olarak şu hadisi zikretmektedirler: "Tıye ra (uğurlu uğursuz saymak) bir şirktir. Aramızdan bazı şeylerin uğursuz olacağından çekinmeyen kimse olamaz. Ama Allah bunu tevekkül ile giderir." Bu hadisteki "aramızda ... olamaz" sözleri İbn Mesud'un haber arasında dere ettiği sözlerindendir. Bunu da Buhari'nin hocası Süleyman b. Harb, Tirmizi'nin Buhari'den, onun da hocasından naklettiğine göre açıklamış bulunmaktadır. Bunu şirk olarak değerlendirmesinin sebebi de bu işin bir fayda sağlanacağına ya da bir zararı önleyeceğine inanışlarıdır. Sanki onlar böylelikle Allah ile birlikte başkasına ortak koşmuş gibi oluyorlar. İbn Mesud'un, "ama Allah bunu tevekkül ile giderir" sözÜşuna işaret etmektedir: Her kim böyle bir halile karşılaşır da Allah'a teslimiyet gösterir ve uğursuzluk duygusuna aldırmazsa, bu kabilden içine arız Olan hallerden dolayı sorumlu tutulmaz .. Beyhakl, Şuabu'l-İman adlı eserinde Abdullah b. Amr'dan şu mevkuf rivayeti nakletmektedir: "Her kime bu uğursuzluk düşüncesinden herhangi bir şey anz olursa Allah'ım, senin uğurundan başka uğur yoktur, senin hayrından başka hayır yoktur, senden başkada hiçbir ilah yoktur, desin

Narrated Abu Huraira:I heard Allah's Messenger (ﷺ) saying, "There is no Tiyara, and the best omen is the Fal." They asked, "What is the Fal?" He said, "A good word that one of you hears (and takes as a good omen)

Sahîh-i Buhârî No. 5755 Sahih

حَدَّثَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ مُحَمَّدٍ، أَخْبَرَنَا هِشَامٌ، أَخْبَرَنَا مَعْمَرٌ، عَنِ الزُّهْرِيِّ، عَنْ عُبَيْدِ اللَّهِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ ـ رضى الله عنه ـ قَالَ قَالَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم ‏"‏ لاَ طِيَرَةَ، وَخَيْرُهَا الْفَأْلُ ‏"‏‏.‏ قَالَ وَمَا الْفَأْلُ يَا رَسُولَ اللَّهِ قَالَ ‏"‏ الْكَلِمَةُ الصَّالِحَةُ يَسْمَعُهَا أَحَدُكُمْ ‏"‏‏.‏

Ebu Hureyre r.a.'dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem: Tiyera (uğursuz saymak) diye bir şey yoktur. Bunun hayırlısı da tefe'üldür, diye buyurdu. Ashab: Tefe'ül nedir, ey Allah'ın Rasulü, diye sorunca, o: Birinizin duyduğu salih bir sözdür, buyurdu

Narrated Abu Huraira:The Prophet (ﷺ) said, "There is no Tiyara and the best omen is the Fal," Somebody said, "What is the Fal, O Allah's Messenger (ﷺ)?" He said, "A good word that one of you hears (and takes as a good omen)

Sahîh-i Buhârî No. 5756 Sahih

حَدَّثَنَا مُسْلِمُ بْنُ إِبْرَاهِيمَ، حَدَّثَنَا هِشَامٌ، عَنْ قَتَادَةَ، عَنْ أَنَسٍ ـ رضى الله عنه ـ عَنِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم قَالَ ‏ "‏ لاَ عَدْوَى وَلاَ طِيَرَةَ، وَيُعْجِبُنِي الْفَأْلُ الصَّالِحُ، الْكَلِمَةُ الْحَسَنَةُ ‏"‏‏.‏

Enes r.a.'dan rivayete göre Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: "Ne hastalığın bulaşması vardır, ne uğursuzluk vardır. Bununla birlikte salih (iyi) tefe'ül olan güzel söz dehoşuma gider." Bu Hadis 5776 numara ile de geçiyor Fethu'l-Bari Açıklaması: ''Tefe'ül'' Taberi, İkrime'den şöyle dediğini rivayet etmektedir: İbn Abbas'ın yanında idim. Bir kuş gelip öttü. Bir adam: Hayırdır, hayırdır, dedi. İbn Abbas: Bunun yanında hayır da yoktur, şer de yoktur, dedi. Yine (Taberı) şöyle demiştir: Tefe'üı ile tıyera (uğursuzsaymak) aı-asındakifark şudur: Tefe'ül yüce Allah hakkında hüsn ü zan beslemek türündendir. Uğursuzsaymak ise, ancak kötü şey hakkında olur. Bundan dolayı mekruh görülmüştür. Nevevi der ki:. Tefe'ül hoşa gitmeyen şeyler hakkında da, sevindirici şeyler hakkında da kullanılır. Ama çoğunlukla sevindirici şeyler hakkında kullanılır. Tı: yera denilen (uğursuz saymak) ise, ancak uğursuzkabul etmek hallerinde olur. Mecazen sevindirici haller için de kullanıldığı olur. Bu adlandırma, duruma göre değişebilir gibidir. Ama şeriat tıyera (denilen uğursuz sayma)yı hoşa gitmeyen şeyler, tefe'ül'ü de sevindiren şeyler hakkında Özelolarak kullanmıştır. Ancak tıyera kabilinden olmaması için böyle bir maksadı gütmemesi de şartlarındandır. İbn Battal der ki: Allah insanların fıtratında hoş sözü sevmek ve onunla ünsiyet etmek özelliğini yaratmıştır. Nitekim onlarda güzel görünümlüşeylere, saf berrak suya bakarak rahatlamak özelliğini de yaratmıştır. İsterse böyle birsuya bizzat sahip olmasın ve içmesin. Tirmizi sahih olduğunu da belirterek Enes'ten şu hadisi rivayet etmektedir: "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem bir ihtiyaqnı görmek için dışarıçıkacak olursa, ya nedh, ya raşid (ey başarılı, ey doğru yolda olan) sözlerini işitmekten hoşlanırdı." Ebu Davud da hasen bir senedie Bureyde'den şunu rivayet etmektedir: "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem hiçbir şeyden dolayı uğursuzluk duygusuna kapılmazdı. Bununla birlikte bir amir (devlet işini görmek üzere bir görevli) gönderdiği vakit ona ismini sorardı. İsmi hoşuna giderse bundan dolayı sevinirdi. Eğer isminden hoşlanmazsa bundan hoşlanmadığı yüzünün ifadelerinde görüıürdü

Narrated Anas:The Prophet (ﷺ) said, "No 'Adwa (no contagious disease is conveyed to others without Allah's permission), nor Tiyara, but I like the good Fal, i.e., the good word

Sahîh-i Buhârî No. 5757 Sahih

حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ الْحَكَمِ، حَدَّثَنَا النَّضْرُ، أَخْبَرَنَا إِسْرَائِيلُ، أَخْبَرَنَا أَبُو حَصِينٍ، عَنْ أَبِي صَالِحٍ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ ـ رضى الله عنه ـ عَنِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم قَالَ ‏ "‏ لاَ عَدْوَى، وَلاَ طِيَرَةَ، وَلاَ هَامَةَ، وَلاَ صَفَرَ ‏"‏‏.‏

Ebu Hureyre r.a.'dan rivayete göre Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem: "Hastalığın sirayeti (bulaşması) da yoktur, tıyera (uğursuz saymak) da yoktur, hame de yoktur, safer de yoktur" diye buyurmuştur

Narrated Abu Huraira:The Prophet (ﷺ) said, "There is no 'Adwa, nor Tiyara, nor Hama, nor Safar

Sahîh-i Buhârî No. 5758 Sahih

حَدَّثَنَا سَعِيدُ بْنُ عُفَيْرٍ، حَدَّثَنَا اللَّيْثُ، قَالَ حَدَّثَنَا عَبْدُ الرَّحْمَنِ بْنُ خَالِدٍ، عَنِ ابْنِ شِهَابٍ، عَنْ أَبِي سَلَمَةَ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَضَى فِي امْرَأَتَيْنِ مِنْ هُذَيْلٍ اقْتَتَلَتَا، فَرَمَتْ إِحْدَاهُمَا الأُخْرَى بِحَجَرٍ، فَأَصَابَ بَطْنَهَا وَهْىَ حَامِلٌ، فَقَتَلَتْ وَلَدَهَا الَّذِي فِي بَطْنِهَا فَاخْتَصَمُوا إِلَى النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم فَقَضَى أَنَّ دِيَةَ مَا فِي بَطْنِهَا غُرَّةٌ عَبْدٌ أَوْ أَمَةٌ، فَقَالَ وَلِيُّ الْمَرْأَةِ الَّتِي غَرِمَتْ كَيْفَ أَغْرَمُ يَا رَسُولَ اللَّهِ مَنْ لاَ شَرِبَ، وَلاَ أَكَلَ، وَلاَ نَطَقَ، وَلاَ اسْتَهَلَّ، فَمِثْلُ ذَلِكَ يُطَلّ فَقَالَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم ‏ "‏ إِنَّمَا هَذَا مِنْ إِخْوَانِ الْكُهَّانِ ‏"‏‏.‏

