1.878 hadis bulundu · sayfa 18/94
حَدَّثَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ مُحَمَّدٍ، حَدَّثَنَا هِشَامٌ، أَخْبَرَنَا مَعْمَرٌ، عَنِ الزُّهْرِيِّ، عَنْ أَبِي سَلَمَةَ، عَنْ أَبِي سَعِيدٍ، قَالَ بَيْنَا النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم يَقْسِمُ جَاءَ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ ذِي الْخُوَيْصِرَةِ التَّمِيمِيُّ فَقَالَ اعْدِلْ يَا رَسُولَ اللَّهِ. فَقَالَ " وَيْلَكَ مَنْ يَعْدِلُ إِذَا لَمْ أَعْدِلْ ". قَالَ عُمَرُ بْنُ الْخَطَّابِ دَعْنِي أَضْرِبْ عُنُقَهُ. قَالَ " دَعْهُ فَإِنَّ لَهُ أَصْحَابًا يَحْقِرُ أَحَدُكُمْ صَلاَتَهُ مَعَ صَلاَتِهِ، وَصِيَامَهُ مَعَ صِيَامِهِ، يَمْرُقُونَ مِنَ الدِّينِ كَمَا يَمْرُقُ السَّهْمُ مِنَ الرَّمِيَّةِ، يُنْظَرُ فِي قُذَذِهِ فَلاَ يُوجَدُ فِيهِ شَىْءٌ، يُنْظَرُ فِي نَصْلِهِ فَلاَ يُوجَدُ فِيهِ شَىْءٌ، ثُمَّ يُنْظَرُ فِي رِصَافِهِ فَلاَ يُوجَدُ فِيهِ شَىْءٌ، ثُمَّ يُنْظَرُ فِي نَضِيِّهِ فَلاَ يُوجَدُ فِيهِ شَىْءٌ، قَدْ سَبَقَ الْفَرْثَ وَالدَّمَ، آيَتُهُمْ رَجُلٌ إِحْدَى يَدَيْهِ ـ أَوْ قَالَ ثَدْيَيْهِ ـ مِثْلُ ثَدْىِ الْمَرْأَةِ ـ أَوْ قَالَ مِثْلُ الْبَضْعَةِ ـ تَدَرْدَرُ، يَخْرُجُونَ عَلَى حِينِ فُرْقَةٍ مِنَ النَّاسِ ". قَالَ أَبُو سَعِيدٍ أَشْهَدُ سَمِعْتُ مِنَ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم وَأَشْهَدُ أَنَّ عَلِيًّا قَتَلَهُمْ وَأَنَا مَعَهُ، جِيءَ بِالرَّجُلِ عَلَى النَّعْتِ الَّذِي نَعَتَهُ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم. قَالَ فَنَزَلَتْ فِيهِ {وَمِنْهُمْ مَنْ يَلْمِزُكَ فِي الصَّدَقَاتِ}.
Ebu Said şöyle anlatmıştır: Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem ganimet taksimi yaparken Abdullah b. zi'l-Huveysıra et-Temımı geldi ve "Adil ol Ya Resulallah!" dedi. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem de ona "Yazıklar olsun sana! Eğer ben adil olmazsam kim adil olur?" buyurdu. Bunun üzerine Hz. Ömer "Müsaade et şunun boynunu vurayım!" dedi. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle cevap verdi: "Onu bırak! Şüphesiz onun birtakım arkadaşları vardır ki onların namazıarı karşısında kendi namazınızı, oruçları karşısında kendi orucunuzu küçük görürsünüz. Onlar okun avı (delip) çıkışı gibi dinden çıkacaklardır. (Avı delip geçen) okun tüyüne bakılır. Orada kandan hiçbir eser bulunmaz. Sonra demirine bakılır, orada da hiçbir şey bulunmaz. Sonra okun yaya giriş yerine bakılır. Orada da bir şey bulunmaz. Sonra oku n ağaç kısmına bakılır, orada da bir şey bulunmaz. Ok avın işkembesi içindeki şeylere ve kana girip çıkmış fakat onlardan hiçbir şey oka 'yapışıp kalmamıştır. Onların alameti, iki elinden biri -veya iki memesi dedi- kadın memesi gibi -ya da öteye beriye gidip gelen büyük bir et parçası gibi dedi- olan bir adamdır. Aralarında öyle biri olacaktır). Onlar, insanlar arasında bir tefrika olduğu zaman ortaya çıkarlar!" Ebu Said şöyle dedi: Ben şehadet ediyorum ki bu hadisi Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'den işittim ve yine şehadet ediyorum ki Hz. Ali bunlarla savaşmıştır ve ben de onun maiyetindeydim. Sonunda Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in anlattığı nitelik üzere bir adam getirildi. Ebu Said "Onlardan sadakaların (taksimi) hususunda seni ayıplayanlar da vardır. Sadakalardan onlara da (bir pay) verilirse razı olurlar, şayet onlara sadakalardan verilmezse hemen kızarlar"(Tevbe 58) ayeti bunun hakkında indi, dedi
Narrated Abu Sa`id:While the Prophet (ﷺ) was distributing (something, `Abdullah bin Dhil Khawaisira at-Tamimi came and said, "Be just, O Allah's Messenger (ﷺ)!" The Prophet (ﷺ) said, "Woe to you ! Who would be just if I were not?" `Umar bin Al-Khattab said, "Allow me to cut off his neck ! " The Prophet (ﷺ) said, " Leave him, for he has companions, and if you compare your prayers with their prayers and your fasting with theirs, you will look down upon your prayers and fasting, in comparison to theirs. Yet they will go out of the religion as an arrow darts through the game's body in which case, if the Qudhadh of the arrow is examined, nothing will be found on it, and when its Nasl is examined, nothing will be found on it; and then its Nadiyi is examined, nothing will be found on it. The arrow has been too fast to be smeared by dung and blood. The sign by which these people will be recognized will be a man whose one hand (or breast) will be like the breast of a woman (or like a moving piece of flesh). These people will appear when there will be differences among the people (Muslims)." Abu Sa`id added: I testify that I heard this from the Prophet (ﷺ) and also testify that `Ali killed those people while I was with him. The man with the description given by the Prophet (ﷺ) was brought to `Ali. The following Verses were revealed in connection with that very person (i.e., `Abdullah bin Dhil-Khawaisira at-Tarnimi): 'And among them are men who accuse you (O Muhammad) in the matter of (the distribution of) the alms
حَدَّثَنَا مُوسَى بْنُ إِسْمَاعِيلَ، حَدَّثَنَا عَبْدُ الْوَاحِدِ، حَدَّثَنَا الشَّيْبَانِيُّ، حَدَّثَنَا يُسَيْرُ بْنُ عَمْرٍو، قَالَ قُلْتُ لِسَهْلِ بْنِ حُنَيْفٍ هَلْ سَمِعْتَ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم يَقُولُ فِي الْخَوَارِجِ شَيْئًا قَالَ سَمِعْتُهُ يَقُولُ ـ وَأَهْوَى بِيَدِهِ قِبَلَ الْعِرَاقِ ـ " يَخْرُجُ مِنْهُ قَوْمٌ يَقْرَءُونَ الْقُرْآنَ لاَ يُجَاوِزُ تَرَاقِيَهُمْ، يَمْرُقُونَ مِنَ الإِسْلاَمِ مُرُوقَ السَّهْمِ مِنَ الرَّمِيَّةِ ".
Yuseyr b. Amr şöyle demiştir: Sehl b. Huneyfe " Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'den Haricıler hakkında herhangi bir şey söylerken işittin mi?" diye sordum. Sehl şöyle cevap verdi: Ben Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'den elini Irak tarafına doğru uzatarak şöyle buyurduğunu ışittim: "Bu taraftan bir kavim çıkacak, onlar Kur'an okurlar, Kur'an onların köprücük kemiklerinden öteye geçmez. Onlar atılan bir okun avı delip çıkması gibi İslam'dan çıkarlar." Fethu'l-Bari Açıklaması: "Kaynaşmanın sağlanması ve insanların kendisinden kaçmaması için Haridler ile çarpışmayı terkeden kimse." İsmam şöyle demiştir: Atılan başlık, Haridler ile savaşmayı terk hakkındadır. Hadis, gerek fert, gerek toplum olarak öldürmeyi terk hakkındadır. Ancak propagandalarını yapmaya başlayıp, insanlarla savaşacak olurlarsa onlarla çarpışmak gerekli olur. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Ömer'in teklif ettiği boynunu vurmayı terk etmiştir. Çünkü ilgili kişi niyetinden geçenleri ortaya koyacak bir fiilde bulunmamıştır. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, İslam henüz kök salıp, kalplere yerleşmeden önce insanların gözünde salih olan bir kimseyi öldürecek olsaydı, onları İslam'a girmekten kaçındırmış olacaktı. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in vefatından sonra ise görüşlerini ortaya koyduklarında, cemaatten ayrıldıklarında ve imamlara muhalif davrandıklarında -onlarla çarpışma kuvveti varken çarpışmamak- caiz değildir. Biz de şunu ekleyelim: Buharl'nin yukarıda attığı başlıkta bu görüşe ters düşen bir şey yoktur. Ancak o şuna işaret etmiştir: Hadiste zikredilen bir durum meydana gelse ve bir zümre sözgelimi Haridier gibi inansa ve savaşmasa devlet başkanının -maslahatı bu yönde gördüğü takdirde- onlara ilişmemesi caizdir. Bu masıahat devlet başkanının şu yönde taşıdığı bir endişe olabilir: Şayet sözü edilen zümreye ilişecek olursa onlar gibi inanç taşıyıp, durumunu gizleyen bazı kimseler ortaya çıkıp, kendileri ile çarpışabilir ve bu onların isyanlarına ve Müslümanlara karşı savaş açmalarına sebep olabilir. Harici:! erin savaşta acımasız, sebatkar ve gözlerini kırpmadan kendilerini ölüme atan kimseler oldukları bilinen hususlardandır. Tarihçilerin Haricılere dair zikrettikleri üzerinde düşünen kimse bunu anlayacaktır. İbn Battal'ın nakline göre Mühelleb şöyle demiştir: Kaynaşma İslam'ın ilk başlarında onların zararlarını savuşturmak için buna ihtiyaç olduğu dönemlerde sözkonusu idi. Buna karşılık Allahu Teala İslam'ı üstün kıldığında uzlaşma gerekmez. Ancak insanların buna ihtiyaçları olması müstesnadır. Buna karar verecek olan o dönemin devlet başkanıdır. Biz de şunu ekleyelim: İmam Buharl'nin rivayet ettiği haber "katl=öldürme" hakkında iken onun "kıtal=çarpışma" şeklinde başlık atması, "kıtali terk etme"nin "katli terk etmek"ten anlaşılmasından dolayıdır. Ama katli terk etmek kıtali terk etmekten anlaşılmaz. "Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem ganimet taksimi yaparken ... " Edeb bölümünde Abdurrahman b. Ebu Na'm vasıtasıyla Ebu Said'den yapılan rivayete göre taksim edilen mal, külçe altın idi ve Hz. Ali onu Yemen'den göndermişti. ResuluIlah Sallallahu Aleyhi ve Sellem bunları, dört kişi arasında böıüştürmüştü. Bu kişilerin isimlerini orada zikretmiştik. "Onun birtakım arkadaşları vardır ki." Bu ifadenin zahirinden anlaşılan Nebi s.a.v.'in O kişinin katledilmesi emrini vermeyişi, kendisinin bahsedilen nitelikte arkadaşları olmasından dolayıdır. Bu, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem' e o şekilde itiraz ettiği halde öldürülmemesini gerektirmeyen bir husustur. Burada Buharl'nin anladığı gibi bir kaynaşma maslahatı da sözkonusu olabilir. Çünkü Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, onları Müslüman olduklarını izhar etmekle birlikte ibadette mubalağada bulunmakla nitelemektedir. ResuluIlah Sallallahu Aleyhi ve Sellem onların öldürülmelerine izin vermiş olsaydı, bu başkalarını İslam'a girmekten kaçındıracaktl. "Sizden biriniz onların namazıarı karşısında kendi namazınl, oruçları karşısında kendi orucunu muhakkak küçük görür." Hadisin manası şudur: Vü.ce Allah onların kıraatlarını hançerelerinden yukarı çıkarmaz ve kabul buyurmaz. Bazıları şöyle demiştir: Onlar Kur'an'a göre amel etmezler. Dolayısıyla okudukları Kur'an'ın sevabına eremezler. Netice olarak onu kıraat etmiş olmaktan başka bir şeyelde edemezler. Nevevl'nin kanaati şudur: Bundan maksat onların okudukları Kur' an' dan dillerinde telaffuz edilmekten başka bir nasipleri yoktur. Bu Kur' an kalplerine ulaşmak şöyle dursun, boğazlarına bile ulaşmaz. Çünkü Kur'an okumaktan maksat onun akledilmesi, üzerinde düşünülmesi ve kalbe yer etmesidir. Biz de şunu ekleyelim: Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in bu ifadesi, HaridIer hakkındaki "Onların imanları hançerelerini aşmaz" şeklindeki sözü gibidir. Yani onlar kelime-i şehadeti telaffuz ederler. Ancak bunu kalpleri ile tanımazlar. Müslim'de yer alan bir rivayette "Onlar Kur'an'ı yaş olarak okurlar" denilmektedir.