Ebu Hureyre r.a.'dan rivayete göre "Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Huzeyl'li olup birbiri ile döğüşen iki kadın hakkında hüküm verdi. Onlardan biri diğerine taş atmış, bu taş hamile olan diğerinin karnına isabet etmiş ve karnındaki çocuğun ölümüne sebep olmuştu. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in huzurunda davalaştılar. Allah Rasulü: Kadının karnında ölen ceninin diyeti olarak, köle veya cariyenin gurresidir (diyetin yirmide biridir), diye hüküm verdi. Tazminatı ödemek durumunda olan kadının velisi şöyle dedi: Ey Allah'm Rasulü, ben nasılolur da içmemiş, yememiş, konuşmam ış ve hatta doğarken çığlık atmamış birisinin diyetini ödeyebilirim? Böyle bir varlığın diyetini ödemeyi batıl bir iş sayarım. Bunun üzerine Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem: Şüphesiz ki bu, kahinlerin kardeşlerindendir, buyurdu." Bu Hadis 5759,5760. 6740, 6904, 6909 ve 6910 numara ilede geçiyor

Narrated Abu Huraira:Allah's Messenger (ﷺ) gave his verdict about two ladies of the Hudhail tribe who had fought each other and one of them had hit the other with a stone. The stone hit her `Abdomen and as she was pregnant, the blow killed the child in her womb. They both filed their case with the Prophet (ﷺ) and he judged that the blood money for what was in her womb. was a slave or a female slave. The guardian of the lady who was fined said, "O Allah's Messenger (ﷺ)! Shall I be fined for a creature that has neither drunk nor eaten, neither spoke nor cried? A case like that should be nullified." On that the Prophet (ﷺ) said, "This is one of the brothers of soothsayers

Sahîh-i Buhârî No. 5760 Sahih

حَدَّثَنَا قُتَيْبَةُ، عَنْ مَالِكٍ، عَنِ ابْنِ شِهَابٍ، عَنْ أَبِي سَلَمَةَ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ ـ رضى الله عنه ـ أَنَّ امْرَأَتَيْنِ، رَمَتْ إِحْدَاهُمَا الأُخْرَى بِحَجَرٍ فَطَرَحَتْ جَنِينَهَا، فَقَضَى فِيهِ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم بِغُرَّةٍ عَبْدٍ أَوْ وَلِيدَةٍ‏.‏ وَعَنِ ابْنِ شِهَابٍ، عَنْ سَعِيدِ بْنِ الْمُسَيَّبِ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَضَى فِي الْجَنِينِ يُقْتَلُ فِي بَطْنِ أُمِّهِ بِغُرَّةٍ عَبْدٍ أَوْ وَلِيدَةٍ‏.‏ فَقَالَ الَّذِي قُضِيَ عَلَيْهِ كَيْفَ أَغْرَمُ مَنْ لاَ أَكَلَ، وَلاَ شَرِبَ، وَلاَ نَطَقَ، وَلاَ اسْتَهَلَّ، وَمِثْلُ ذَلِكَ بَطَلْ فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم ‏ "‏ إِنَّمَا هَذَا مِنْ إِخْوَانِ الْكُهَّانِ ‏"‏‏.‏

Ebu Hureyre r.a.'dan rivayete göre "İki kadından birisi diğerine bir taş attı ve o kadın da karnındaki ceninini düşürdü. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem onun hakkında bir erkek yahut bir dişi köleden ibaret olan gurre verilmesi hükmünü verdi

Narrated Abu Huraira:Two ladies (had a fight) and one of them hit the other with a stone on the `Abdomen and caused her to abort. The Prophet (ﷺ) judged that the victim be given either a slave or a female slave (as blood-money). Narrated Ibn Shihab: Sa`id bin Al-Musayyab said, "Allah's Messenger (ﷺ) judged that in case of child killed in the womb of its mother, the offender should give the mother a slave or a female slave in recompense The offender said, How can I be fined for killing one who neither ate nor drank, neither spoke nor cried: a case like that should be denied ' On that Allah's Messenger (ﷺ) said 'He is one of the brothers of the foretellers

Sahîh-i Buhârî No. 5761 Sahih

حَدَّثَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ مُحَمَّدٍ، حَدَّثَنَا ابْنُ عُيَيْنَةَ، عَنِ الزُّهْرِيِّ، عَنْ أَبِي بَكْرِ بْنِ عَبْدِ الرَّحْمَنِ بْنِ الْحَارِثِ، عَنْ أَبِي مَسْعُودٍ، قَالَ نَهَى النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم عَنْ ثَمَنِ الْكَلْبِ، وَمَهْرِ الْبَغِيِّ، وَحُلْوَانِ الْكَاهِنِ‏.‏

Ebu Mes'ud'dan: "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem köpeğin bedelini, zina eden kadının ücretini ve kahine verilen ücreti yemeyi yasaklamıştır, demiştir

Narrated Abu Mas`ud:The Prophet (ﷺ) forbade the utilization of the price of a dog, the earnings of prostitute and the earnings of a foreteller

Sahîh-i Buhârî No. 5762 Sahih

حَدَّثَنَا عَلِيُّ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ، حَدَّثَنَا هِشَامُ بْنُ يُوسُفَ، أَخْبَرَنَا مَعْمَرٌ، عَنِ الزُّهْرِيِّ، عَنْ يَحْيَى بْنِ عُرْوَةَ بْنِ الزُّبَيْرِ، عَنْ عُرْوَةَ، عَنْ عَائِشَةَ ـ رضى الله عنها ـ قَالَتْ سَأَلَ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم نَاسٌ عَنِ الْكُهَّانِ‏.‏ فَقَالَ ‏"‏ لَيْسَ بِشَىْءٍ ‏"‏‏.‏ فَقَالُوا يَا رَسُولَ اللَّهِ إِنَّهُمْ يُحَدِّثُونَا أَحْيَانًا بِشَىْءٍ فَيَكُونُ حَقًّا‏.‏ فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم ‏"‏ تِلْكَ الْكَلِمَةُ مِنَ الْحَقِّ، يَخْطَفُهَا مِنَ الْجِنِّيِّ، فَيَقُرُّهَا فِي أُذُنِ وَلِيِّهِ، فَيَخْلِطُونَ مَعَهَا مِائَةَ كَذْبَةٍ ‏"‏‏.‏ قَالَ عَلِيٌّ قَالَ عَبْدُ الرَّزَّاقِ مُرْسَلٌ، الْكَلِمَةُ مِنَ الْحَقِّ‏.‏ ثُمَّ بَلَغَنِي أَنَّهُ أَسْنَدَهُ بَعْدَهُ‏.‏