(Müslim, Zekat) Bu, Kur'an'ı maharetle okurlar anlamına gelmektedir. Bir başka ifadeyle en güzel şekilde okurlar demektir. Bazıları, bundan maksadın onların Kur'an okumaya devam ettiği ve dillerinin bundan dolayı hala yaşlığını koruduğudur demişlerdir. Kurtubi'nin nakline göre başka bazıları ise bunun, Kur'an'ı güzel sesle okumanın kinayeli anlatımı olduğunu söylemişlerdir. Ebu'I-Veddak'ın elMüsedded'de Ebu Said'den naklettiği "Onlar Kur'an'ı insanların okuduğu en güzel biçimiyle okurlar" şeklindeki rivayet, birinci açıklamayı teyid etmektedir. Sonuncusunu ise Müslim'in rivayetinde Ebu Bekre'nin babasından yaptığı "Sert, keskin ve dilleri Kur'an'la belagatli bir topluluk" ifadesi teyid etmektedir. (Ahmed b. Hanbel, V, 44; Beyhaki, Sünen, VIII, 187) Bunların içinde tercih e en değer olanı üçüncüsüdür. "Okun avdan delip çıkışı gibi." Yani onlar İslam'dan ansızın çıkarlar. Tıpkı pamları güçlü olan bir kimsenin attığı okun avı bir anda delip geçmesi gibi ki okun hızından dolayı ona ve onun herhangi bir parçasına avdan hiçbir şey bulaşmaz. Oku atan kimse okunu aradığında onu bulurken attığı avı bulamaz. Sonra okunun ava isabet edip etmediğini anlamak için onu inceler. Okuna kan veya başka bir şey bulaşmadığını gördüğünde ok ava isabet ettiği halde onu ıskaladığını zanneder. "Ayetuhum" yani onların alameti, "İki elinden biri -veya iki memesi dedi- kadın memesi gibi -ya da öteye beriye gidip gelen büyük bir et parçası gibi. .. ......... hareket eden, öteye beriye gidip gelen demektir. "Ben şehadet ediyorum ki Hz. Ali bunlarla savaşmıştır." İshak b. Rahuye'nin Müsned'inden nakline göre Habıb b. Ebi Sabit şöyle anlatmıştır: Ebu Vail'e gittim ve ona "Hz. Ali'nin savaştığı şu kimseleri bana haber ver. Bunlar niçin Hz. Ali'den ayrıldılar ve o, niçin bunlarla çarpışmayı helal gördü?" dedim. Ebu Vail şöyle cevap verdi: Biz iki safa ayrılınca (sıffin) Şamlılar saflarında büyük bir zayiat meydana geldi. Bunun üzerine Mushafları kaldırdılar. Ebu Vail bundan sonra hakem olayını anlattı. Haricller tarihte bilinen o sözlerini söylediler ve HarCıra'ya inip konakladılar. Hz. Ali onlara bir elçi gönderdi ve fikirlerinden döndüler. Sonra "Biz onun yanında yer alırız. Eğer hakem olayını kabul ederse onunla çarpışırız, verdiği sözü çiğnerse onun safında yer alır, kendisini destekleriz" dediler. Bundan sonra aralarından bir grup, insanlarla çarpışmak üzere ayrıldı ve Hz. Ali onların durumuyla ilgili olmak üzere Resulullah s.a.v.'den O hadisi nakletti. Ahmed b. Hanbel, Taberani ve Hakim'de yer alan bir rivayet e göre Abdullah b. Şeddad, Hz. Ali'nin Haricller ile çarpıştığı gecelerde Irak dönüşü Aişe r.anha'nın huzuruna girer. Aişe r.anha ona "Hz. Ali'nin çarplŞtığl şu kimselerin durumundan söz et" der. Abdullah b. Şeddad şöyle cevap verir: Ali, Muaviye ile yazışıp, bir hakemin hükmüne gitmeye karar verdiklerinde kurralardan sekiz bin kişi ona karşı geldi ve Klife tarafında Harlira denilen bir yerde toplandılar. Ardından Hz. Ali'yi kınayarak "Allahu Teala'ın sana giydirdiği gömleği ve sana verdiği ismi çıkarıp attın, sonra din konusunda birtakım insanları hakem tayin ettin. Allah'a yemin olsun ki hüküm ancak Allah'ındır" dediler. Onların bu sözleri Hz. Ali'nin kulağına gidince insanları topladı ve büyük bir Mushaf getirilmesini emretti. Eliyle Mushafa vurarak "Ey Mushaf! Bu insanlarla konuş" dedi. Onlar "O insan değil ki konuşsun. O sadece mürekkep ve kağıttan ibaret. Biz ondan rivayet ettiğimiz şeyleri konuşuyoruz" dediler. Hz. Ali "Allah'ın kitabı benimle onların arasında hakemdir. Allahu Teala bir erkeğin karısı hakkında 'Eğer karı-kocanın aralarının açılmasından korkarsamz erkeğin ailesinden bir hakem ve kadının ailesinden bir hakem gönderin'(Nisa 35) buy/ur-m.ktadır. Muhammed'in ümmeti, bir adamın karısından çok daha önemlidir" decfı. Onlar "Muaviye ile yazıştın" diye Ali'ye düşman kesildiler. Oysa Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Süheyl b. Amr ile yazışmıştı. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'ta sizin için güzel örnek vardır.(Ahmed b. Hanbel, I, 86; Hakim, el-Müstedrek, II, 165) Hz. Ali bundan sonra İbn Abbas'ı onlara gönderdi ve İbn Abbas, onlarla tartıştı. Aralarında Abdullah b. el-Kewa'nın da bulunduğu dört bin kişi gqrüşlerinden döndü. Hz. Ali diğerlerine görüşlerinden dönmeleri için elçi gönderdi. Ancak onlar bunu kabul etmediler. Hz. Ali bunun üzerine onlara şu haberi gönderdi: Dökülmesi haram olan bir kanı dökmemek, yol kesmemek ve hiç kimseye zulüm etmemek şartı ile dilediğiniz yere gidebilirsiniz. Şayet bu fiilleri işlerseniz size savaş açarım. Abdullah b. Şeddad şöyle devam etti: Vallahi onlar yol kesip, dökülmesi haram olan kanı akıtıncaya kadar Hz. Ali onlarla çarpışmadı. Hadisten Çıkan Sonuçlar 1. Bu hadiste Hz. Ali'nin büyük bir menkıbesi yer almaktadır. 2. Hz. Ali'nin gerçek bir devlet başkanıdır. Cemel, Sıffin ve başka savaşlarda haklı olan Ali'dir. Diyet bölümünde "Yanımızda Kur'an ve şu sahifeden başka bir şey yoktur" ifadesinde "sahife" şeklindeki sınırlamadan maksat, yazma ile kayıtlıdır. Yoksa Allahu Teala'ın ileride olacak hadiselere dair Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e bildirdiği şeylerden yanında ne varsa tümü bu sahifededir demek değildir. Bu hadisin rivayet yolları birçok şeyi ihtiva etmektedir. Buna göre Hz. Ali'nin yanında Haricller ile savaşma ve bunun dışında zikredilen şeylere dair Resulullah Sallallahu Aleyhi ve SellemIden naklen bilgi bulunmaktaydı. Onun kendisini kavmi n en bedbahtının öldüreceğini haber verdiği sabittir. Bu bedbahtlık birçok meselede sözkonusuydu. 3. Devlet başkanına isyan etmek gerekli olduğuna inanan kimsenin -bu amaçla savaş açmadığı veya bunun için hazırlıkta bulunmadığı sürece- öldürülmemesi gerekir. Çünkü "Onlar isyan ettiklerinde kendilerini öldürünüz" denilmektedir. 4. Haridiere delil getirilmedikçe kendileriyle savaşmak ve onları öldürmek caiz değildir. Söz konusu delilin amacı, hakka dönmeleri çağrısında bulunmak ve kendilerine yapılacak icraatta mazur olmaktır. İmam Buhari başlıkta sözkonusu ayete yer vermek suretiyle buna işaretetmektedir. Haridierin kafir olduğu kanaatini taşıyanlar delil olarak bunu ileri sürmektedirler. Bu İmam Buharl'nin yaptığı tasarrufu n bir gereğidir. Çünkü o HaridIeri bütün dinleri inkar edenlerle (mülhid) birlikte zikrederken, tevilciler için ayrı bir başlık açmıştır. Kadı Ebu Bekir b. elArabı, Şerhu't-Tirmizf isimli eserinde bu hususu açıkça şöyle ifade eder: Sahih olan görüşe göre Haridier kafirdir. Çünkü Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Onlar İslam'dan çıkmışlardır" buyururken, bir başka yerde "Onları Ad kavminin katledildiği gibi katledecegim" demiştir. Bu rivayet başka bir lafızda "Semud" şeklinde yer almaktadır. Gerek Ad, gerekse Semud kavimleri kafir oldukları için helak oldular. HaridIerin kafir olduğunun bir başka delili "Onlar bütün mahlukatın en kötüsüdür" ifadesidir. Bu şekilde ancak kafirler nitelenirler. Onların kafir olduğunun bir başka delili ise "Onlar Allahu Teala'ın nezdinde yaratıkların en sevimsizidirIer" ifadesidir. Haridierin kafir olduğunun bir başka göstergesi onların kendi inançlarına muhalif olan herkese kafir damgası vurup, cehennemde ebediyyen kalacağı hükmünü vermeleridir. Oysa kendileri bu isme o kişilerden daha layıktırlar. Bu kanaatte olanlardan birisi son dönem alimlerinden Şeyh Takıyyuddin es-Sübkı'dir. O Fetava'sında şöyle der: Haricller ile Rafızllerin aşırılarının kafir olduğunu söyleyenler onların sahabelerin önde gelenlerini tektir etmelerini delil olarak göstermişlerdir. Çünkü büyük sahabileri tekfir, Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellemlin onların cennetlik olduğu yolundaki şehadetinde kendisini yalanlama anlamına gelir. es- Sübkı şöyle der: Bizce bu isabetli bir akıl yürütmedir. Kurtubi el-Müfhim isimli eserinde şöyle der: Haridierin kafir olduğu görüşünü Ebu Said hadisindeki temsil teyid etmektedir. Ebu Said hadisinden maksat, bundan sonraki bölümde gelecek olan hadistir. Bu hadisin zahirinden anlaşılan onların İslam'dan çıktıkları ve İslam'la hiçbir alakalarının kalmadığıdır. Tıpkı bir ava atılan okun hızından ve onu atan kişinin kuwetinden dolayı deldiği avdan üzerinde hiçbir kan lekesinin bulunmaması gibi. Nitekim Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem buna "Ok avın işkembesi içindeki şeylere ve kana girip çıkmış ... " diyerek işaret etmiştir. eş-Şijd müellifi bu konuda şöyle der: Ümmetin sapkın oIduğu veya sahabenin tekfir edildiği sonucunu doğuran sözler söyleyen herkesin katir olduğuna kesinlikIe hükmederiz. EhI-i sünnet usul bilginlerinin çoğunluğu, Haridierin fasık oldukları, iki kelime-İ şehadeti telaffuz edip, İslam'ın rükünlerine riayete devam ettikleri için üzerlerinde İslam hükmünün cereyan edeceği kanaatine varmışlardır. Onların fasık oImaları, bozuk bir tevile dayanmak suretiyIe Müslümanları tekfir etmelerinden kaynaklanmaktadır. Bu bozuk tevil, kendilerini muhalif olanIarın kanlarını ve mallarını mubah görmeye ve onların katir ve müşrik olduklarını söylemeye itmiştir. Hattabi' şöyle der: Müslüman alimler, sapıklıklarıyla birlikte Harici'lerin Müslümanlardan bir fırka olduğu noktasında icma etmişler ve onlarla evlenmenin, kestiklerini yemenin caiz olduğu, İslam'ın aslına sarıldıkları müddetçe katir olmadıkları kanaatine varmışlardır. Kadi İyad ise şöyle der: Bu mesele kelamclIar nezdinde başka meseIeIere nispeten neredeyse çözüImesi en zor bir mesele olmuştur. Hatta fakih Abdülhak, İmam Ebü'l-Meali"ye bu meseleyi sormuş, ancak o bir katirin Müslümanların arasına katılmasını, bir Müslümanın da onların arasından çıkarılmasını dinde vebali ağır bir fiil gördüğü için özür dilemiş ve cevap vermekteykcrçınmıştır. Hattabi' şöyle devam eder: Ondan önce Kadı Ebu. Bekir el-Bakıllcmi' de bu konuda hüküm vermekten kaçınmış ve şöyle demiştir: Haridier açıkça katir olduklarını söyIememişlerdir. Onlar küfre yol açacak birtakım sözler söylemişlerdir. Gazzali, et-Tefrika beyne'/-İman ve'z-Zendeka isimli eserinde şöyle der: Uygun olanı, imkan olduğu sürece bir kimseyi tekfir etmekten kaçınmaktır. Zira namaz kılan ve tevhid ilkesini kabul eden kimselerin kanlarını mubah görmek hatadır. Hata ederek bin katiri sağ bırakmak, hata edip bir Müslümanın kanını akıtmaktan çok daha ehvendir. İbn Battal şöyle der: Bilginlerin çoğunluğu, Haridierin Müslümanların dışına çıkmadıkları kanaatine varmışlardır. Kurtubi"nin, e/-Müfhim'deki görüşü şöyledir: Haridierin katir olduğunu söyIemek, hadise göre daha zahirdir. Onların katir olduğu görüşüne göre kendileriyle çarpışılır, öldürülürler, malları musadere edilir. BunIar HaridIerin malları konusunda hadisçilerden bir zümrenin görüşüdür. Haridlerin katir olmadıkları görüşüne göre ise onlara -cemaate muhalif olup, savaş açtıkları takdirde- baği' muamelesi yapılır. Bunların içerisinden bid'atını gizleyenlere gelince, üzerinde bu bid'at görüldüğü takdirde kendilerine tövbe teklif edildikten sonra öldürülür mü yoksa öldürülmeyip, bid'atından geri çevrilmeye mi çalışılır. Bu konuda onların tekfirinde geçerli olan ihtilafa paralel ihtilaf edilmiştir. Kurtubi' şöyle devam eder: Tekfir, kapısı tehlike kapısıdır, hiçbir şey selamete denk değildir. 