Aişe r.anha.'dan, dedi ki: "Bazı kimseler Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e kahinlere dair soru sordular. O da: Bir şey değildir(ler), buyurdu. Soruyu soranlar: Ey Allah'ın Rasulü, onlar bazen bir şeyi söylüyorlar ve (dedikleri) gerçekten çıkıyor, dediler. Bu sefer Allah Rasulü şöyle buyurdu: O, cinlerden olan kimsenin (meleklerden) kapıp aldıği ve kendi dostunun kulağına fısıldadığı haktan olan bir sözdür. Onlar buna yüz tane yalan karıştırırlar." Fethu'l-Bari Açıklaması: "Kahinlik"; gaybı bilmek iddiasında bulunmak demektir. Bir sebebe dayanmakla birlikte, dünyada meydana gelecekleri haber vermek gibi. Bu hususta asıl dayanak, cinlerden bir kimsenin meleklerin sözlerinden bir şeyi hırsızlık yoluyla kapması ve kaptığı bu sözü kahinin kulağına bırakmasıdır. Kahin, arraf hakkında da, çakıl taşlarına bakan kimse hakkında da kullanılır. Müneccim hakkında da kullanılır. Kahinliği yermek hususunda Sünen sahiplerinin rivayet edip Hakim'in sahih olduğunu belirttiği Ebu Hureyre yoluyla merfu' olarak nakledilen şu hadis varid olmuştur: "Kim bir kahine yahut bir anma gidip de onun söylediklerini tasdik ederse Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in üzerine indirileni inkar etmiş olur." Bu hadisin Cabir ve İmran b. Husayn yoluyla gelen bir şahidi de vardır. Bu hadisleri el-Bezzar ikisi de ceyyid ayrı senedIerle rivayet etmiş olup, lafızları: "Kim bir kahine gider de ... " şeklindedir. Müslim'de Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in. eşlerinden birisinden -ravilerinden kimisi de bunun adını Hafsa diye vermiş bulunmaktadır-: "Kim bir aıTma gider de" lafzı ile rivayet etmiştir. Hepsinin bu farklı lafızlarındaki tehdit, Ebu Hureyre'nin hadisindeki lafız ile ittifak arz etmektedir. Ancak Müslim'in rivayet ettiği hadiste: "O ikisinin kırk gün süreyle hiçbir namazı kabul olunmaz" denilmektedir. "Bu ancak kahinlerin kardeşlerindendir." Onun sözlerinin kahinlerin sözlerine benzerliği dolayısıyla böyle demiştir. İbn Battal dedi ki: Hadiste kullandıkları lafızları bakımından kahinlere benzemeye çalışan kimselerin yerilmesi s,öz konusudur. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in onu cezalandırmayışının sebebi, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e cahillerden yüz çevirip, onları affetmekile emredilmiş olmasıdır. Konuşurken seci'li (duraklarda kafiyeli) konuşma yapmayı mekruh görenler bunu delil almışlardır. Ama bu da mutlak olarak kabul edilmemiştir. Aksine seci'li konuşmanın mekruh olan kısmı, hakkı bertaraf etmek için zorla:narak söylenen sözlerdir. Kendiliğinden ve mubah olan hususlarda kendisini zorlamadan söylenen seci'li sözler caizdir. İşte Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'den bu kabilden varid olmuş sözler de buna göre anlaşılmalıdır. İleride Deavat (dualar) bölümünde buna dair daha geniş açıklamalar (6337.hadiste) gelecektir. Hadisten çıkarılan sonuçlar arasında: Cinayetin hakime götürülüp dava edilmesi, ileride Diyetlerbahsinde açıklanacağı üzere ölü dahi düşecek olsa ceninde diyet ödemenin vacip olduğu gibi sonuçlarda çıkarılmaktadır. Sözünü ettiğimiz bölümdebundan çıkacak diğer sonuçlar da açıklanacaktır. "Bırakır." yani ona telkin eder, koyar. Hattabi dedi ki: Yani cinlerden olan kişi o sözü dostunun kulağına telkin ettiği vakit diğer şeytanlar da bu sözü duyarlar ve -tıpkı tavuğun gıdaklayip diğer tavukların onun sesini işitince cevap vermeleri gibi- onu birbirlerine nakleder dururlar. Ancak Kurtubi buna karşı şunları söylemektedir: Hadisin siyakına daha uygun görülen mana şudur: Cinlerden olan şahıs, sözü gizli, fakat bir çeşit yankısı bulunan, kendisine de dönen bir ses iletelkin eder. Bundan dolayı kahinlerin sözleri de çoğunlukla bu türdendir. Daha önce Cenazeler bölümünün sonlarında (1355.hadisin şerhinde) buna dair bazı açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. el-Hattabi der ki: Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem kahinlik yapan kimsenin bazı hallerde isabet etmesinin biricik sebebinin şu olduğunu açıklamaktadır: Cinlerden olan şahıs meleklerden hırsızlık sureti ile dinlemiş olduğu bir sözü kahine telkin eder. O da bunun üzerine duyduğuna kıyas ederek yalanlar katar. Bazen isabet ettiği nadiren görülebilir. Ama yanılması daha çok görülen haldir. Hadisten anlaşıldığına göre şeytanların, meleklerden hırsızlama sözler işitmeleri devam etmektedir. Ama bu, cahiliye dönemindeki hallerine nispetle neredeyse yok hükmündedir, oldukça az ve nadir hale gelmiştir. Kahinlere gitmenin nehyedildiği de hadisten çıkan sonuçlar arasındadır. Kurtubi der ki: Buna gücü yeten muhtesib ve benzeri kimselerin, çarşı pazarda bu tür işler yapan kimselerin başına dikilerek onlara da, onların yanına gelen kimselere de en şiddetli bir şekilde tepki göstermeleri gerekir. Bazı hususlarda onların doğru söylediklerine aldanmamalı ve onların yanına gidip gelenler arasında ilme müntesib gibi görünenlerin çokluğuna da kanmamalıdır. Çünkü aslında bu gibi kimseler, ilimde derinliği olan kimseler değildir. Aksine bunlar bu gibi kimselerin yanına gitmenin sakıncalarını bilmeyen cahillerdendirler

Narrated `Aisha:Some people asked Allah's Messenger (ﷺ) about the fore-tellers He said. ' They are nothing" They said, 'O Allah's Messenger (ﷺ)! Sometimes they tell us of a thing which turns out to be true." Allah's Messenger (ﷺ) said, "A Jinn snatches that true word and pours it Into the ear of his friend (the fore-teller) (as one puts something into a bottle) The foreteller then mixes with that word one hundred lies

Sahîh-i Buhârî No. 5763 Sahih

حَدَّثَنَا إِبْرَاهِيمُ بْنُ مُوسَى، أَخْبَرَنَا عِيسَى بْنُ يُونُسَ، عَنْ هِشَامٍ، عَنْ أَبِيهِ، عَنْ عَائِشَةَ ـ رضى الله عنها ـ قَالَتْ سَحَرَ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم رَجُلٌ مِنْ بَنِي زُرَيْقٍ يُقَالُ لَهُ لَبِيدُ بْنُ الأَعْصَمِ، حَتَّى كَانَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم يُخَيَّلُ إِلَيْهِ أَنَّهُ يَفْعَلُ الشَّىْءَ وَمَا فَعَلَهُ، حَتَّى إِذَا كَانَ ذَاتَ يَوْمٍ أَوْ ذَاتَ لَيْلَةٍ وَهْوَ عِنْدِي لَكِنَّهُ دَعَا وَدَعَا ثُمَّ قَالَ ‏"‏ يَا عَائِشَةُ، أَشَعَرْتِ أَنَّ اللَّهَ أَفْتَانِي فِيمَا اسْتَفْتَيْتُهُ فِيهِ، أَتَانِي رَجُلاَنِ فَقَعَدَ أَحَدُهُمَا عِنْدَ رَأْسِي، وَالآخَرُ عِنْدَ رِجْلَىَّ، فَقَالَ أَحَدُهُمَا لِصَاحِبِهِ مَا وَجَعُ الرَّجُلِ فَقَالَ مَطْبُوبٌ‏.‏ قَالَ مَنْ طَبَّهُ قَالَ لَبِيدُ بْنُ الأَعْصَمِ‏.‏ قَالَ فِي أَىِّ شَىْءٍ قَالَ فِي مُشْطٍ وَمُشَاطَةٍ، وَجُفِّ طَلْعِ نَخْلَةٍ ذَكَرٍ‏.‏ قَالَ وَأَيْنَ هُوَ قَالَ فِي بِئْرِ ذَرْوَانَ ‏"‏‏.‏ فَأَتَاهَا رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فِي نَاسٍ مِنْ أَصْحَابِهِ فَجَاءَ فَقَالَ ‏"‏ يَا عَائِشَةُ كَأَنَّ مَاءَهَا نُقَاعَةُ الْحِنَّاءِ، أَوْ كَأَنَّ رُءُوسَ نَخْلِهَا رُءُوسُ الشَّيَاطِينِ ‏"‏‏.‏ قُلْتُ يَا رَسُولَ اللَّهِ أَفَلاَ أَسْتَخْرِجُهُ قَالَ ‏"‏ قَدْ عَافَانِي اللَّهُ، فَكَرِهْتُ أَنْ أُثَوِّرَ عَلَى النَّاسِ فِيهِ شَرًّا ‏"‏‏.‏ فَأَمَرَ بِهَا فَدُفِنَتْ‏.‏ تَابَعَهُ أَبُو أُسَامَةَ وَأَبُو ضَمْرَةَ وَابْنُ أَبِي الزِّنَادِ عَنْ هِشَامٍ‏.‏ وَقَالَ اللَّيْثُ وَابْنُ عُيَيْنَةَ عَنْ هِشَامٍ فِي مُشْطٍ وَمُشَاقَةٍ‏.‏ يُقَالُ الْمُشَاطَةُ مَا يَخْرُجُ مِنَ الشَّعَرِ إِذَا مُشِطَ، وَالْمُشَاقَةُ مِنْ مُشَاقَةِ الْكَتَّانِ‏.‏

Aişe r.anha'dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Zureyk oğullarından Lebid b. el-A'sam adında bir adam Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e sihir yaptı. Öyle ki, Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e yapmamış olduğu bir şeyi yaptığı hayal olarak görünüyordu. Nihayet bir gün -yahut bir gece- o benim yanımda iken uzun uzun dua etti, ettikçe etti. Sonra şöyle dedi: Ey Aişe, farkında mısın Allah Teala bana kendisine hakkında fetva istediğim bir hususta fetva verdi. İki adam yanıma geldi. Onlardan birisi başımın yanında, diğeri ayaklarımın yanında oturdu. Onlardan birisi arkadaşına: Bu adamın hastalığı nedir, diye sordu. Öbürü: O sihirlenmiştir, diye cevap verdi. Diğeri: Ona kim sihir yaptı, diye sordu. Öbürü: Lebid b. el-A'sam diye cevap verdi. Hangi şeyde (sihir yaptı) diye sordu. O: Bir tarakta ve taranırken düşen saçlar ile erkek bir hurma ağacının kurumuş çiçek kapçığı ile; dedi. Öbürü: Peki o (sihir yapılan bu şeyler) nerededir, diye sordu. O da: Zervan kuyusunda, diye cevap verdi. . Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, ashabından birkaç kişi ile birlikte o kuyuya gitti. Oradan dönüp gelince, dedi ki: Ey Aişe, o kuyunun suyu sanki ıslatılmış kına suyunu andırıyordu. Onun yanındaki hurma ağaçlarının başları da şeytanların başları gibiydi. Ben: Ey Allah’ın Rasulü, sen onu oradan çıkarmadın mı, diye sordum. O: ’'Allah bana afiyet verdi. Bu hususta ben insanların aleyhine bir şerri körüklemek istemedim, dedi ve verdiği emir üzerine o kuyu kapatıldı." Denildiğine göre "el-muşata (taranırken dökülen saç)’' saçın taranması halinde dökülen saçlardır. Aynı şekilde taraktan geçirilmesi halinde dökülenlere de muşata denilir. Fethu'l-Bari Açıklaması: "Sihir." Ragıb ve başkaları şöyle demişlerdir: Sihir birkaç anlamda kullanılır: 1- Latif ve ince olan her şey. Bir şeyi (kendisine) meylettiren her kimse, ona sihir yapmış olur. İşte şairlerin: "Gözlerin sihri" tabirini kullanmaları da bu kabildendir. Çünkü gözler nefisleri kendilerine meylettirirler. Tabiplerin: Tabiat sihircidir, sözleri de bu kabildendir. Yüce Allah'ın: "Hayır, biz sihirlenmiş bir topluiuğuz. "(Hicr. 15) buyruğu da böyledir. Doğruyu bilmekten alıkonulmuş kimseleriz, demektir. "Şüphesiz beyanın bir kısmı bir sihirdir" hadisindeki ifade de bu anlamdadır. 2- Hakikati olmayan aldatma ve hayalolarak göstermeler. Nitekim göz bağcıların yaptıkları şekilde, el çabukluğu ile yaptıklarını gözlerin fark etmesini önleme/eri bu kabildendir. Yüce Allah'ın: "Onların ipleri ve değnekleri büyülerinden ötürü kendisine yürüyorlarmış gibi geldi. "(Taha, 66) buyruğu ile "İnsanların gözlerini büyülediler. "(Araf, 16) buyruğunda ile buna işaret edilmektedir. 3_ "Şeytanlara bir çeşit yakınlaşmak sureti ile şeytanların yardımıyla meydana gelen şeyler ... " Fethu'l-Barı, X, 232 vd. 4- Yıldızlara -onların iddialarına göre- hitap etmek ve onların manevi özelliklerinin aşağıya inmesini sağlamak suretiyle gerçekleşen şeyler. Sihir hakkında görüş ayrılığı vardır. Bunun sadece bir hayal gibi göstermekten ibaret olupbir hakikatinin olmadığı söylenmiştir. Şafi'ilerden Ebu Cafeı: el-Esterbazi'nin, Hanefilerden Ebu Bekir er-Razi'nin ve Zahiri İbn Hazm ile bir kesimin tercih ettiği görüş budur. Nevevi der ki: Doğru olan ise sihrin bir hakikatinin olduğudur. Cumhur bunu katli olarak söylemiş, genelolarak ilim adamları da bu görüşü kabul etmiştir. Kitabın da, meşhur ve sahih sünnetin de delalet ettiği budur. ---Nevevi'nin sözü burada bitti.--- Ama asıl anlaşmazlık konusu da şudur: Sihir ile bir şeyin hakikati değişir mi, değişmez mi? Sihir sadece bir hayal göstermekten ibarettir, diyenler bunu kabul etmezler. Sihrin bir hakikati olduğunu söyleyenler de; onun sadece bir etkisi vardır ve bu etkisi ile mizacı bir tür rahatsız edip hastalandırmaktan öteye gidemez diyenler ile, hayır, sihir mesela cansız bir varlık, canlı olacak şekilde yapı değiştirir ve bunun aksini yapar, diyenler olmak üzere ihtilaf etmişlerdir. Cumhurun benimsediği görüş, birincisidir. Çok az bir kesim de ikincisini kabul etmişlerdir. Eğer konu ilahi kudret açısından ele alınırsa bu da kabul edilir. Ama gerçek ve vakıa göz önünde bulundurulacak olursa bu hususta görüş ayrılığı vardır. Çünkü bu işi yaptığını iddia edenlerin pek çoğu buna dair bir delil ortaya koyamaz. el-Hattabi'nin naklettiğine göre bazıları kayıtsız ve şartsız olarak sihri kabul etmezler. Sanki o bu sözleriyle sihrin sadece bir hayal oldi..ığunu söyleyen kimseleri kastetmiş gibidir. Aksi takdirde bu, hakkı bile bile inkar olur. el-Mazeri der ki: İlim adamlarının çoğunluğunun kanaati, sihrin varlığı ve onun bir hakikati olduğu doğrultusundadır. Bazıları ise sihrin hakikatini kabul etmez, sihir olarak meydana gelen şeylerin batı i birtakım hayaller olduğunu söylerler. Ancak sihrin varlığını ortaya koyan nakil varid olduğundan dolayı bu görüş reddolunmuştur. Çünkü akıl, şanı yüce Allah'ın sihirbazın birtakım sözleri söylediği yahut bazı cisimleri bir araya getirdiği ya da özel bir sıraya göre birtakım kuvvetleri, güçleri birbirine karıştırdığı takdirde, alışılmışın dışında bir şey yapabileceğini reddetmemektedir. Oldukça yetkin ve beceri sahibi tabiplerin, tek başına zararlı olan birtakım ilaçları birbirine karıştırarak, terkib sonucu yararlı bir ilaç haline getirmeleri de bunun gibidir. Sihrin etkisinin, yüce Allah'ın: "Kişi ile eşinin arasını ayıran şeyler"de zikrettiğinden fazla olmadığı da söylenmiştir. Çünkü bu buyruk, bu işin çekinilmesi gereken bir şeyolduğunu anlatmak sadedindedir. Eğer sihirle bundan daha fazlasının meydana gelmesi mümkün olsaydı, elbette onu da zikrederdi. el-Mazerı dedi ki: Akıl açısından doğru olan, sihir ile bundan daha fazlasının da olmasının caiz oluşudur. Ayet-i kerime -bu hususta zahir olduğunu söyleyebilsek dahi- fazlasının olmayacağı hususunda bir nas değildir. Daha sonra şunları eklemektedir: Sihir, mucize ve keramet arasındaki farka gelince, sihir sihirbazın istediği şey gerçekleşinceye kadar birtakım sözler söylemek ve fiiller işlemektir. Kerametin ise bunlara bir ihtiyacı yoktur. Hatta keramet çoğunlukla kendiliğinden ortaya çıkar. Ayrıca keramet fasık bir kimsenin eliyle ortaya çıkmaz. Nevevi Ziyadatu'r-Ravda'da el-Mütevelli'den buna yakın açıklamalar kaydetmiş bulunmaktadır. Bununla birlikte bu olağandışı işin eliyle gerçekleştiği kimsenin halini de göz önünde bulundurmak gerekir. Eğer şeriate sıkı sıkıya bağlı ve kişiyi helake götüren günahlardan uzak duran birisi ise, eliyle meydana gelen olağanüstü haller bir keramettir. Aksi takdirde o bir sihirdir. Çünkü böyle bir iş, şeytanların yardım etmeleri gibi sihrin türlerinden birisi olarak meydana gelen bir iştir. "Ve yüce Allah'ın: "Fakat o şeytanlar katir oldular. İnsanlara büyüyü ... öğretiyorlardı. "(Bakara, 102) buyruğu." Bu ayet-i kerimede Yahudilerin yaptıkları sihrin esasına dair açıklamalar vardır. Diğer taraftan bu sihir, şeytanların Davud oğlu Süleyman aleyhisselam'ın aleyhine uydur,Çluklarından ve Babil topraklarında Harlit ile Marlit'un üzerine indirilenlerdendir. İkincisi ise birincisinden zaman itibariyle daha öncedir. Çünkü Harlit ile Marlit kıssası İbn İshak'ın ve başkalarının naklettiklerine göre Nuh aleyhisselam zamanından öncedir. Sihir, Nuh zamanında var olan bir şeydi. Çünkü yüce Allah'ın Nuh kavminden haber verdiğine göre onlar Nuh aleyhisselam'ın bir sihirbaz olduğunu iddia etmişlerdi. Sihir aynı şekilde Firavun kavmi arasında da yaygındı. Bütün bunlar ise$üleyman aleyhisselam döneminden önce idi. Bu ayet-i kerime, sihrin bir küfür olduğuna, onu öğrenenin de katir olacağına delil gösterilmiştir. Nevevider ki: Sihir yapmak haramdır ve icma ile büyük günahlardandır. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem onu helak edici yedi günah arasında saymıştır. Sihrin bazı çeşitleri küfür olabildiği gibi, bazı çeşitleri de küfür olmayabilir. Ama büyük bir masiyettir. Eğer sihirde küfrü gerektiren birsöz yahut bir fiil bulunuyor ise sihir küfürdür, aksi takdirde değildir. Sihri öğretmek ise haramdır. Eğer öğretilen bu sihirde küfrü gerektiren bir husus varsa, küfür olur ve bundan tevbe etmesi istenir. Ama öldürülmez. Tevbe ettiği takdirde tevbesi kabul olunur. Şayet öğretilende küfrü gerektiren bir şey yoksa tazir ile cezalandırılır. Malik/ten nakledildiğine göre sihirbaz kafirdir ve sihri sebebiyle öldürülür. Tevbe etmesi de istenmez. Aksine zındık kimse gibi onu öldürmek kaçınılmaz bir cezadır. Iyad dedi ki: Ahmed de, ashab ve tabiinden bir topluluk da İmam Malik'in dediği gibi demiştir.---Nevevi'nin sözü burada bitti.--- Bazı ilim adamları şu iki amaçtan birisi için sihir öğrenmeyi caiz kabul etmişlerdir: 1- Küfür ihtiva edeni etmeyendenayırt etmek için, 2- Sihrin etkilediği' kimse üzerinden etkisini kaldırmak için. Birincisinde itikat açısından müstesna herhangi bir sakınca yoktur. Eğer itikat herhangi bir şekilde zarar görmeyecek olursa mücerred olarak bir şeyi bilmek, onun yasaklanmasını gerektirmez. Bir kimsenin putperestlerin putlara nasıl ibadet ettiğini bilmesi gibi. Çünkü sihirbazın yaptığı işi nasıl yaptığı sadece bir sözü veya bir fiili nakletmekten ibarettir. Onu biZzat yapmak veya gereğince amel etmek ise böyle değildir. İkincisine gelince, eğer bazılarının iddia ettikleri gibi ancak küfür ya da fıskın türlerinden bir tür ile gerçekleşebiliyor ise, onu öğrenmek kesinlikle helal olmaz. Öyle değilse belirtilen özellik dolayısıyla caiz olur. İşte bu meselede ayırt edici söz budur. "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e Zureyk oğullarından Lebid b. el-A'sam adındaki birisi büyü yaptı." Abdullah b. Numeyr'in, Hişam b. Urve'den diye naklettiği Müslim'de yer alan rivayette şöyle denilmektedir: "Zureyk oğulları Yahudilerinden bir Yahudi Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e sihir yaptı." Biraz sonra gelecek olan İbn Uyeyne yoluyla nakledilen rivayette de şöyle denilmektedir: "Yahudiler ile antlaşmalı Zureyk oğullarından bir adam -ki münafık birisi idi- ... " Heriki rivayet şöylece telif edilebilir: Onun Yahudi olduğunu söyleyen kimseler, durumun mevcut halini göz önünde bulundurmuştur. Onun münafık olduğunu söyleyenler de onun dışa yansıyan durumunu göz önünde bulundurmuştur. İbnu'l-Cevzı dedi ki: İşte bu onun münafıklık ederek İslam'a girdiğini ortaya koymaktadır ki, bu da açık bir husustur. "O benim yanımda idi. Dua ettikçe etti." Nevevi dedi ki: Bundan, hoşa gitmeyen hallerin ortaya çıkması esnasında dua etmenin, duayı tekrarlamanın ve bunun bertaraf edilmesi için yüce Allah'a sığınmanın müstehap olduğu anlaşılmaktadır. Derim ki: Bu hususta Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem hem işini Allah'a havale etmek (taMd) yolunu, hem de sebeplere sarılmak yolunu izlemiş bulunmaktadır. İşin başında işini Allah'a havale etti, Rabbinin emrine teslim oldu. Rabbinin belasına sabrederek ondan ecrini bekledi. Daha sonra bu işuzayıp gidince, bunun uzayıp gitmesinin de yapmakta olduğu çeşitli ibadetlerden kendisini zayıf düşüreceğinden korkunca tedaviye, sonra da duaya yöneldi. Bu makamların her birisi de kemalin en ileri derecesidir. "Erkek bir hurma ağacının çiçeği kurumuş kapçığında." Bu, çiçeğin üzerinde bulunan kapçık olup, "dal" tabiri hem erkek, hem dişi hakkında kullanılır. Bundan dolayı "erkek hurma ağacı çiçeği" kaydını zikretmiş bulunmaktadır. "Ben bu hususta insanlar aleyhine bir kötülüğü kışkırtmak istemedim." Nevevi dedi ki: Onu dışarı çıkartıp yaymak halinde sihrin hatırlanması, öğrenilmesi ve buna benzer yollarla Müslümanlara zarar geleceğinden korktu. Bu da kötülük korkusu sebebiyle maslahatı terk etmek kabilindendir. İbn Numeyrrivayetinde "ümmetimin aleyhine" şeklindedir. "Onun", yani kuyunun "kapatılmasını emir buyurdu