5. Bu hadiste Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in Nebilik alametlerinden birisi bulunmaktadır. Çünkü Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem olacak olan olayı daha meydana gelmeden haber vermiştir. 6. İbn Hubeyre şöyle der: Hadisten Hariciler ile çarpışmanın, müşriklerle savaşmaktan daha evla olduğu anlaşılmaktadır. Bunun hikmetine gelince Hariciler ile çarpışma, İslam sermayesini muhafaza sonucunu verirken, müşriklerle savaşma kar amaçlıdır. Sermayeyi korumak daha evladır. 7. Zahirine göre hüküm vermek, selefin icmaına muhalefete yol açan tevile müsait olan tüm ayetlerin zahirine göre amel etmek yasaktır. 8. Dinde aşırı gitmek ve şeriatın izin vermediği biçimiyle nefse yüklenerek ibadetlerde müşkülpesent olmaktan kaçınmak gerekir. Şari, İslam şeriatını kolay ve müsamahalı olarak nitelemektedir. 9. Dinimiz, kafirlere şiddetli davranma, mu'minlere ise yumuşak ve şefkatle muamele etme çağrısında bulunmaktadır. Hariciler ise daha önce açıklandığı üzere bu ilkeyi tersine çevirmişlerdir. 10. Adil devlet başkanına isyan eden, ona savaş açan ve bozuk bir inanç uğruna mücadele eden, yol kesmek üzere çıkan, gelip geçenleri korkutan ve yeryüzünde hak düzeni bozmaya çalışan kimselerle çarpışmak caizdir. 11. Zalim olup, malına veya canına ya da ailesine galebe çalmak isteyen devlet başkanına isyan eden kimse mazurdur ve böyle bir kimse ile çarpışmak helal değildir. Bu vasıftaki bir kişinin kendi canını, malını, ailesini gücü yettiği kadarıyla savunma hakkı vardır. Bu konunun açıklaması Fiten bölümünde gelecektir. 12. Yukarıda belirtilen şartlar çerçevesinde Hariciler ile savaşmak ve savaşta onları öldürmek mubahtır ve onlarla çarpışan sevaba girer. 13. Bazı Müslümanlar, dinden çıkma kastı yoksa ve İslam dini üzerine başka bir din seçme tercihi taşımasa bile dinden çıkarlar. 14. Hadiste Hz. Ömer'in din konusunda titizliğine dair büyük bir menkıbe yer almaktadır. 15. Bir kimse ibadette, dünyadan el etek çekmede ve takvada zirveye ulaşmış bile clsa -iç yüzü denenmedikçe- adil bir kimse olduğunu belirtmek için zahir haline bakmakla yetinilemez
Narrated Yusair bin `Amr:I asked Sahl bin Hunaif, "Did you hear the Prophet (ﷺ) saying anything about Al-Khawarij?" He said, "I heard him saying while pointing his hand towards Iraq. "There will appear in it (i.e, Iraq) some people who will recite the Qur'an but it will not go beyond their throats, and they will go out from (leave) Islam as an arrow darts through the game's body
حَدَّثَنَا عَلِيٌّ، حَدَّثَنَا سُفْيَانُ، حَدَّثَنَا أَبُو الزِّنَادِ، عَنِ الأَعْرَجِ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ ـ رضى الله عنه ـ قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم " لاَ تَقُومُ السَّاعَةُ حَتَّى تَقْتَتِلَ فِئَتَانِ دَعْوَاهُمَا وَاحِدَةٌ ".
Ebu Hureyre r.a.'in nakline göre Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Davaları bir olduğu halde iki topluluk birbiriyle savaşmadıkça kıyamet kopmayacaktır" buyurmuştur. Bu hadisin geniş bir açıklaması inşallah Fiten bölümünde gelecektir. Hadiste sözü edilen "el-fieteyn = iki topluluk"dan maksat, Ali r.a. ile Muaviye r.a. taraftarlarıdır. "Dava" kelimesinden maksat ise tercih edilen görüşe göre İslam'dır
Narrated Abu Huraira:Allah's Messenger (ﷺ) said, "The Hour will not be established till two (huge) groups fight against each other, their claim being one and the same
قَالَ أَبُو عَبْدِ اللَّهِ وَقَالَ اللَّيْثُ حَدَّثَنِي يُونُسُ، عَنِ ابْنِ شِهَابٍ، أَخْبَرَنِي عُرْوَةُ بْنُ الزُّبَيْرِ، أَنَّ الْمِسْوَرَ بْنَ مَخْرَمَةَ، وَعَبْدَ الرَّحْمَنِ بْنَ عَبْدٍ الْقَارِيَّ، أَخْبَرَاهُ أَنَّهُمَا، سَمِعَا عُمَرَ بْنَ الْخَطَّابِ، يَقُولُ سَمِعْتُ هِشَامَ بْنَ حَكِيمٍ، يَقْرَأُ سُورَةَ الْفُرْقَانِ فِي حَيَاةِ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَاسْتَمَعْتُ لِقِرَاءَتِهِ، فَإِذَا هُوَ يَقْرَؤُهَا عَلَى حُرُوفٍ كَثِيرَةٍ لَمْ يُقْرِئْنِيهَا رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم كَذَلِكَ، فَكِدْتُ أُسَاوِرُهُ فِي الصَّلاَةِ فَانْتَظَرْتُهُ حَتَّى سَلَّمَ، ثُمَّ لَبَّبْتُهُ بِرِدَائِهِ أَوْ بِرِدَائِي فَقُلْتُ مَنْ أَقْرَأَكَ هَذِهِ السُّورَةَ قَالَ أَقْرَأَنِيهَا رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قُلْتُ لَهُ كَذَبْتَ فَوَاللَّهِ إِنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم أَقْرَأَنِي هَذِهِ السُّورَةَ الَّتِي سَمِعْتُكَ تَقْرَؤُهَا. فَانْطَلَقْتُ أَقُودُهُ إِلَى رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَقُلْتُ يَا رَسُولَ اللَّهِ إِنِّي سَمِعْتُ هَذَا يَقْرَأُ بِسُورَةِ الْفُرْقَانِ عَلَى حُرُوفٍ لَمْ تُقْرِئْنِيهَا، وَأَنْتَ أَقْرَأْتَنِي سُورَةَ الْفُرْقَانِ. فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم " أَرْسِلْهُ يَا عُمَرُ، اقْرَأْ يَا هِشَامُ ". فَقَرَأَ عَلَيْهِ الْقِرَاءَةَ الَّتِي سَمِعْتُهُ يَقْرَؤُهَا. قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم " هَكَذَا أُنْزِلَتْ ". ثُمَّ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم " اقْرَأْ يَا عُمَرُ ". فَقَرَأْتُ فَقَالَ " هَكَذَا أُنْزِلَتْ ". ثُمَّ قَالَ " إِنَّ هَذَا الْقُرْآنَ أُنْزِلَ عَلَى سَبْعَةِ أَحْرُفٍ فَاقْرَءُوا مَا تَيَسَّرَ مِنْهُ ".
Ömer (bin el-Hattab r.a.) şöyle anlatmıştır: Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in hayatta olduğu günlerden birinde Hişam b. Hakim'in Furkan suresini okuduğunu işittim. Hişam'ın kıraatini dinledim, bir de ne göreyim bu sureyi Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in bana okutmadığı birtakım lehçelerle okuyordu. Az kalsın namazın içinde üzerine atılacaktım. Fakat selam verinceye kadar bekledim. Sonra selam verince ridasını -yahut ridamı- göğsünün üzerinde toparlayıp "Bu sureyi sana kim okuttu?" diye sordum. Hişam "Bu sureyi bana Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem okuttu" dedi. Ona "Yalan söylüyorsun. Valiahi Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem bu sureyi bana senin okumakta olduğundan başka türlü okuttu!" dedim ve onu yakasından tutarak Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in yanma götürdüm ve "Ya Resulallah! Ben bunun Furkan suresini senin bana okutmadığın birtakım lehçelerle okurken işittim. Halbuki Furkan suresini bana bizzat sen öğretmiştin" dedim. Bunun üzerine Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Hişam 'ın yakasını bırak Ey Ömer!" buyurdu. Ona da: "Hişam! Oku" diye emretti. Hişam da ona karşı benim kendisinden okuduğunu işittiğim kıraatle okudu. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Bu sure böyle indirildi" buyurdu. Bundan sonra Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem bana da " Ömer oku!" diye emretti. Ben de okudum. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Bu sure böyle indirildi" buyurdu. Bundan sonra da "Şüphesiz bu Kur'an yedi lehçe üzerine indi. Bundan hangisi kolayınıza gelirse, onu okuyunuz!" buyurdu
Umar bin Al-Khattab said:I heard Hisham bin Al-Hakim reciting Surat Al-Furqan during the lifetime of Allah's Messenger (ﷺ). I listened to his recitation and noticed that he recited it in several different ways which Allah's Messenger (ﷺ) had not taught me. So I was about to jump over him during his Salat (prayer) but I waited till he finished his Salat (prayer) whereupon I put, either his upper garment or my upper garment around his neck and seized him by it and asked him, "Who has taught you this Surah?" He replied: "Allah's Messenger (ﷺ) has taught it to me." I said (to him), "You have told a lie! By Allah, Allah's Messenger (ﷺ) has taught me this Surah which I have heard you reciting." So I dragged him to the Allah's Messenger (ﷺ). I said: "O Allah's Messenger I have heard this man reciting Surat Al-Furqan in a way in which you have not taught me, and you did teach me Surah Al-Furqan." On that Allah's Messenger (ﷺ) said, "O 'Umar, release him! Recite, O Hisham". So Hisham recited before him in the way as I heard him reciting. Allah's Messenger (ﷺ) said, "It has been revealed like this." Then Allah's Messenger (ﷺ) said, "Recite, O 'Umar" So recited it. The Prophet (ﷺ) said, "It has been revealed like this." And then he added, "This Qur'an has been revealed to be recited in seven different ways, so recite it whichever way is easier for you
حَدَّثَنَا إِسْحَاقُ بْنُ إِبْرَاهِيمَ، أَخْبَرَنَا وَكِيعٌ، ح حَدَّثَنَا يَحْيَى، حَدَّثَنَا وَكِيعٌ، عَنِ الأَعْمَشِ، عَنْ إِبْرَاهِيمَ، عَنْ عَلْقَمَةَ، عَنْ عَبْدِ اللَّهِ، رضى الله عنه قَالَ لَمَّا نَزَلَتْ هَذِهِ الآيَةُ {الَّذِينَ آمَنُوا وَلَمْ يَلْبِسُوا إِيمَانَهُمْ بِظُلْمٍ} شَقَّ ذَلِكَ عَلَى أَصْحَابِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم وَقَالُوا أَيُّنَا لَمْ يَظْلِمْ نَفْسَهُ. فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم " لَيْسَ كَمَا تَظُنُّونَ. إِنَّمَا هُوَ كَمَا قَالَ لُقْمَانُ لاِبْنِهِ {يَا بُنَىَّ لاَ تُشْرِكْ بِاللَّهِ إِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظِيمٌ}".
Abdullah b. Mes'ud r.a. şöyle demiştir: "İnanıp da imanlarına herhangi bir zulüm bulaştırmayanlar var ya işte güven onlarındır ve onlar doğru yolu bulanlardır"(En'am 82) ayet-i kerimesi indiğinde bu Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in sahabilerine ağır geldi ve "Hangimiz nefsine zulmetmiyor ki!" dediler. Bunun üzerine Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Bu sizin zannettiğiniz gibi değildir. O ancak Lokman'ın oğluna 'Yavrucuğum Allah'a ortak koşma! Doğrusu şjrk. büyük bir zulümdür"(Lokman 13) buyurduğu zulümdür" dedi
Narrated `Abdullah:When the Verse:--'Those who believe and did not confuse their belief with wrong (worshipping others besides Allah).' (6.82) was revealed, it was hard on the companions of the Prophet (ﷺ) and they said, "Who among us has not wronged (oppressed) himself?" Allah's Messenger (ﷺ) said, "The meaning of the Verse is not as you think, but it is as Luqman said to his son, 'O my son! Join not in worship others with Allah, Verily! Joining others in worship with Allah is a great wrong indeed
حَدَّثَنَا عَبْدَانُ، أَخْبَرَنَا عَبْدُ اللَّهِ، أَخْبَرَنَا مَعْمَرٌ، عَنِ الزُّهْرِيِّ، أَخْبَرَنِي مَحْمُودُ بْنُ الرَّبِيعِ، قَالَ سَمِعْتُ عِتْبَانَ بْنَ مَالِكٍ، يَقُولُ غَدَا عَلَىَّ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَقَالَ رَجُلٌ أَيْنَ مَالِكُ بْنُ الدُّخْشُنِ فَقَالَ رَجُلٌ مِنَّا ذَلِكَ مُنَافِقٌ لاَ يُحِبُّ اللَّهَ وَرَسُولَهُ. فَقَالَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم " أَلاَ تَقُولُوهُ يَقُولُ لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللَّهُ يَبْتَغِي. بِذَلِكَ وَجْهَ اللَّهِ ". قَالَ بَلَى. قَالَ " فَإِنَّهُ لاَ يُوَافَى عَبْدٌ يَوْمَ الْقِيَامَةِ بِهِ إِلاَّ حَرَّمَ اللَّهُ عَلَيْهِ النَّارَ ".