Narrated `Aisha:A man called Labid bin al-A'sam from the tribe of Bani Zaraiq worked magic on Allah's Messenger (ﷺ) till Allah's Messenger (ﷺ) started imagining that he had done a thing that he had not really done. One day or one night he was with us, he invoked Allah and invoked for a long period, and then said, "O `Aisha! Do you know that Allah has instructed me concerning the matter I have asked him about? Two men came to me and one of them sat near my head and the other near my feet. One of them said to his companion, "What is the disease of this man?" The other replied, "He is under the effect of magic.' The first one asked, 'Who has worked the magic on him?' The other replied, "Labid bin Al-A'sam.' The first one asked, 'What material did he use?' The other replied, 'A comb and the hairs stuck to it and the skin of pollen of a male date palm.' The first one asked, 'Where is that?' The other replied, '(That is) in the well of Dharwan;' " So Allah's Messenger (ﷺ) along with some of his companions went there and came back saying, "O `Aisha, the color of its water is like the infusion of Henna leaves. The tops of the date-palm trees near it are like the heads of the devils." I asked. "O Allah's Messenger (ﷺ)? Why did you not show it (to the people)?" He said, "Since Allah cured me, I disliked to let evil spread among the people." Then he ordered that the well be filled up with earth

Sahîh-i Buhârî No. 5764 Sahih

حَدَّثَنِي عَبْدُ الْعَزِيزِ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ، قَالَ حَدَّثَنِي سُلَيْمَانُ، عَنْ ثَوْرِ بْنِ زَيْدٍ، عَنْ أَبِي الْغَيْثِ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ ـ رضى الله عنه ـ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَالَ ‏ "‏ اجْتَنِبُوا الْمُوبِقَاتِ الشِّرْكُ بِاللَّهِ، وَالسِّحْرُ ‏"‏‏.‏

Ebu Hureyre r.a.'dan rivayete göre Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem: "Helak edici günahlar olan Allah'a şirk koşmaktan ve sihirden uzak durunuz" diye buyurmuştur

Narrated Abu Huraira:Allah's Messenger (ﷺ) said, "Avoid the Mubiqat, i.e., shirk and witchcraft

Sahîh-i Buhârî No. 5765 Sahih

حَدَّثَنِي عَبْدُ اللَّهِ بْنُ مُحَمَّدٍ، قَالَ سَمِعْتُ ابْنَ عُيَيْنَةَ، يَقُولُ أَوَّلُ مَنْ حَدَّثَنَا بِهِ ابْنُ جُرَيْجٍ، يَقُولُ حَدَّثَنِي آلُ، عُرْوَةَ عَنْ عُرْوَةَ، فَسَأَلْتُ هِشَامًا عَنْهُ فَحَدَّثَنَا عَنْ أَبِيهِ، عَنْ عَائِشَةَ ـ رضى الله عنها ـ قَالَتْ كَانَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم سُحِرَ حَتَّى كَانَ يَرَى أَنَّهُ يَأْتِي النِّسَاءَ وَلاَ يَأْتِيهِنَّ‏.‏ قَالَ سُفْيَانُ وَهَذَا أَشَدُّ مَا يَكُونُ مِنَ السِّحْرِ إِذَا كَانَ كَذَا‏.‏ فَقَالَ ‏"‏ يَا عَائِشَةُ أَعَلِمْتِ أَنَّ اللَّهَ قَدْ أَفْتَانِي فِيمَا اسْتَفْتَيْتُهُ فِيهِ، أَتَانِي رَجُلاَنِ فَقَعَدَ أَحَدُهُمَا عِنْدَ رَأْسِي، وَالآخَرُ عِنْدَ رِجْلَىَّ، فَقَالَ الَّذِي عِنْدَ رَأْسِي لِلآخَرِ مَا بَالُ الرَّجُلِ قَالَ مَطْبُوبٌ‏.‏ قَالَ وَمَنْ طَبَّهُ قَالَ لَبِيدُ بْنُ أَعْصَمَ، رَجُلٌ مِنْ بَنِي زُرَيْقٍ حَلِيفٌ لِيَهُودَ، كَانَ مُنَافِقًا‏.‏ قَالَ وَفِيمَ قَالَ فِي مُشْطٍ وَمُشَاقَةٍ‏.‏ قَالَ وَأَيْنَ قَالَ فِي جُفِّ طَلْعَةٍ ذَكَرٍ، تَحْتَ رَعُوفَةٍ، فِي بِئْرِ ذَرْوَانَ ‏"‏‏.‏ قَالَتْ فَأَتَى النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم الْبِئْرَ حَتَّى اسْتَخْرَجَهُ فَقَالَ ‏"‏ هَذِهِ الْبِئْرُ الَّتِي أُرِيتُهَا، وَكَأَنَّ مَاءَهَا نُقَاعَةُ الْحِنَّاءِ، وَكَأَنَّ نَخْلَهَا رُءُوسُ الشَّيَاطِينِ ‏"‏‏.‏ قَالَ فَاسْتُخْرِجَ، قَالَتْ فَقُلْتُ أَفَلاَ أَىْ تَنَشَّرْتَ‏.‏ فَقَالَ ‏"‏ أَمَا وَاللَّهِ فَقَدْ شَفَانِي، وَأَكْرَهُ أَنْ أُثِيرَ عَلَى أَحَدٍ مِنَ النَّاسِ شَرًّا ‏"‏‏.‏

Aişe r.anha'dan, dedi ki: "Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e büyü yapılmıştı. Öyle ki o, hanımlarına yaklaşmadığı halde onda onlara yaklaştığı izlenimi olurdu. -Ravilerden Süfyan dedi ki: İşte bu böyle olduğu takdirde sihirden dolayı en şiddetli rahatsızlık olur.- Allah Rasulü: Ey Aişe! Allah'ın benim kendisinden hakkında fetva sorduğum hususta bana fetva verdiğini biliyor musun? Banaiki adam geldi. Onlardan birisi başımın yanında, diğeri de ayaklarımın yanında oturdu. Başımın yanında oturan kişi diğerine: Bu adamın hali nedir, diye sordu. O: Ona büyü yapılmıştır, dedi. Öbürü: Peki ona kim büyü yaptı, diye sordu. O: Yahudiler ile antlaşmalı Zureyk oğullarından bir adam olan Lebid b. el-A'sam dedi. -O da münafıktı- Sihri neyin içinde yapmış, diye sordu. O: Bir tarakta ve taranırken dökülen saçlarda, dedi. Bu sihir nerede, diye sordu. O: Zervan kuyusunda büyükçe bir taşın altında, erkek hurma çiçeğinin kurumuş kapçığında, dedi. Aişe dedi ki: Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem kuyuya gitti ve sonunda onu Çıkardı. Daha sonra: İşte bana gösterilmiş olan kuyu budur. Onun suyu sanki kına ıslatılmış su gibi idi ve sanki etrafındaki hurma ağaçlarının başları da şeytanların başları gibidir, buyurdu." Ravilerden Süfyan dedi ki: Ve sihir çıkarıldı. Aişe dedi ki: "Ben: Sihirden kurtulmak için sana ilaç verilmedi mi, diye sordum. O şöyle dedi: Buna gelince, Allah'a yemin ederek söylüyorum ki Allah bana şifa vermiş bulunuyor ve ben insanlardan herhangi bir kimsenin aleyhine şerri harekete getirmek istemiyorum." Fethu'l-Bari Açıklaması: "Katade dedi ki: Said b. el-Müseyyeb'e ... dedim." İbnu'l-Cevzı dedi ki: Nüşra denilen şey, sihrin büyülenmİş kimseden çözülmesi, etkisinin giderilmesidir. Buna hemen hemen sihri bilenden başkasının gücü yetmez. Ahmed'e, büyü yapılmış birisinden büyüyü çözen kimsenin durumu hakkında soru sorulmuş, o da: Bunda bir sakınca yoktur, diye cevap vermiştir. Kabul edilen görüş budur. "Nüşra (büyüyü çözmek) şeytanın işindendir" diye gelen rivayete de şöyle cevapverilir: Bununla nüşranın aslına işaret edilmektedir. Hükmü maksada göre değişir. Bunu yapmaktan maksadı hayır olan kimsenin bu yaptığı da hayır olur. Aksi takdirde şer olur. Diğer taraftan el-Hasen'den nakledilen (mekruh olduğuna dair sözü) zahirine göre kabul edilmemelidir. Çünkü bazen rukye, dua ve sığındırıcı dualar ile büyü çözülebilir. Bununla birlikte nüşranın iki tür olma ihtimali de vardır .. "Hanımına yaklaşamayan", yani hanımına yaklaşamayıp onunla cima' edemeyen ... "Ona nüşra yapılabilir mi?" Bu da büyülendiği zannedil2n ya da cinlerin zarar verdiği zannedilen kimseye yapılan bir tedavi ve bir ilaççeşididir. Said b. el-Müseyyeb'in nakledilen sözüne daha önce Rukye başlığında kaydettiğimiz Müslim'de yer alan Cabir yoluyla gelenmerfu' hadisteki: "Kim kardeşine faydalı bir şey yapabilirse onu yapsın" ifedeleri de uygun düşmektedir. Ayrıca daha önce "nazar değmesi haktır" Qadisinde geçen nazarı değen kimsenin gusletmesi ile ilgili hadis de nüşranın meşruiyetini desteklemektedir. Nüşranın caiz olduğunu açıkça ifade edenler arasında Şafil'nin arkadaşı el-Müzenı, Ebu Cafer et-Taberı ve başkaları da vardır. "Ağır bir taşın altında bir hurma çiçeği kapçığında." el-Kuşmihenı rivayetinde (ağır taş anlamını verdiğimiz) raCrfe kelimesi ra harfi medli olarak "raufe" şeklindedir. Bu da kuyunun ağzına konulan ve su çekenin üzerinde dikildiği, yerinden sökülemeyen taş demektir. Ek Bir Bilgi: İbnu'l-Kayyim der ki: Kötü ruhların tesirlerinden ibaret olan büyüye karşı duran ve büyüyü çözmek için var olan en güçlü ve en faydalı tedavi zikir, dua ve kıraat gibi ilahı ilaçlarla (devalarla) yapılanıdır. Çünkü kalp Allah ile dopdolu, O'nun zikri ile mamur olup, ihmal etmeyip aksatmadığı zikir, dua ve teveccüh türünden virdleri bulunuyor ise, şüphesiz ki bu, o kimseye büyünün isabet etmesini engelleyen en büyük sebepler arasındadır. Büyünün tesir kabiliyeti, zayıf kalpler üzerindedir. Bundan dolayı sihir çoğunlukla kadınlarda, çocuklarda ve cahillerde etki gösterir. Zira kötü ruhlar, ancak kendilerine uygun ve ondan etkilenmeye hazır gördükleri ruhlara karşı faaliyete geçerler.(İbnu'l-Kayyim'den özetle) Ancak bu başlıktakihadis ile makamının azametine, Allah'a yönelmesindeki sadakatine ve virdine ısrarla devam etmesine rağmen, büyünün Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'i etkilemesinin mümkün oluşu, bu açıklamaları pek haklı kılmamaktadır. Fakat bundan şöylece kurtulmak mümkündür: Onun söz konusu ettiği bu durum çoğunlukla görülen hal hakkında yorumlanır. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in karşı karşıya kaldığı hal ise bunun caiz oluşunu beyan etmek içindir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır

Narrated Aisha:Magic was worked on Allah's Messenger (ﷺ) so that he used to think that he had sexual relations with his wives while he actually had not (Sufyan said: That is the hardest kind of magic as it has such an effect). Then one day he said, "O `Aisha do you know that Allah has instructed me concerning the matter I asked Him about? Two men came to me and one of them sat near my head and the other sat near my feet. The one near my head asked the other. What is wrong with this man?' The latter replied the is under the effect of magic The first one asked, Who has worked magic on him?' The other replied Labid bin Al-A'sam, a man from Bani Zuraiq who was an ally of the Jews and was a hypocrite.' The first one asked, What material did he use)?' The other replied, 'A comb and the hair stuck to it.' The first one asked, 'Where (is that)?' The other replied. 'In a skin of pollen of a male date palm tree kept under a stone in the well of Dharwan' '' So the Prophet (ﷺ) went to that well and took out those things and said "That was the well which was shown to me (in a dream) Its water looked like the infusion of Henna leaves and its date-palm trees looked like the heads of devils." The Prophet (ﷺ) added, "Then that thing was taken out' I said (to the Prophet (ﷺ) ) "Why do you not treat yourself with Nashra?" He said, "Allah has cured me; I dislike to let evil spread among my people