İtban b. Malik r.a. şöyle demiştir: Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem gün yükseldiği vakit bana geldi. Evimin bir tarafında bize namaz kıldırdt. Bizimle birlikte namaz kılanlardan biri "Malik b. Duhşun nerede?" dedi. Aramızdan bir kişi "O AIlah'ı ve Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'i sevmeyen bir münafıktır!" dedi. Bunun üzerine Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Ona böyle demeyiniz! O 'la ilohe Wallah' diyor ve ununla da Allah'm rızasını istiyor" buyurdu. İtban için o sözü söyleyen kimse "Evet öyledir" dedi. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Şu muhakkak ki kıyamet günü tevhid ile gelecek herbir kul üzerine Allah ateşi elbette haram kılmıştır" buyurdu
Narrated `Itban bin Malik:Once Allah's Messenger (ﷺ) came to me in the morning, and a man among us said, "Where is Malik bin Ad- Dukhshun?" Another man from us replied, "He is a hypocrite who does not love Allah and His Apostle." The Prophet (ﷺ) said, "Don't you think that he says: None has the right to be worshipped but Allah, only for Allah's sake?" They replied, "Yes" The Prophet (ﷺ) said, "Nobody will meet Allah with that saying on the Day of Resurrection, but Allah will save him from the Fire
حَدَّثَنَا مُوسَى بْنُ إِسْمَاعِيلَ، حَدَّثَنَا أَبُو عَوَانَةَ، عَنْ حُصَيْنٍ، عَنْ فُلاَنٍ، قَالَ تَنَازَعَ أَبُو عَبْدِ الرَّحْمَنِ وَحِبَّانُ بْنُ عَطِيَّةَ فَقَالَ أَبُو عَبْدِ الرَّحْمَنِ لِحِبَّانَ لَقَدْ عَلِمْتُ الَّذِي جَرَّأَ صَاحِبَكَ عَلَى الدِّمَاءِ يَعْنِي عَلِيًّا. قَالَ مَا هُوَ لاَ أَبَا لَكَ قَالَ شَىْءٌ سَمِعْتُهُ يَقُولُهُ. قَالَ مَا هُوَ قَالَ بَعَثَنِي رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم وَالزُّبَيْرَ وَأَبَا مَرْثَدٍ وَكُلُّنَا فَارِسٌ قَالَ " انْطَلِقُوا حَتَّى تَأْتُوا رَوْضَةَ حَاجٍ ـ قَالَ أَبُو سَلَمَةَ هَكَذَا قَالَ أَبُو عَوَانَةَ حَاجٍ ـ فَإِنَّ فِيهَا امْرَأَةً مَعَهَا صَحِيفَةٌ مِنْ حَاطِبِ بْنِ أَبِي بَلْتَعَةَ إِلَى الْمُشْرِكِينَ فَأْتُونِي بِهَا ". فَانْطَلَقْنَا عَلَى أَفْرَاسِنَا حَتَّى أَدْرَكْنَاهَا حَيْثُ قَالَ لَنَا رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم تَسِيرُ عَلَى بَعِيرٍ لَهَا، وَكَانَ كَتَبَ إِلَى أَهْلِ مَكَّةَ بِمَسِيرِ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم إِلَيْهِمْ. فَقُلْنَا أَيْنَ الْكِتَابُ الَّذِي مَعَكِ قَالَتْ مَا مَعِي كِتَابٌ. فَأَنَخْنَا بِهَا بَعِيرَهَا، فَابْتَغَيْنَا فِي رَحْلِهَا فَمَا وَجَدْنَا شَيْئًا. فَقَالَ صَاحِبِي مَا نَرَى مَعَهَا كِتَابًا. قَالَ فَقُلْتُ لَقَدْ عَلِمْنَا مَا كَذَبَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم ثُمَّ حَلَفَ عَلِيٌّ وَالَّذِي يُحْلَفُ بِهِ لَتُخْرِجِنَّ الْكِتَابَ أَوْ لأُجَرِّدَنَّكِ. فَأَهْوَتْ إِلَى حُجْزَتِهَا وَهْىَ مُحْتَجِزَةٌ بِكِسَاءٍ فَأَخْرَجَتِ الصَّحِيفَةَ، فَأَتَوْا بِهَا رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَقَالَ عُمَرُ يَا رَسُولَ اللَّهِ قَدْ خَانَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ وَالْمُؤْمِنِينَ. دَعْنِي فَأَضْرِبَ عُنُقَهُ. فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم " يَا حَاطِبُ مَا حَمَلَكَ عَلَى مَا صَنَعْتَ ". قَالَ يَا رَسُولَ اللَّهِ مَالِي أَنْ لاَ أَكُونَ مُؤْمِنًا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ، وَلَكِنِّي أَرَدْتُ أَنْ يَكُونَ لِي عِنْدَ الْقَوْمِ يَدٌ، يُدْفَعُ بِهَا عَنْ أَهْلِي وَمَالِي، وَلَيْسَ مِنْ أَصْحَابِكَ أَحَدٌ إِلاَّ لَهُ هُنَالِكَ مِنْ قَوْمِهِ مَنْ يَدْفَعُ اللَّهُ بِهِ عَنْ أَهْلِهِ وَمَالِهِ. قَالَ " صَدَقَ، لاَ تَقُولُوا لَهُ إِلاَّ خَيْرًا ". قَالَ فَعَادَ عُمَرُ فَقَالَ يَا رَسُولُ اللَّهِ قَدْ خَانَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ وَالْمُؤْمِنِينَ، دَعْنِي فَلأَضْرِبَ عُنُقَهُ. قَالَ " أَوَلَيْسَ مِنْ أَهْلِ بَدْرٍ، وَمَا يُدْرِيكَ لَعَلَّ اللَّهَ اطَّلَعَ عَلَيْهِمْ فَقَالَ اعْمَلُوا مَا شِئْتُمْ فَقَدْ أَوْجَبْتُ لَكُمُ الْجَنَّةَ ". فَاغْرَوْرَقَتْ عَيْنَاهُ فَقَالَ اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَعْلَمُ.
Fulan (Sa'd b. Ubade) şöyle anlatmıştır: Ebu Abdurrahman ile Hibban b. Atiyye birbiriyle çekişti. Ebu Abdurrahman, Hibban'a hitaben Hz. Ali'yi kastederek "Yemin olsun, senin arkadaşlarını Müslüman kanı dökmeye cüretlendiren şeyin ne olduğunu -Hz. Ali'yi kastediyordu- biliyorum" dedi. Hibban "Neymiş o hadi söyle" dedi. Ebu Abdurrahman "Söylerken işittiğim bir şey" dedi. Hibban "Neymiş o?" dedi. Ebu Abdurrahman şöyle cevap verdi: Hz. Ali dedi ki: Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem beni, ZUbeyr' i ve Ebu Mersed'i -ki üçümüz de süvari idik- (bir göreve) gönderdi. Bize "Hac bahçesine kadar gidiniz" buyurdu. -Ebu Seleme dedi ki: Ebu Avane bu kelimeyi cim harfi ile birlikte "hac" şeklinde telaffuz etti.- "Çünkü o bahçede bir kadın bulacaksınız ki onunt-fcJnında Hatıb b. Ebi Beltea tarafından Mekke'deki müşriklere yazılmış bir sahifş vardır. O sahifeyi bana getiriniz!" buyurdu. Ali r.a. şöyle devam etti: Bizler atlarımızı koşturarak süratle gittik. Sonunda Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in bize söylemiş olduğu yerde devesi üzerinde yol almakta olan bir kadına yetiştik. Hatıb, Mekkelilere Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in kendilerine doğru yürüyeceğini bildiren bir mektup yazmıştı. Kadına "Yanında bulunan mektup nerede?" dedik. Kadın "Bende hiçbir mektup yoktur!" diye inkar etti. Biz kadının devesini çöktürüp, eşyası arasında mektubu aradık, fakat hiçbir şey bulamadık. İki arkadaşım "Biz bu kadında hiçbir mektup görmüyoruz" dediler. Hz. Ali dedi ki: Ben de onlara "Yemin olsun ki Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in hiç yalan söylemediğini biliyoruz" dedim. Bundan sonra Ali yemin ederek "Adına yemin edilen Allah'ın adı üzerine yemin ederim ki ya bu mektubu çıkarırsın ya da elbiseni üzerinden çıkarıp, seni çırılçıplak soyarım" dedi. Bunun üzerine kadın elini kuşanmakta olduğLL izannın bağına doğru uzattı ve oradan mektubu çıkarttı. Ali ile arkadaşları bu mektubu Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e getirdiler. Ömer "Ya Resulallah' Bu zat Allah'a, Resulüne ve mu'minlere hiyanet etmiştir. Müsaade et bunun boynunu vurayım!" dedi. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Ya Hatıb' Bunu neden yaptın sebebi nedir?" buyurdu. Hatıb "Ya Resulallah! Ben AlIah'a ve Resulüne iman etmeyen bir kişi değilim. Fakat Kureyşlilerin yanında kendim için ailemi ve malımı korumama yarayacak bir minnettarlık eli olmasını istedim. Senin arkadaşların içerisinde herbir kişinin orada kendi kavminden ailesini, mallarını muhafaza edecek kimsesi olmayan yoktur dedi. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Hatıb doğru söyledi, onun hakkında hayırdan başka bir söz söylemeyiniz!" buyurdu. (Ali şöyle devam etti): Ömer, Hatİb hakkındaki sözünü tekrarladı ve "Ya Resulallah! O, Allah'a, Resulüne ve mü minlere hıyanet etmiştir, müsaade et de boynunu vurayım!" dedi. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem ona "Hatıb, Bedir'e katılanlardan değil midir? Ne biliyorsun belki Allahu Teala Bedir ehline muttali olmuştur. (Bundan sonra) dilediğinizi yapınız, ben sizler için cenneti vacip kılmışımdır buyurmuştur" dedi. Bu söz üzerine Hz. Ömer'in iki gözü yaşa boğuldu ve "Doğruyu en iyi Allah ve Resulü bilir" dedi. Fethu'l-Bari Açıklaması: "Tevii Ediciler." Edeb Bölümünde "Din Kardeşini Tevile Dayanmaksızın Tekfir Eden Kimsenin• Kendisi Dediği Gibi Olur" başlığıyla, onu izleyen başlık altında tevile dayanarak din kardeşini tekfir edenin kafir olmadığı görüşünü benimseyen kimse ile bundan maksadın ne olduğu daha önce geçmişti. Kısacası bir Müslümanı tekfir eden kimsenin durumuna bakılır. Şayet bunu herhangi bir tevile dayanmaksızın söylüyorsa kınanmayı hak eder. Belki de asıl o kafir olur. Şayet bir tevile dayanarak söylüyorsa duruma bakılır. Yaptığı tevil geçerli değilse yine kınamayı hak eder. Ancak durumu küfür derecesine ulaşmaz. Tam terne ona nerede hatta ettiği açıklanır ve kendisine uygun bir şekilde böyle davranması yasaklanır. Çoğunluğu oluşturan bilginlere göre bu kişi öncekisi gibi değildir. Bir kişi geçerli bir tevile dayanarak birisini tekfir ediyorsa kınanmayı hak etmez. Tam tersine doğruya dönünceye kadar kendisine delil getirilir. Bilginler şöyle derler: Tevile dayanan herkes, yaptığı bu tevil ile mazurdur, tevili Arap dili açısından uygun ve ilmi bir desteği bulunduğu takdirde günaha girmez. İmam Buhari burada dört hadise yer vermiştir. Birinci hadis, Hz. Ömer hadisidir. Bu hadisin geniş bir açıklaması Fezailu'I-Kur'an bölümünde geçmişti. Hadisin buradaki atılan başlıkla ilişkisi Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in, Hişam'ı yalanlaması, ridasını göğsünün üzerine toplaması ve ona vurmaya kalkışması nedeniyle Ömer' i azarlamaması, tam tersine yaptığı nakilden dolayı Hişam'ı doğrulayıp, inkarından dolayı Ömer' i mazur görmesi ve her iki kıraat tarzının caizliği noktasında delili açıklamaktan başka bir şey yapmaması sebebiyledir. İkinci hadis İbn Mesud hadisidir. Bu hadisin açıklaması Mürtediere Tövbe Teklif Etme bölümünün ilk hadisi sadedinde geçmişti. Hadisin yukarıdaki başlık altına girmesi Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in sahabileri ayette geçen "zulüm" kelimesini genelliği üzere anlayıp, bütün günahları kapsar şeklinde yorumlamalarından dolayı muahaze etmemesi, tam tersine mazur görmesidir. Çünkü onların bu anlayışları, tevilde ağır basan bir husustur. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem bundan sonra sahabilere problemi ortadan kaldıracak şekilde "zulüm"den maksadın ne olduğunu açıklamıştır. Bu bölümde yer alan üçüncü hadis, ltban b. Malik h?disidir. Bu hadisin geniş bir açıklaması Namaz bölümünde el-Mesacid fi'I-Büyut başlığı altında geçmişti. Hadisin başlıkla ilişkisi ise Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in Malik b. Duhşum hakkında konuşanları o ifadelerinden dolayı eleştirmemiş, tam tersine onlara İslam ahkamının batına göre değil, zahire göre icra edileceğini beyan etmiş olmasıdır. Hadiste "ela tekulunehu" ifadesi "zannetmiyor musunuz" manasındadır. "Ale'd-dimai" yani Müslümanların kanlarını akıtmaya. Çünkü müşriklerin kanlarının akıtılması bilginlerin ittifakı ile mendubtur. Hadiste geçen ...... bir kimseyi bir şeye teşvik ederken söylenilen bir sözdür. Bu ifadenin aslı şuna dayanmaktadır: İnsan bir sıkıntılı duruma düştüğünde babası yardımına koşar. Ona .........= baban olmaya" denildiğinde bunun manası, "Senin baban olmaz olsun! babasız kalasın. Bu meselede yardımcısı olmayan bir kimse gibi işi sıkı tut" demektir. Bu cümle daha sonra muhatabın ağzından çıkan söz veya yaptığı fiilin uzak bir ihtimal görüldüğünü ifade etmek için kullanılmaya başlamıştır. "Ebu Avane, Hac bahçesi demiştir." Burada Musa'nın ifadenin doğrusunun "hah" şeklinde olduğunu bildiğine işaret edilmektedir. Neve{,ı şöyle demiştir: Bu, Ebu Avane'den kaynaklanan bir hatadır. Sanki o burayı "Zatu hac" adında bir başka mekanla karıştırmış gibidir. Zatu hac, Medine ile Şam arasında bulunan hacıların geçtikleri bir yerin adıdır. "Hah bahçesi" ise Mekke ile Medine arasında olup, Medine'ye yakın bir yerdir. "Ya bu mektubu çıkarırsın ya da elbiseni üzerinden çıkarıp, seni çırılçlplak soyarım." Yani elbiselerini çıkarır, seni anadan uryan hale getiririm. Bu kadının Müslüman veya kavminin dini üzere olup olmadığı noktasında ihtilaf edilmiştir. Bilginlerin çoğuna göre kadın kavminin dini üzerine idi. Bu kadın Mekke'nin fethi günü Hz. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in kanlarını heder ettiği kişilerin arasındaydı. Çünkü Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'ı ve ashabını hicveden şarkılar söylüyordu. "Fakat Kureyşlilerin yanında bir minnettarlık eli olmasını istedim." Yani ailemi ve malımı savunacağım bir minnettarlık olsun istedim. "Ne biliyorsun belki Yüce Alf,ıh Bedir ehline muttali olmuştur." Bedir'e Katılanların Faziletlileri bölümünde bu cümle "Belki" sözcüğü ile değil de kesin bir ifade ile geçmişti. Bu konu ve "dilediğinizi yapınız" hadisinin manası hakkındaki açıklama geçmişti. Hadisten maksadın Bedir' e katılanların günahlarının -mesela bir farzı terk etmiş bile olsalar- bağışlanmış olduğu ve bununla hesaba çekilmeyecekleri anlamını teyid eden şeylerden birisi, Sehl b. el-Hanzaliye hadisinde yer alan Huneyn gecesi Müslümanlara bekçilik yapan Enes b. Ebi Mersed olayıdır. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Enes'e "(Bu gece) hiç binitinden aşağı indin mi?" diye sorunca, "Hayır, ancak tuvalet ihtiyacı müstesna" diye cevap vermiştir. Bunun üzerine Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Bundan dolayı sorumlu değilsin, ancak bir daha böyle yapma" buyurmuştur.(Ebu Davud, Cihad) Bu yaklaşım, Ebu Abdurrahman es-Süleml'nin anlayışına uygun düşmektedir. Söz konusu anlayışı Hz. Ali'nin, Harurılerin öldürülmesi konusunda söylemiş olduğu "Allahu Teala'nın Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in diliyle onları öldüren kimseler hakkındaki hükmünü size haber vermiş olsaydım, amel etmekten vazgeçerdiniz" ifadesi de teyid etmektedir. Bunun açıklaması daha önce geçmişti. Burada bazı salih amelleri yapmaya başlayan kimsenin birçok farizayı terk etmekten meydana gelen günahlara karşı duracak şekilde bol sevap elde edeceğine işaret vardır. İbn Battal, Ebu Abdurrahman es-Süleml'yi tenkid ederek şöyle demiştir: Onun bu sözü kendi zannına dayanmaktadır. Çünkü Hz. Ali ilimde, fazilette ve dinde bilinen o derecesiyle birlikte ancak öldürülmesi gereken kimseyi katleder. Kirmanı şöyle der: Onun maksadı şu olabilir: Hz. Ali bu kesin ifadeli hadisten kendisinin cennetlik olduğu sonucunu çıkarmış ve içtihadında hata etse bile kesinlikle bundan dolayı hesaba çekilmeyeceğini anlamıştır. Ancak bu değerlendirme tartışmaya açıktır. Zira müçtehidin içtihad ederken olanca gücünü sarfettiği takdirde yaptığı hatalar bağışlanmıştır ve bundan dolayı sevap elde eder. Müçtehid yaptığı içtihadda isabet ederse iki ecir kazanır. Gerçek şu ki Hz. Ali yaptığı savaşlarda doğru karar vermişti. Bundan dolayı yaptığı bütün içtihadlarda iki ecir elde edecektir. Buradan ortaya çıkıyor ki Süleml'nin anlayışı İbn Battal'ın da işaret ettiği üzere kendi zannına dayanmaktadır. Doğruyu en iyi Allahu Teala bilir. Hadiste geçen ". ı..::.JJJI" gözyaşlarına boğuldu demektir. Hadisten Çıkan Sonuçlar 1. Bir mu'min salihlik açısından kesin olarak cennetlik olduğu söylenecek dereceye ulaşsa bile günaha düşmekten kurtulamaz. Çünkü Hatıb Allahu Teala'ın cenneti kendilerine vacip kıldığı kimselerden biriydi. Buna rağmen yukarıdaki olayda zikredilen hataya düşmüştür. 2. Bu hadis, Nebi s.a.v.'in "Dilediğinizi yapınız" emrini Bedir' e katılanlar her türlü günaha düşmekten korunmuşlardır şeklinde tevil edenlere tenkit mahiyetindedir. 3. Hadis günah işleyen Müslümanı tenkid edip, ebediyyen cehennemde kalacağını söyleyen ve böyle bir kimsenin kesinlikle azaba uğrayacağını ifade eden kimseye de red mahiyetindedir. 4. Hata eden bir kimsenin bunu inkar etmemesi, tam tersine iki günahı birden işlemiş olmamak için onu itiraf edip, özür dilemesi daha uygundur. 5. Gerçeği öğrenmek amacıyla sert konuşmak ve onu söyleyecek olan kimseyi korkutmak maksadıyla yapmayacağı şeyle kendisini tehdit etmek caizdir. 6. Casusluk yapan kimsenin gizlilik perdesini yırtmak caizdir. Hz. Ömer'in casusu öldürmek için izin istemesi ve Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in ona sadece Hatıb'ın Bedir'e katılanlardan olduğunu söylemekle yetinmesi dolayısıyla Malikilerden bazı alimler casusun öldürülebileceği sonucunu çıkarmışlardır. Onlardan bazıları ise öldürmenin sözkonusu suçun tekerrür etmesi ile kayıtlı olduğunu söylemiştir. İmam Malik'ten nakledilen meşhur görüş ise casus hakkında devlet başkanının içtihadda bulunacağı yolundadır. Tahavi' Müslüman casusun kanının mubah olmadığı noktasında icma nakleder. Şafiiler veya fıkıh bilginlerinin çoğunluğu casusun ta'zir edileceği görüşündedirler. Bunlara göre casus, yüksek kademeden birisi ise affedilir. Evzai' ve İmam Ebu Hani'fe'ye göre casus canı yanacak bir şekilde cezalandırılır ve hapsi uzatılır. 7. Yüksek tabakaya mensup olan kimselerin hatalarını bağışlamak uygun bir harekettir. Taberi', Hatıb olayı ile bunu delil olarak kullananlara (Nebi s.a.v.'in Hatıb'ı affetmesi ileri sürdüğü mazeretindeWoğru olduğunu Allahu Teala'ın bildirmesi dolayısıyladır. Başkası böyle olamaz" diyerek cevap vermiştir. Kurtubi' ise bu hatalı bir zandır ifadesini kullandıktan sonra Allah'ın kulları hakkındaki hükümleri onların zahiri hallerine göre cereyan eder demiştir. Allahu Teala Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e huzurunda bulunan münafıkların durumunu haber vermiş, bununla birlikte Müslüman olduklarını izhar ettiklerinden dolayı öldürülmelerini mubah kılmamıştır. Zahiren Müslüman görünen herkes hakkındaki hüküm de böyledir. Bunlar hakkında İslam'ın ahkamı cereyan eder. 8. Bu hadiste Nebilik alametlerinden birisi yer almaktadır. O da bu konudaki rivayetlerde daha önce geçtiği üzere Allahu Teala Nebiine Hatıb'ın o kadınla ilgili olayını bildirmiş olmasıdır. 9. Toplumda önde gelen bir kişi devlet başkanına faydası Müslümanlara yönelik olan şahsi görüşünü sunabilir ve devlet başkanı da bu konuda muhayyer olur. 10.Asi olan kimseyi affetmek caizdir. 11. Asi dokunulmazlığını kaybeder. Bilginler ister mu'min, ister kafir olsun yabancı bir kadına bakmanın haram olduğu noktasında icma etmişlerdir. Hatıb olayındaki kadının isyanından dolayı haramlığı sakıt olmamış olsaydı, Hz. Ali onu soyup çırılçıplak etmekle tehdit etmezdi. Bu görüş İbn Battal'a aittir. 12. Bid'at ehli bazı kimselerin görüşlerinin aksine Allahu Teala'ın bütün günahları dilediği kimselerden bağışlaması mümkündür. Daha önce geçtiği üzere Hz. Aişe radıyaIIahu anha'nın iffetine iftira attı diye Mistah'a had cezası uygulanmıştır. Oysa o Bedir' e katılanlardan birisi idi ve işlemiş olduğu bu büyük günah bağışlanmamıştır. Buna karşılık Hatıb'ın suçu bağışlanmıştır ve buna gerekçe olarak onun Bedir'e katılanlardan birisi olduğu ifade edilmiştir. Bu probleme verilecek cevap "Bedir' e Katılanların Fazileti" bölümünde geçmişti. Buna göre Bedir'e katılan bir kişinin af konusu olan suçları had cezası kapsamına girmeyen fiillerdir. Hadisten onların daha sonra işledikleri günahların bağışlanmasının mümkün olduğu anlaşılmaktadır. Bunun delili birçok haberde gelecek günahların bağışlanmasına dair yapılan duadır. 13. Hadisten Hz. Ömer'in nasıl terbiyeye sahip olduğu anlaşılmaktadır. Buna göre devlet başkanından izin almadan onun huzurunda had cezası uygulamak ve bir kimseyi tedib etmek isabetli değildir. 14. Bu hadiste bir de Hz. Ömer'le bütün Bedir'e katılanların menkıbeleri yer almaktadır. 15. Sevinç anında ağlamak caizdir. Hz. Ömer'in o esnada ağlaması Hatıb hakkında söylediklerine duyduğu pişmanlık ve huşudan da kaynaklanmış olabilir)
Narrated:Abu `Abdur-Rahman and Hibban bin 'Atiyya had a dispute. Abu `Abdur-Rahman said to Hibban, "You know what made your companions (i.e. `Ali) dare to shed blood." Hibban said, "Come on! What is that?" `Abdur-Rahman said, "Something I heard him saying." The other said, "What was it?" `AbdurRahman said, "`Ali said, Allah's Messenger (ﷺ) sent for me, Az-Zubair and Abu Marthad, and all of us were cavalry men, and said, 'Proceed to Raudat-Hajj (Abu Salama said that Abu 'Awana called it like this, i.e., Hajj where there is a woman carrying a letter from Hatib bin Abi Balta'a to the pagans (of Mecca). So bring that letter to me.' So we proceeded riding on our horses till we overtook her at the same place of which Allah's Messenger (ﷺ) had told us. She was traveling on her camel. In that letter Hatib had written to the Meccans about the proposed attached of Allah's Messenger (ﷺ) against them. We asked her, "Where is the letter which is with you?' She replied, 'I haven't got any letter.' So we made her camel kneel down and searched her luggage, but we did not find anything. My two companions said, 'We do not think that she has got a letter.' I said, 'We know that Allah's Messenger (ﷺ) has not told a lie.'" Then `Ali took an oath saying, "By Him by Whom one should swear! You shall either bring out the letter or we shall strip off your clothes." She then stretched out her hand for her girdle (round her waist) and brought out the paper (letter). They took the letter to Allah's Messenger (ﷺ). `Umar said, "O Allah's Messenger (ﷺ)! (Hatib) has betrayed Allah, His Apostle and the believers; let me chop off his neck!" Allah's Messenger (ﷺ) said, "O Hatib! What obliged you to do what you have done?" Hatib replied, "O Allah's Messenger (ﷺ)! Why (for what reason) should I not believe in Allah and His Apostle? But I intended to do the (Mecca) people a favor by virtue of which my family and property may be protected as there is none of your companions but has some of his people (relatives) whom Allah urges to protect his family and property." The Prophet (ﷺ) said, "He has said the truth; therefore, do not say anything to him except good." `Umar again said, "O Allah's Messenger (ﷺ)! He has betrayed Allah, His Apostle and the believers; let me chop his neck off!" The Prophet (ﷺ) said, "Isn't he from those who fought the battle of Badr? And what do you know, Allah might have looked at them (Badr warriors) and said (to them), 'Do what you like, for I have granted you Paradise?' " On that, `Umar's eyes became flooded with tears and he said, "Allah and His Apostle know best
حَدَّثَنَا يَحْيَى بْنُ بُكَيْرٍ، حَدَّثَنَا اللَّيْثُ، عَنْ خَالِدِ بْنِ يَزِيدَ، عَنْ سَعِيدِ بْنِ أَبِي هِلاَلٍ، عَنْ هِلاَلِ بْنِ أُسَامَةَ، أَنَّ أَبَا سَلَمَةَ بْنَ عَبْدِ الرَّحْمَنِ، أَخْبَرَهُ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، أَنَّ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم كَانَ يَدْعُو فِي الصَّلاَةِ " اللَّهُمَّ أَنْجِ عَيَّاشَ بْنَ أَبِي رَبِيعَةَ، وَسَلَمَةَ بْنَ هِشَامٍ، وَالْوَلِيدَ بْنَ الْوَلِيدِ، اللَّهُمَّ أَنْجِ الْمُسْتَضْعَفِينَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ، اللَّهُمَّ اشْدُدْ وَطْأَتَكَ عَلَى مُضَرَ، وَابْعَثْ عَلَيْهِمْ سِنِينَ كَسِنِي يُوسُفَ ".