Sahîh-i Buhârî No. 5766 Sahih

حَدَّثَنَا عُبَيْدُ بْنُ إِسْمَاعِيلَ، حَدَّثَنَا أَبُو أُسَامَةَ، عَنْ هِشَامٍ، عَنْ أَبِيهِ، عَنْ عَائِشَةَ، قَالَتْ سُحِرَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم حَتَّى إِنَّهُ لَيُخَيَّلُ إِلَيْهِ أَنَّهُ يَفْعَلُ الشَّىْءَ وَمَا فَعَلَهُ، حَتَّى إِذَا كَانَ ذَاتَ يَوْمٍ وَهْوَ عِنْدِي دَعَا اللَّهَ وَدَعَاهُ، ثُمَّ قَالَ ‏"‏ أَشَعَرْتِ يَا عَائِشَةُ أَنَّ اللَّهَ قَدْ أَفْتَانِي فِيمَا اسْتَفْتَيْتُهُ فِيهِ ‏"‏‏.‏ قُلْتُ وَمَا ذَاكَ يَا رَسُولَ اللَّهِ قَالَ ‏"‏ جَاءَنِي رَجُلاَنِ، فَجَلَسَ أَحَدُهُمَا عِنْدَ رَأْسِي وَالآخَرُ عِنْدَ رِجْلَىَّ، ثُمَّ قَالَ أَحَدُهُمَا لِصَاحِبِهِ مَا وَجَعُ الرَّجُلِ قَالَ مَطْبُوبٌ‏.‏ قَالَ وَمَنْ طَبَّهُ قَالَ لَبِيدُ بْنُ الأَعْصَمِ، الْيَهُودِيُّ مِنْ بَنِي زُرَيْقٍ‏.‏ قَالَ فِيمَا ذَا قَالَ فِي مُشْطٍ وَمُشَاطَةٍ، وَجُفِّ طَلْعَةٍ ذَكَرٍ‏.‏ قَالَ فَأَيْنَ هُوَ قَالَ فِي بِئْرِ ذِي أَرْوَانَ ‏"‏‏.‏ قَالَ فَذَهَبَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم فِي أُنَاسٍ مِنْ أَصْحَابِهِ إِلَى الْبِئْرِ، فَنَظَرَ إِلَيْهَا وَعَلَيْهَا نَخْلٌ، ثُمَّ رَجَعَ إِلَى عَائِشَةَ فَقَالَ ‏"‏ وَاللَّهِ لَكَأَنَّ مَاءَهَا نُقَاعَةُ الْحِنَّاءِ، وَلَكَأَنَّ نَخْلَهَا رُءُوسُ الشَّيَاطِينِ ‏"‏‏.‏ قُلْتُ يَا رَسُولَ اللَّهِ أَفَأَخْرَجْتَهُ قَالَ ‏"‏ لاَ، أَمَّا أَنَا فَقَدْ عَافَانِي اللَّهُ وَشَفَانِي، وَخَشِيتُ أَنْ أُثَوِّرَ عَلَى النَّاسِ مِنْهُ شَرًّا ‏"‏‏.‏ وَأَمَرَ بِهَا فَدُفِنَتْ‏.‏

Aişe'den, dedi ki: "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e büyü yapıldı. Öyle ki, o bir işi yapmadığı halde onu yapmış gibi tahayyül ediyordu. Nihayet bir gün benim yanımda iken, Allah'a ardı arkasına dua edip durdu. Sonra: Ey Aişe! Farkında mısın Allah bana hakkında kendisinden fetva istediğim bir hususta fetva verdi, dedi. Ben: Bu dediğin nedir, ey Allah'ın Rasulü, dedim. Bana dedi ki: Yanıma iki adam geldi. Onlardan biri başımın yanında, diğeri ayaklarımın yanında oturdu. Sonra onlardan biri diğerine: Bu adamın rahatsızlığı nedir, dedi. O: Ona sihir yapıldı, dedi. Ona kim sihir yaptı, diye sordu. Diğeri: Zureyk oğullarından Yahudi Lebid b. el-A'sam, dedi. Bu sihir ne ile yapıldı, diye sordu. O: Bir tarak, taranırken dökülen saç ile erkek hurma çiçek kapçığı içinde, dedi. Peki o nerededir, diye sordu. Diğeri: Zu Ervan kuyusunda, dedi." Ravi dedi ki: Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem ashabından birkaç kişi ile birlikte kuyuya gitti. O kuyuya baktı. Üzerinde bazı hurma ağaçları da vardı. Sonra Aişe'ye döndü ve: Allah'a yemin ederim. Sanki onun suyu ıslatılmış kına gibi idi ve sanki onun hurma ağaçları şeytanların başları gibi idi, dedi. Aişe dedi ki: "Ey Allah’ın Rasulü! O sihir yapılan şeyleri çikardın mı, diye sordum. O: Hayır, Allah bana afıyet ve şifa vermiş bulunuyor. Ayrıca ben bundan dolayı insanlar aleyhine bir şerri harekete geçirmekten korktum, dedi ve emir vererek kuyu kapatıldı." Fethu'l-Bari Açıklaması: "Sihir." Bu hadis, sihirbazın eğer bir ahdi (güvenlik ve teminatı) var ise had uygulanmak suretiyle öldürülmeyeceğine delil gösterilmiştir. İbn Battal dedi ki: İmam Malik ve Zühri'ye göre kitap ehline mensup sihirbaz öldürülmez. Ancak yaptığı sihir ile başkasının ölümüne sebep olursa öldürülür. Bu Ebu Hanife'nin ve Şafii'nin de görüşüdür. Malik'ten rivayete göre eğer yaptığı sihir ile herhangi bir müslümana kendisine verilen ahdin kapsamında olmayan bir zarar verdiği takdirde, bu yaptığı sebebiyle ahdini bozmuş olur ve onu öldürmek de helal olur. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellemlin Lebid b. el-A'sam'ı öldürmeyişinin sebebi, onun kendi adına kimseden intikam almamasıdır. Ayrıca onu öldürdüğü takdirde bu sebeple Müslümanlar ile Lebid'in antlaşmalı bulunduğu ensar arasında bir fitnenin ortaya çıkmasından korkmuştu. Bu da Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in münafıkları öldürmeyi terk ederken göz önünde bulundurduğu masıahat kabilindendir. Lebid ister Yahudi, ister daha önce bu husustaki görüş ayrılıklarında geçtiği gibi münafık olsun, fark etmez. (İbn Battal) dediki: Malik'e göre sihirbazın hükmü, zındıkın hükmü ile aynıdır. Onun tevbesi kabul edilmez ve bu husus, hakkında sabit olduğu takdirde had olarak öldürülür. Ahmed de böyle demiştir. Şafii ise şöyle demektedir: Sihirbaz, kendi sihri ile öldürdüğünü itiraf etme" . dikçe öldürülmez. İtiraf halinde bu itirafı dolayısıyla öldürülür. Eğer yaptığısihrin bazen öldürdüğünü, bazen öldürmediğini ve o kişiye sihir yaptığını ve daha sonra öldüğünü itiraf ederse ona kısas uygulamak gerekmez. Ama onun malından diyet almak icab eder, akilesinden değiL. Sihir ile öldürmenin beyyine (delil) ile sabit olması düşünülemez. Nevevi der ki: Eğer sihirde küfrü gerektiren söz yahut fiil bulunuyor ise sihri yapan kişİ kafır olur. Tevbe ettiği takdirde bize göre (Şafii mezhebinde) tevbesi kabul edilir. Eğer sihrinde küfrü gerektiren bir husus yoksa tazir uygulanır ve tevbe etmesi istenir

Narrated `Aisha:Magic was worked on Allah's Messenger (ﷺ) so that he began to imagine that he had done something although he had not. One day while he was with me, he invoked Allah and invoked for a long period and then said, "O `Aisha! Do you know that Allah has instructed me regarding the matter I asked Him about?" I asked, "What is that, O Allah's Messenger (ﷺ)?" He said, "Two men came to me; one of them sat near my head and the other sat near my feet. One of them asked his companion, 'What is the disease of this man?' The other replied, 'He is under the effect of magic.' The first one asked, 'Who has worked magic on him?" The other replied, 'Labid bin A'sam, a Jew from the tribe of Bani Zuraiq.' The (first one asked), 'With what has it been done?' The other replied, 'With a a comb and the hair stuck to it and a skin of the pollen of a male datepalm tree.' The first one asked, 'Where is it?' The other replied, 'In the well of Dharwan.' Then the Prophet (ﷺ) went along with some of his companions to that well and looked at that and there were date palms near to it. Then he returned to me and said, 'By Allah the water of that well was (red) like the infusion of Henna leaves and its date-palms were like the heads of devils" I said, O Allah's Messenger (ﷺ)! Did you take those materials out of the pollen skin?" He said, 'No! As for me Allah has healed me and cured me and I was afraid that (by Showing that to the people) I would spread evil among them when he ordered that the well be filled up with earth, and it was filled up with earth