Ebu Hureyre r.a.'in nakline göre Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem namazında şöyle dua ederdi: ''Allah'ım! Ayyaş b. Ebi Rebia, Seleme b. Hişam ve el-Velid b. el-Velid'i kurtar! Allah'ım kafir/erin zulmü altında ezilen, kurtulmaya çare bulamayan diğer mu'minleri (müstaz'afları) kurtar! Allah'ım Mudar kabilesini ezip, iyice perişan et, onları yerle bir eyle, onlara Hz. Yusuf'un zamanındaki kıtlık yıllarını gönder. " Fethu'l-Bari Açıklaması: "Tehdit ve zor kullanma." Zor kullanma (ikrah) başkasını yapmak istemediği bir şeye zorlamak anlamına gelir. İkrahın dört şartı vardır: 1- Zor kullanan kimsenin tehdit ettiği şeyi yapmaya gücü yetmesine karşılık, tehdide maruz kalan kaçarak bile olsa bunu savuşturmaktan aciz olmalıdır. 2- Tehdide maruz kalan kimse kendisinden istenilen fiili yapmadığı takdirde zor kullanan kimsenin söylediğini yapacağına yakın derecesinde zan taşımalıdır. 3- Zor kullanan kimsenin yaptığı tehdit o an için geçerli olmalıdır. Tehdit yönelten kimse "Eğer şöyle yapmazsan seni yarın döverim" dese, bu tehdide maruz kalan kimse tehdit altında kalmış sayılmaz. Ancak tehdit yöneiten kişi çok kısa bir zaman dilimini telaffuz etse veya tehdidinden dönmemek gibi bir adeti bulunsa bu takdirde zorlamaya maruz kalmış sayılır. 4- Tehdide maruz kalan kimse yaptığı fiili gönül rızasıyla yaptığını gösterecek davranışlar sergilememelidir. Çoğunluğu oluşturan bilginlere göre tehdidin söz ve fiille yapılmış olması arasında herhangi bir fark yoktur. Fiill tehdit açısından -bir kimseyi haksız yere öldürmek örneğinde olduğu gibi- ebediyyen haram olan bir fiil istisna tutulmuştur. Bilginler tehdide maruzkalan kimsenin zorlandığı fiili yapI1{amakla .mükellef olup olmadığı noktasında farklı görüşler ortaya atmışlardır. Şi&h Ebu ıshak eşŞirazı şöyle demiştir: Bilginler bir kimseyi öldürmeye zorlanan kimsenin, bundan kaçınmakla ve kendisini savunmakla yükümlü olduğu, o kişiyi öldürdüğü takdirde günaha gireceği noktasında icma etmişlerdir. Bu da bizezorlanan kimsenin o durumda mükellef olduğunu' göstermektedir. Aynı şeyleri İmam Gazzalı ve başkalarının ifadesinde de görmek mümkündür. Bilginlerin açıklamalarının zorunlu sonucu, sözkonusu ihtilafın zorlama faktörüyle şeriatın çağrısının birbiriyle uyumlu olması durumuna mahsus olduğudur. Bir kafiri öldürmeye ve Müslüman olmaya zorlama durumu buna örnektir. Buna karşılık bir kimseyi öldürmeye zorlama örneğinde olduğu gibi zorlama faktörüyle şeriatın çağrısı birbiriyle ters düştüğünde kişinin onu öldürmemekle yükümlü olduğu noktasında ihtilaf yoktur. İhtilaf, ikrah-ı müld durumunda kişinin mükellef olup olmadığı noktasındadır. İkrah-ı müld, kişinin zorlandığı fiili yapmaktan başka çare bulamadığı durumlardır. Bilginler tehdidin niteliği konusunda ihtilaf etmişlerdir. Öldürme, herhangi bir organı kesme, şiddetli bir şekilde dövme, uzun süre hapsetme tehdidi ittifakla geçerli kabul edilirken, hafifçe dövme ve bir ya da iki gün hapsetme tehdidinin geçerli olup olmadığı noktasında ihtilaf edilmiştir. "Kalbi imanla dolu olduğu halde." Bu ifade, kendi rızasıyla dinden dönene çok ağır bir tehdittir. Buna karşılık zorlanarak bunu yapan kişi, ayetin hükmüne göre mazurdur. Zira müspet bir hükümden yapılan istisna olumsuz anlamı ifade eder. Dolayısıyla küfre zorlanan kimsenin ayette ifade edilen tehdide dahil olmaması gerekir. Meşhur olduğu üzere zikredilen ayet Ammar b. Yasir hakkında inmiştir. Nitekim Ebu Ubeyde b. Muhammed b. Ammar b. Yasir şöyle demiştir: "Müşrikler Ammar'ı yakalayıp, ona işkence ettiler. Neticede onların istedikleri bazı şeylerde kendilerine uydu. Ammar Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e yaptığı şeyden yakınınca, Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Kalbini nasıl buluyorsun?" diye sordu. Ammar "imanla dopdolu" deyince, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Sana yine böyle yaparlarsa sen de öyle davran" buyurdu. Bu haber mürsel olup, ravileri sikadır. Haberi Taberi rivayet etmiştir. "Ancak kafir/erden gelebilecek bir tehlikeden sakınmanız başkadır." Ayette geçen "ölZ","takıyYe" yani onlardan korkarsanız istediklerini yapınız demektir. İmam Buhari bu açıklamayı Ebu Ubeyde'nin ifadesinden almıştır. Ebu Ubeyde, tukat ve takıyye aynı manadadır demiştir. Biz de şunu ekleyelim: Bu kelime Al-i İmran suresinin tefsirinde geçmişti. Ayetin manasına gelince, bir mu'min bir kafiri zahiren ve batınan dost edinmesin. Ancak zahiren ondan sakınması müstesnadır. Bu durumda ondan korktuğunda kendisiyle dost olabilir. Ancak içinden ona düşmanlık besler. "Görüldüğü üzere Allahu Teala, emrettiği şeyi terk etmekten kaçınmayan çaresizleri mazur görmektedir." Yani onlar mağlup olduklarında mazurdurlar. Zorlanan kimse, kendisine emredilen şeyi yapmaktan kaçınamayan zavallı ve aciz bir kimseden başkası değildir. Onu tehdit eden yaptığı tehdidi yerine getirmeye kudreti olan bir kimsedir. Çünkü o kendisinden istenilen fiili yapmamazlık edemez. Tıpkı zorlanan kimsenin istenilen fiilden kaçınamadığı gibi. Netice olarak zayıf ve aciz kimseler (müstazaf) tıpkı zorlanan (mükreh) hükmündedir. "Hasan-ı Basri Ayette geçen "ölZ= sakınma", kıyamete kadar geçerlidir demiştir." Abd b. Humeyd ve İbn Ebi Şeybe'nin nakillerine göre Hasan-ı Basri şöyle demiştir: "Sakınma (takiyye) mu'min için kıyamet gününe kadar caizdir. Ancak adam öldürme de takıyye olamaz. "(İbn Ebi Şeybe, Musannef, VI, 474) Abd b. Humeyd'in rivayeti ise "Ancak Allahu Teala'ın haram kıldığı nefsi öldürmede geçerli değildir" şeklindedir. Yani başkasını öldürmeye zorlanan bir kimse kendi canını başkasının canına tercih ettiği için mazur değildir. Biz de şunu ekleyelim: "Takıyye" kelimesinin manası insanın içindeki inancını ve başka şeyleri başkasına açık etmekten kaçınması demektir. Beyhakl'nin nakline göre İbn Abbas şöyle demiştir: "Takıyye kalp imanla dopdolu iken dille yapılır ve kişi adam öldürmek maksadıyla kimseye el uzatmaz." "İbn Abbas hırsızların zorlaması neticesinde hanımını boşamak zorunda kalan kimse için yaptığına itibar edilmez demiştir. İbn Ömer, İbnü'z-ZUbeyr, Şa'bı ve Hasan-ı Basri bu görüştedirier." Abdurrezzak'ın sahih bir isnadla İkrime'den nakline göre İbn Abbas tehdide maruz kalarak yapılmış boşamayı geçerli saymazdı. İbn Battal, İbnü'l-Münzir'e uyarak şöyle demiştir: Müdehitler, küfre zorlanan ve öldürüleceği korkusuyla kalbi imanla dopdolu olduğu halde kafir olan kimsenin kafirliğine hükmedilemeyeceği ve hanımının kendisinden boş düşmeyeceği noktasında icma etmişlerdir. Ancak Muhammed b. el-Hasen şöyle demiştir: Böyle bir kimse -içten içe Müslüman bile olsa- küfrünü açıktan yaparsa mürted olur ve karısı kendisinden boş düşer. İbn Battal, bu söz naslara muhalif olduğu için cevap vermeye değmez, demiştir. Bazı bilginler ise şöyle derler: Sözkonusu ruhsatın mahalli sözdür. Puta tapma veya bir Müslümanı öldürme ya da domuz eti yeme veya zina etme gibi fiille ilgili şeylerde ruhsat sözkonusu değildir. Evzaı ve Sehnun'un görüşü bu doğrultudadır. İsmail el-Kadl'nin sahih bir senedIe nakline göre Hasan-ı Basri ilişilmesi haram olan bir cana kıymada takıyye olmayacağı kanaatinde idi. Bir grup bilgin ise zorlama altında söylenen sözle, yapılan fiil birbirine eşittir demişlerdir. Bilginler zorlamanın tanımı üerinde ihtilaf, etmişlerdir. Abd b. Humeyd'in sahih bir isnadla nakline göre Hz. Omer şöyle demiştir: "Bir kimse hapse konulduğunda veya bağlandığında ya da işkenceye maruz kaldığında canından emin değilse zorlama altındadır. Kadı Şureyh'ten buna benzer ancak daha uzun bir rivayet nakledilmiştir. Bu rivayette "Dörılşey vardır ki bunlarla zorlama gerçekleşir: Hapse atmak, dövmek, tehdit yöneltmek ve bağlamak." İbn Mesud ise şöyle demiştir: "Herhangi bir söz, benden iki kamçıyı savuşturuyorsa onu söylerim." Çoğunluğu oluşturan bilginlerin görüşü bu doğrultudadır. KOfeli bilginlere göre bu konuda ayrıntı vardır. (Bilginler zorlama altında yapılmış boşama hakkında ihtilaf etmişlerdir. Çoğunluğu oluşturan bilginler böyle bir boşamanın geçerli olmadığı kanaatine varmışlardır. Bu konuda İbn Battal sahabilerin icmaı olduğunu nakleder. KOfeli bilginler ise böyle bir boşamanın geçerli olduğu kanaatindedirler. Zühri, Katade ve Ebu Kılabe' den buna benzer bir görüş '1akledilmiştir. "Nebi s.a.v. 'Ameller niyet/ere göredir' buyurmuştur." Bu hadisin geniş bir çıklaması Sahih'in ilk hadisinde yapılmıştı)
Narrated Abi Huraira:The Prophet (ﷺ) used to invoke Allah in his prayer, "O Allah! Save `Aiyash bin Abi Rabi`a and Salama bin Hisham and Al-Walid bin Al-Walid; O Allah! Save the weak among the believers; O Allah! Be hard upon the tribe of Mudar and inflict years (of famine) upon them like the (famine) years of Joseph
حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ حَوْشَبٍ الطَّائِفِيُّ، حَدَّثَنَا عَبْدُ الْوَهَّابِ، حَدَّثَنَا أَيُّوبُ، عَنْ أَبِي قِلاَبَةَ، عَنْ أَنَسٍ ـ رضى الله عنه ـ قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم " ثَلاَثٌ مَنْ كُنَّ فِيهِ وَجَدَ حَلاَوَةَ الإِيمَانِ أَنْ يَكُونَ اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَحَبَّ إِلَيْهِ مِمَّا سِوَاهُمَا، وَأَنْ يُحِبَّ الْمَرْءَ لاَ يُحِبُّهُ إِلاَّ لِلَّهِ، وَأَنْ يَكْرَهَ أَنْ يَعُودَ فِي الْكُفْرِ، كَمَا يَكْرَهُ أَنْ يُقْذَفَ فِي النَّارِ ".