Sahîh-i Buhârî No. 5767 Sahih

حَدَّثَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ يُوسُفَ، أَخْبَرَنَا مَالِكٌ، عَنْ زَيْدِ بْنِ أَسْلَمَ، عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عُمَرَ ـ رضى الله عنهما أَنَّهُ قَدِمَ رَجُلاَنِ مِنَ الْمَشْرِقِ، فَخَطَبَا، فَعَجِبَ النَّاسُ لِبَيَانِهِمَا، فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم ‏ "‏ إِنَّ مِنَ الْبَيَانِ لَسِحْرًا ـ أَوْ ـ إِنَّ بَعْضَ الْبَيَانِ لَسِحْرٌ ‏"‏‏.‏

Abdullah b. Ömer r.a.'dan rivayete göre "Doğu tarafından iki adam gelip hutbe verdiler. İnsanlar onların beyanlarına (açık seçik konuşmalarına) hayret ettiler. Bunun üzerine Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem: Şüphesiz beyanın bir kısmı bir sihirdir -yahut şüphesiz beyanın bazısı- bir sihirdir, buyurdu."

Narrated `Abdullah bin `Umar:Two men came from the East and addressed the people who wondered at their eloquent speeches On that Allah's Messenger (ﷺ) said. Some eloquent speech is as effective as magic

Diğer tahric edenler: Tirmizi Birr; Ebû Dâvûd, Edeb Fethu'l-Bari Açıklaması: "Doğudan", doğu tarafından. Temim oğullarının kaldıkları yerler, Irak tarafı idi. Bu da Medine'nin doğu tarafına düşer. "Hutbe verdiler. İnsanlar onların beyanlarına hayran kaldılar." el-Hattabi dedi ki: Beyan iki türlüdür. Bunların birisi ile maksat herhangi bir şekilde açıklanır. Diğeri ise dinleyenlerin hoşuna gidecek ve kalplerini kendisine doğru cezbedecek şekilde sanatkarane yapılan açıklamalardır. İşte kalbi etkileyip nefsi bir şeyi gerçek şeklinden başka türlü gösterecek ve onu gerçek yönünden başka tarafa çevirecek kadar baskın geldiği takdirde sihre benzeyen beyan şekli budur. Bu durumda bu sözü dinleyip bakan, başka türlü görür. Eğer bu kabiliyet hakka yöneltilirse övülür, batı la yönelik olursa yerilir. Hattabi dedi ki: Buna göre bu, beyanın sihre benzeyen, yerilen türüdür. Ancak ona şöyle itiraz edilmiştir: Diğerine de sihir adını vermenin bir sakıncası yoktur. Çünkü "sihir" daha önce Sihir başlığının baş taraflarında açıklandığı üzere herhangi bir meylettirme hakkında da kullanılır. Bazıları da bu hadisi güzel söz söylemenin ve lafızları dikkatle seçmenin övülmesi sadedinde yorumlamıştır. Eğer hadisinAmr b. el-Ehtem olayı ile ilgili varid olduğu sahih ise, bu husus gayet açıktır. Bazıları da bu hadisi, sözü kendisini zorlayarak yapmacıklaştıran, onu güzelleştirmek için ve bir şeyi görünen halinden başka türlü göstermek amacıyla zariayan kimseleri yermek hakkında da yorumlamışlardır. Böylelikle bu, hakikati olmayan bir şekilde, hayalolarak göstermek şeklindeki sihre benzemiş olmaktadır. Malik bu hadisi Muvatta adlı eserinde "Allah'ın zikri olmaksızın mekruh olan sözler, konuşmalar" başlığında koymuş olmakla buna işaret etmiş bulmaktadır

Sahîh-i Buhârî No. 5768 Sahih

حَدَّثَنَا عَلِيٌّ، حَدَّثَنَا مَرْوَانُ، أَخْبَرَنَا هَاشِمٌ، أَخْبَرَنَا عَامِرُ بْنُ سَعْدٍ، عَنْ أَبِيهِ ـ رضى الله عنه ـ قَالَ قَالَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم ‏"‏ مَنِ اصْطَبَحَ كُلَّ يَوْمٍ تَمَرَاتٍ عَجْوَةً، لَمْ يَضُرُّهُ سَمٌّ وَلاَ سِحْرٌ ذَلِكَ الْيَوْمَ إِلَى اللَّيْلِ ‏"‏‏.‏ وَقَالَ غَيْرُهُ ‏"‏ سَبْعَ تَمَرَاتٍ ‏"‏‏.‏

Amir b. Sa'd'dan, o babası r.a.'dan şöyle dediğini rivayet etmektedir: "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: Kim her gün sabahleyin birkaç acve hurması yerse ona o gün geceye kadar herhangi bir zehir ve sihir zarar vermez." (Buhari'nin hadisi kendisinden naklettiği Ali'den) başkası ise: ''Yedi tanehurma ... " demiştir

Narrated Saud:The Prophet (ﷺ) said, "If somebody takes some `Ajwa dates every morning, he will not be affected by poison or magic on that day till night." (Another narrator said seven dates)

Sahîh-i Buhârî No. 5769 Sahih

حَدَّثَنَا إِسْحَاقُ بْنُ مَنْصُورٍ، أَخْبَرَنَا أَبُو أُسَامَةَ، حَدَّثَنَا هَاشِمُ بْنُ هَاشِمٍ، قَالَ سَمِعْتُ عَامِرَ بْنَ سَعْدٍ، سَمِعْتُ سَعْدًا ـ رضى الله عنه ـ يَقُولُ سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم يَقُولُ ‏ "‏ مَنْ تَصَبَّحَ سَبْعَ تَمَرَاتٍ عَجْوَةً، لَمْ يَضُرُّهُ ذَلِكَ الْيَوْمَ سَمٌّ وَلاَ سِحْرٌ ‏"‏‏.‏

Amir b. Sa'd'dan: "Ben (babam) Said r.a.'l şöyle derken dinledim: Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'i şöyle buyururken dinledim: Kim sabahleyin yedi tane acve hurması yerse o gün ona ne bir zehir, ne de bir sihir zarar verir." Fethu'l-Bari Açıklaması: "Sihre karşı acve hurması ile tedavL" Acve, Medine hurmasının en kaliteli ve . yumuşak türlerindendir. "Kim her sabah ... " Ebu Üsame'nin rivayetinde lafız biraz farklı olmakla birlikte her ikisi de "sabahleyin yemek" anlamındadır. es-Sabuh ve'l-İstibah, sabahleyin içmek, içeceği sabahleyin içmek demektir. Daha sonra bu, yemek hakkında da kullanılmıştır. "Her gün acve hurmasından birkaç tane." Bu rivayette bu şekilde mutlak olarak gelmiştir. Başka rivayetlerde ise kayıtlı olarak zikredilmiştir: Cumua ile İbn Ebi Ömer rivayetinde "yedi tane hurma" denilmektedir. Ebu Damra rivayetinde mekan kaydı fazlalığı da vardır. Onun lafzı da şöyledir: "Her kim sabahı edince el-Aliye hurmalarından yedi acve hurması yerse ... " el-Aliye, Medine'nin el-Aliye cihetindeki yerleşim yerleridir. el-Hattabi dedi ki: Acve'nin zehre ve sihre karşı faydalı olması, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in Medine hurmasına yaptığı duası sebebiyledir. Yoksa hurmadaki bir özellikten dolayı değildir.' İbnu't-Tin de şöyle demektedir: Medine'de şu anda bilinmeyen özel bir hurmanın kastedilmiş olma ihtimali de vardır. el-Kurtubi der ki: Hadisin zahiri ise Medine'nin acve hurmasının zehri defetmesi ve sihri iptal edip boşa çıkarması özelliğine sahip olduğunu göstermektedir

Narrated Saud:I heard Allah's Messenger (ﷺ) saying, "If Somebody takes seven 'Ajwa dates in the morning, neither magic nor poison will hurt him that day

Şehir seçin

Türkiye

Almanya

Hollanda

Belçika

Fransa

Avusturya

İsviçre

Birleşik Krallık

İsveç

Danimarka

Norveç

KKTC

Azerbaycan

Bosna-Hersek

Kuzey Makedonya

Kosova

Bulgaristan

Suudi Arabistan

Filistin

Mısır

BAE

Katar

ABD

Kanada

Avustralya