Enes b. Malik'in nakline göre Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: "Üç şey vardır ki kimde bulunursa imanın tadını almış olur: Allah ve Resulü kendisine başkalarından daha sevgili olmak, bir kimseyi yalnız Allah için sevmek, küfre geri dönmekten ateşe atılacakmışçasına hoşlanmamak
Narrated Anas:Allah's Messenger (ﷺ) said, "Whoever possesses the (following) three qualities will have the sweetness of faith (1): The one to whom Allah and His Apostle becomes dearer than anything else; (2) Who loves a person and he loves him only for Allah's Sake; (3) who hates to revert to atheism (disbelief) as he hates to be thrown into the Fire
حَدَّثَنَا سَعِيدُ بْنُ سُلَيْمَانَ، حَدَّثَنَا عَبَّادٌ، عَنْ إِسْمَاعِيلَ، سَمِعْتُ قَيْسًا، سَمِعْتُ سَعِيدَ بْنَ زَيْدٍ، يَقُولُ لَقَدْ رَأَيْتُنِي وَإِنَّ عُمَرَ مُوثِقِي عَلَى الإِسْلاَمِ، وَلَوِ انْقَضَّ أُحُدٌ مِمَّا فَعَلْتُمْ بِعُثْمَانَ كَانَ مَحْقُوقًا أَنْ يَنْقَضَّ.
Saıd b. Zeyd şöyle demiştir: "Yemin olsun ki Ömer'in İslam'a girdiğim için beni sıkıştırıp, esir gibi horlayarak bir iple bağladığı hala gözlerimin önündedir. Sizin Osman (b. Affan r.a.)'a yaptıklarınız yüzünden Uhud dağı çatlayıp, paramparça olsaydı, buna layık olurdu
Narrated Qais:I heard Sa`id bin Zaid saying, "I have seen myself tied and forced by `Umar to leave Islam (Before `Umar himself embraced Islam). And if the mountain of Uhud were to collapse for the evil which you people had done to `Uthman, then Uhud would have the right to do so." (See Hadith No. 202, Vol)
حَدَّثَنَا مُسَدَّدٌ، حَدَّثَنَا يَحْيَى، عَنْ إِسْمَاعِيلَ، حَدَّثَنَا قَيْسٌ، عَنْ خَبَّابِ بْنِ الأَرَتِّ، قَالَ شَكَوْنَا إِلَى رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم وَهْوَ مُتَوَسِّدٌ بُرْدَةً لَهُ فِي ظِلِّ الْكَعْبَةِ فَقُلْنَا أَلاَ تَسْتَنْصِرُ لَنَا أَلاَ تَدْعُو لَنَا. فَقَالَ " قَدْ كَانَ مَنْ قَبْلَكُمْ يُؤْخَذُ الرَّجُلُ فَيُحْفَرُ لَهُ فِي الأَرْضِ فَيُجْعَلُ فِيهَا، فَيُجَاءُ بِالْمِنْشَارِ فَيُوضَعُ عَلَى رَأْسِهِ فَيُجْعَلُ نِصْفَيْنِ، وَيُمَشَّطُ بِأَمْشَاطِ الْحَدِيدِ مَا دُونَ لَحْمِهِ وَعَظْمِهِ، فَمَا يَصُدُّهُ ذَلِكَ عَنْ دِينِهِ، وَاللَّهِ لَيَتِمَّنَّ هَذَا الأَمْرُ، حَتَّى يَسِيرَ الرَّاكِبُ مِنْ صَنْعَاءَ إِلَى حَضْرَمَوْتَ لاَ يَخَافُ إِلاَّ اللَّهَ وَالذِّئْبَ عَلَى غَنَمِهِ، وَلَكِنَّكُمْ تَسْتَعْجِلُونَ ".
Habbab b. el-Eret şöyle anlatmıştır: Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Kabe'nin gölgesinde kaftanına yaslandığı bir sırada kendisine "Ya Resulallah! Bizim için Allah'tan yardım dileyemez misin? (Bunların zulmünden) kurtulmamız için AlIah'a dua edemez misin?" dedik. Bunun üzerine Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: "Sizden önceki ümmetler içinde öyle kişiler bulunmuştur ki, o kişi için yerde bir çukur kazıhr, kendisi o çukurun içine gömülürdü. Sonra büyük bir testere getirilir, başına konulur ve iki kısma ayrılırdı. Demir taraklar ile etinin altındaki kemiği ve sinirleri taranırdı da bu işkenceler o mu'mini dininden çevirmezdi. Allah'a yemin ederim ki şu İslam dini, artık kemale erecektir. Hatta o olacak ki bir süvari (tek başına) San'a'dan Hadramevt'e kadar (selametle) gidecek de Allah'tan başka hiçbir şeyden korkmayacaktır ve bir de (koyun sahibi ise) sadece koyununa kurt saldırmasından korkacaktır. Fakat sizler acele ediyorsunuz." Fethu'l-Bari Açıklaması: "Dövülmeyi, öldürülmeyi ve aşağılanmayı küfre tercih etme." Bu konuya bundan önceki başlıkta işaret edilmişti. Orada Hz. Bilal'in kelime-i küfrü telaffuz etmektense, dayak yemeye ve horlanmaya razı olan kişilerden olduğunu söylemiştik. Bu başlık altında adı geçen Habbab ve onunla birlikte zikredilenler de aynı tavrı sergilemişlerdir. Ammar'ın anne-babası işkence altında can vermişlerdi. Bunlar sıhhat şartını taşımadıkları için müemf buna delalet eden rivayetle yetinmiştir ve bu konuda üç hadise yer vermiştirJ Birinci hadis "Üç şey vardır ki kimde bulunursa imanın tadını almış olur" hadisidir. Bu hadisin açıklaması Sahih'in baş taraflarında İman bölümünde geçmişti. İmam Buharl'nin başlığını bu hadisten seçmesi küfürden hoşlanmamakla ateşe girmekten hoşlanmamayı birbirine eşit tutmasındandır. Öldürülmek, dövülmek ve horlanmak bir mu'minin nazarında ateşe girmekten daha hafiftir. Netice olarak mu'min şiddeti tercih ettiği takdirde bunlar, küfürden daha hafiftir. Bu açıklamayı İbn Battal yapmış ve devamında şöyle demiştir: Bu hadis İmam Malik mezhebi müçtehidlerine delildir. İbnü't-T'in ise bilginler öldürülmeyi küfre tercih etme noktasında görüş birliği halindedirler diyerek onu tenkid etmiştir. Hadis küfrü telaffuz etmek, sabredip, öldürülmekten daha evladır diyenlere karşı delildir. Mühelleb'in bir grup bilginin bunu kabul etmediklerini ifade ettiği nakledilmiştir. Onlar delil olarak Allahu Teala'ın "Ve kendinizi öldürmeyiniz"(Nisa 29) ayetini delil olarak almışlardır. Oysa bu ayette onları destekleyecek bir taraf yoktur. Çünkü Allahu Teala o ayetin ardından "Kim düşmanlık ve haksızlık ile bunu yaparsa (bilsin ki) onu ateşe koyacağız"(Nisa 30) buyurmaktadır. Dolayısıyla Allahu Teala bir önceki ayetteki "kendinizi öldürmeyiniz" ifadesini bu şekilde kayıtlamaktadır. Allah'a itaat uğrunda kendisini helak eden kimse ne zalim ve ne de haddi aşmış olur. Bilginler cihad esnasında insanın kendini tehlikelere atmasının caiz olduğu noktasında icma etmişlerdir. "Said b. Zeyd hadisinin isnadında bulunan Abbad, İbn Ebi'l-Awam' dır. Said -b. Zeyd ise İbn Amr b. Nufeyl olup, Ömer İbnü'l-Hattab b. Nufeyl'in amcasının oğlunun oğludur. Bu zatın hadisi Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in sıreti bölümünde "Said b. Zeyd'in İslama'a girişi" başlığıaltında daha önce geçmişti. Hadisin atılan başlığa uygunluğu gayet açıktır. Çünkü Said ve Hz. Ömer'in kızkardeşi olan eşi kafir olmaktansa, horlanmayı tercih ettiler. Hadisin atılan başlıkla ilişkisi böylece ortaya çıkmaktadır. Kirmanı şöyle demiştir: Bu başlık Hz. Osman' ın katillerinin isteklerine boyun eğmektense öldürülmeyi tercih etmesinden alınmıştır. Dolayısıyla bir kimsenin kafir olmaktansa öldürülmeyi tercih etmesi evleviyyetie caiz olur. Said'in eşinin adı Fatıma bintü'l-Hattab'dır. Fatıma rivayete göre Hz. Hatice'den sonra İslam'a ilk giren kadındır. Bazılarına göre Abbas'ın eşi Ümmü'lFadl ondan önce Müslüman olmuştur. İbn Battal şöyle demiştir: Bilginler küfre zorlanıp, öldürülmeyi tercih eden kimsenin Allah katında ruhsatı tercih edenden çok daha büyük ecir kazanacağı noktasında icma etmişlerdir. Küfrün dışındaki şeylere gelince, bir kimse sözgelimi domuz eti yemeye ve şarap içmeye zorlansa, bunlaı yapmak daha evladır. Bazı Malikiler ise şöyle demişlerdir: Tam tersine bunların dışında bir şeyi yemesiyasaklandığı takdirde sözü edilen şeyleri yemekle günaha girer. Çünkü böyle bir kimse öleceğinden korkup, ölü eti yemek zorunda kalıp, ancak yemeyenkimse gibi olmuştur
Narrated Khabbab bin Al-Art:We complained to Allah's Messenger (ﷺ) (about our state) while he was leaning against his sheet cloak in the shade of the Ka`ba. We said, "Will you ask Allah to help us? Will you invoke Allah for us?" He said, "Among those who were before you a (believer) used to be seized and, a pit used to be dug for him and then he used to be placed in it. Then a saw used to be brought and put on his head which would be split into two halves. His flesh might be combed with iron combs and removed from his bones, yet, all that did not cause him to revert from his religion. By Allah! This religion (Islam) will be completed (and triumph) till a rider (traveler) goes from San`a' (the capital of Yemen) to Hadramout fearing nobody except Allah and the wolf lest it should trouble his sheep, but you are impatient." (See Hadith No. 191, Vol)
حَدَّثَنَا عَبْدُ الْعَزِيزِ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ، حَدَّثَنَا اللَّيْثُ، عَنْ سَعِيدٍ الْمَقْبُرِيِّ، عَنْ أَبِيهِ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ ـ رضى الله عنه ـ قَالَ بَيْنَمَا نَحْنُ فِي الْمَسْجِدِ إِذْ خَرَجَ عَلَيْنَا رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَقَالَ " انْطَلِقُوا إِلَى يَهُودَ ". فَخَرَجْنَا مَعَهُ حَتَّى جِئْنَا بَيْتَ الْمِدْرَاسِ فَقَامَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم فَنَادَاهُمْ " يَا مَعْشَرَ يَهُودَ أَسْلِمُوا تَسْلَمُوا ". فَقَالُوا قَدْ بَلَّغْتَ يَا أَبَا الْقَاسِمِ. فَقَالَ " ذَلِكَ أُرِيدُ "، ثُمَّ قَالَهَا الثَّانِيَةَ. فَقَالُوا قَدْ بَلَّغْتَ يَا أَبَا الْقَاسِمِ. ثُمَّ قَالَ الثَّالِثَةَ فَقَالَ " اعْلَمُوا أَنَّ الأَرْضَ لِلَّهِ وَرَسُولِهِ، وَإِنِّي أُرِيدُ أَنْ أُجْلِيَكُمْ، فَمَنْ وَجَدَ مِنْكُمْ بِمَالِهِ شَيْئًا فَلْيَبِعْهُ، وَإِلاَّ فَاعْلَمُوا أَنَّمَا الأَرْضُ لِلَّهِ وَرَسُولِهِ ".
Ebu Hureyre r.a. şöyle anlatmıştır: Mescidde bulunduğumuz bir sırada birden Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem yanımıza çıkageldi ve "Yahudilerin yurduna yürüyünüz!" diye buyurdu. Biz de onunla birlikte Beytü'l-Midras denilen yere vardık. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem onlara doğru ayağa kalktı ve şöyle seslendi ve "Ey Yahudi topluluğu! Müslüman olunuz, esenlik içinde kalınız" dedi. Yahudiler cevaben "Ey Ebü'l-Kasım! Sen tebliğ ettin!" dediler. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem onlara "Ben ancak bunu istiyorum" dedi. Sonra çağrısını ikinci kez yineledi. Yahudiler "Ey Ebü'l-Kasım! Sen tebliğ ettin" dediler. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem onlara tebliğini üçüncü kez tekrar etti ve "Şunu kesinlikle biliniz ki yeryüzü ancak Allah'a ve Resulüne aittir. Ben sizleri bu topraklardan çıkarmak istiyorum. Dolayısıyla sizden her kim kendi malından (taşıyamayacağı) bir şey olursa onu satsın. Aksi takdirde biliniz ki arz ancak Allah'a ve Resulüne aittir" buyurdu. Fethu'l-Bari Açıklaması: "Zorlanan ve benzeri durumda kalan kierin hak ve başka hususlardaki satışları." Hattab! şöyle demiştir: Ebu Abdullah 'cl-Buhari bu başlık altında zikredilen Ebu Hureyre hadisini zorlanan kimsenin satışının cevazına delil getirmiştir. Halbuki bu, darda kalanın satışına daha çok benzemektedir. Çünkü satışa zorlanan kimse istesin veya istemesin o satışı yapmaya sevkedilen kimsedir. Yahudiler arazilerini satmamış olsalardı, buna zorlanmayacaklardı, fakat onlar mallarına çok düşkün olduklarından onları satmayı tercih ettiler ve böylece mallarını satmak zorunda kalanlara benzediler ve bu halleriyle borca sıkışıp, malını satmak zorunda kalan kimse gibi oldular. Bu durumda yapılan satış caizdir, kişi buna zorlandığı takdirde caiz olmaz. Biz de şunu ekleyelim: İmam Buhari yukarıda kullandığı başlıkta sadece zorlanan kimseyle sınırlı kalmamış ve "Zorlanan ve benzeri durumda kalan kimselerin hak ve başka hususlardaki satışları" ifadesini kullanmıştır. Böylece onun başlığına darda kalan ,kimse de dahil olmuştur. Buhari bu ifadesiyle darda kalan kimsenin satışı sahih değildir diyenlere cevap vermiş olmaktadır. İbnü'l-Müneyyir şöyle der: İmam Buhart "hak ve başka hususlardaki" şeklinde başlık atmış ancak başlığın sadece birinci kısmı için hadis zikretmiştir. Buna onun "hak"tan maksadı borçtur "başkası"ndan maksadı ise bunun dışında satışı gerekli olan şeylerdir diye cevap verilmiştir. Çünkü Yahudiler borçları olmadıkları halde mallarını satmaya zorlandılar. Kirmi'mi "hak" kelimesinden maksat o bölgenin tahliyesi, "başkası" kelimesinden maksat ise suçlardır, "hak"tan maksat mali şeyler, "başkası"ndan maksat bölgenin tahliye edilmesidir demiştir. Biz de şunu ekleyelim: "Başkası" kelimesinden maksat borç olabilir. Bu durumda ifade genel anlamlı sözden sonra, özel anlamlı sözün getirilmesi şeklinde olur. Gayr-i mali bir sebep olarak zikredilen şekilde satış, sahih olduğuna göre mali bir sebep olarak borç sebebiyle satış evleviyede sahih olur. "Beytü'l-Midras." Bu kelime "ders"ten türemedir. Maksat Yahudilerin büyükleridir. Bu beytin onun adına nispet edilmesi Yahudilerin kitaplarını okutanın kendisi olmasından dolayıdır. "Ben ancak bunu istiyorum." Yani "Müsıü.man olunuz" ifadesiyle istediğim budur. Şayet siz benim size tebliğ ettiğimi itiraf ederseniz üzerimden sorumluluk düşer. "Biliniz ki yeryüzü ... " Bu cümleden maksat, bu konuda hüküm Allah'a ve Nebi'ine aittir. Çünkü o Allah adına tebliğde bulunmakta ve onun emirlerini yerine getirmektedir. "......." yani sizi buradan çıkarmak, burayı tahliye etmek istiyorum demektir
Narrated Abu Huraira:While we were in the mosque, Allah's Messenger (ﷺ) came out to us and said, "Let us proceed to the Jews." So we went along with him till we reached Bait-al-Midras (a place where the Torah used to be recited and all the Jews of the town used to gather). The Prophet (ﷺ) stood up and addressed them, "O Assembly of Jews! Embrace Islam and you will be safe!" The Jews replied, "O Aba-l-Qasim! You have conveyed Allah's message to us." The Prophet (ﷺ) said, "That is what I want (from you)." He repeated his first statement for the second time, and they said, "You have conveyed Allah's message, O Aba-l- Qasim." Then he said it for the third time and added, "You should Know that the earth belongs to Allah and His Apostle, and I want to exile you fro,,, this land, so whoever among you owns some property, can sell it, otherwise you should know that the Earth belongs to Allah and His Apostle." (See Hadith No. 392, Vol)
حَدَّثَنَا يَحْيَى بْنُ قَزَعَةَ، حَدَّثَنَا مَالِكٌ، عَنْ عَبْدِ الرَّحْمَنِ بْنِ الْقَاسِمِ، عَنْ أَبِيهِ، عَنْ عَبْدِ الرَّحْمَنِ، وَمُجَمِّعٍ، ابْنَىْ يَزِيدَ بْنِ جَارِيَةَ الأَنْصَارِيِّ عَنْ خَنْسَاءَ بِنْتِ خِذَامٍ الأَنْصَارِيَّةِ، أَنَّ أَبَاهَا، زَوَّجَهَا وَهْىَ ثَيِّبٌ، فَكَرِهَتْ ذَلِكَ، فَأَتَتِ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم فَرَدَّ نِكَاحَهَا.
Hansa binti Hizam el-Ensari'nin nakline göre "Babası rızasını almaksızın kendisini evlendirmişti. Halbuki Hansa dul bir kadındı. Hansa Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e gelerek bu nikahı reddetti
Narrated Khansa' bint Khidam Al-Ansariya:That her father gave her in marriage when she was a matron and she disliked that marriage. So she came and (complained) to the Prophets and he declared that marriage invalid. (See Hadith No. 69, Vol)
حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ يُوسُفَ، حَدَّثَنَا سُفْيَانُ، عَنِ ابْنِ جُرَيْجٍ، عَنِ ابْنِ أَبِي مُلَيْكَةَ، عَنْ أَبِي عَمْرٍو ـ هُوَ ذَكْوَانُ ـ عَنْ عَائِشَةَ ـ رضى الله عنها ـ قَالَتْ قُلْتُ يَا رَسُولَ اللَّهِ يُسْتَأْمَرُ النِّسَاءُ فِي أَبْضَاعِهِنَّ قَالَ " نَعَمْ ". قُلْتُ فَإِنَّ الْبِكْرَ تُسْتَأْمَرُ فَتَسْتَحِي فَتَسْكُتُ. قَالَ " سُكَاتُهَا إِذْنُهَا ".
Aişe r.anha şöyle anlatmıştır: Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e "Ya Resulallah! Nikah akitleri hususunda kadınların görüşleri alınır mı?" diye sordum. Bana "Evet" buyurdu. Ben "(Ya Resulallah!) Bakirenin evleneceği kimse hakkında görüşüne başvurulursa utanır, susar" dedim. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Onun sükutu iznidir" buyurdu. Fethu'l-Bari Açıklaması: "Dünya hayatının geçici menfaatlerini elde edeceksiniz diye namuslu kalmak isteyen cariyelerinizi fuhşa zorlamayın." Ayette cariyelerin "namuslu kalmak istemeleri" şeklinde kayıtlanmasının hikmeti şudur: Zorlama, ancak namuslu kalmak isteme ile gerçekleşir. Zira gönüllü ilişkiye giren kadına zorlanmış denmez. Buna göre ayeti şöyle anlamak gerekir: Dünya hayatının geçici menfaatlerini . elde edeceksiniz diye adetleri fuhuş yapmak olan cariyelerinizi fuhşa zorlamayın. Bu gerçek bazı müfessirler tarafından anlaşılmamış ve "namuslu kalmak isteyen ... " ifadesini bundan önceki "aranızdaki bekarları evlendirin" ayeti ile irtibatlandırmışlardır. Bu ayetle ilgili kalan açıklama iki başlık sonra gelecektir. İbn Battal şöyle demiştir: Çoğunluk, zorlanan kimsenin nikahının batıl olduğu kanaatine varmışlardır. Kt1feli fıkıh bilginleri ise buna cevaz vermişler ve "Bir kimse bir kadınla on bin dirhem karşılığında evlenmeye zorlansa ve bu kadının mehr-i misli bin dirhem olsa bu nikah sahihtir ve o kişinin bin dirhem vermesi gerekir. Bunun dışındaki miktar batıl olur" demişlerdir. İbn Battal şöyle devam eder: KOfe bilginleri fazla olan miktarı zorlama dolayısıyla iptal edince, aynı zorlama nedeniyle nikah da kökünden b atıl olmuş olur. Erkek nikaha razı olup, mehre zorlansa mesele üzerinde ittifak edilen mesele haline gelir. Bu durumda nikah akdi sahih olup, erkeğin gerdeğe girmekle birlikte belirlenen mehri vermesi gerekir. Erkek nikahlanmaya ve kadınla ilişkiye zorlansa kendisine had cezası uygulanmaz ve hiçbir şey vermesi gerekmez. Buna karşılık akde razı olmaksızın gönüllü olarak ilişkiye girse had cezası gerekir. İmam Buhari bu başlık altında iki hadise daha yer vermiştir. Bunlardan birisi Hansa binti Haddam hadisidir. Bu hadisin açıklaması Nikah bölümünde geçmişti
Narrated `Aisha:I asked the Prophet, "O Allah's Messenger (ﷺ)! Should the women be asked for their consent to their marriage?" He said, "Yes." I said, "A virgin, if asked, feels shy and keeps quiet." He said, "Her silence means her consent
حَدَّثَنَا أَبُو النُّعْمَانِ، حَدَّثَنَا حَمَّادُ بْنُ زَيْدٍ، عَنْ عَمْرِو بْنِ دِينَارٍ، عَنْ جَابِرٍ ـ رضى الله عنه ـ أَنَّ رَجُلاً، مِنَ الأَنْصَارِ دَبَّرَ مَمْلُوكًا، وَلَمْ يَكُنْ لَهُ مَالٌ غَيْرُهُ، فَبَلَغَ ذَلِكَ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَقَالَ " مَنْ يَشْتَرِيهِ مِنِّي ". فَاشْتَرَاهُ نُعَيْمُ بْنُ النَّحَّامِ بِثَمَانِمِائَةِ دِرْهَمٍ. قَالَ فَسَمِعْتُ جَابِرًا يَقُولُ عَبْدًا قِبْطِيًّا مَاتَ عَامَ أَوَّلَ.
Cabir r.a. şöyle anlatmıştır: Ensar'dan bir adam "Ben öldükten sonra hürsün" diye kölesini müdebber olarak azad etmişti. Halbuki bu kişinin o köleden başka hiçbir malı yoktu. Yaptığı butasarruf Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in kulağına gidince "Bunu benden kim satın almak ister" diye sordu. Bunun üzerine o köleyi Nuaym b. en"Nahham 800 dirheme satın aldı. Hadisi rivayet eden ra vi şöyle devam etti: "Ben Cabir'i 'o köle kıpti olup, evvelki yıl öldü' derken işittim. Fethu'l-Bari Açıklaması: "Zorlama neticesinde köle bağışlama veya satmanın caiz olmadığı." Yani bu satış Ve hibe caiz değildir. Dolayısıyla köle o kimsenin mülkiyetinden çıkmaz. Bazı bilginler bu doğrultuda görüş beyan etmişlerdir. Buna göre müşteri o konuda adakta bulunsa bu caizdir yani adak, adağı yapan kimse hakkında geçerlidir. Zorlamayla birlikte yapılan satış sahihtir, hibe de böyledir. "........." yani onun nezdinde demektir. "Za'm" çoğunlukla "söz" anlamında kullanılır. "Müdebber yaparsa da böyledir." Yani zorlama altında kölesini müdebber yapması geçerlidir. İbn Battal'ın nakline göre Muhammed b. Sahnun şöyle demiştir: Kufe fıkıh bilginleri zorlanan kimseninyaptığı satışın batıl olduğu noktasında çoğunluğa uymuşlardır. Bu, zorlamayla birlikte yapılan satışın mülkiyeti nakletmemesini gerektirir. Mühelleb şöyle der: Bilginler satış ve hibeye zorlama olduğu takdirde satış caiz değildir. Ebu Hanife'nin "Müşteri buna inanırsa veya kölesini müdebber yaparsa bu caizdir. Kendisine bir şey bağışlanan da müşteri gibidir" dediği nakledilmiştir. Ebu Hanife bu meseleyi fasit satışa mukayese ediyor gibidir. Çünkü onlar fasit satışta müşterinin tasarrufunun geçerli (nafiz) olduğunu söylerler
Narrated Jabir:A man from the Ansar made his slave, a Mudabbar. And apart from that slave he did not have any other property. This news reached Allah's Messenger (ﷺ) and he said, "Who will buy that slave from me?" So Nu'aim bin An-Nahham bought him for 800 Dirham. Jabir added: It was a coptic (Egyptian) slave who died that year
حَدَّثَنَا حُسَيْنُ بْنُ مَنْصُورٍ، حَدَّثَنَا أَسْبَاطُ بْنُ مُحَمَّدٍ، حَدَّثَنَا الشَّيْبَانِيُّ، سُلَيْمَانُ بْنُ فَيْرُوزَ عَنْ عِكْرِمَةَ، عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ،. قَالَ الشَّيْبَانِيُّ وَحَدَّثَنِي عَطَاءٌ أَبُو الْحَسَنِ السُّوَائِيُّ،، وَلاَ أَظُنُّهُ إِلاَّ ذَكَرَهُ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ ـ رضى الله عنهما ـ {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لاَ يَحِلُّ لَكُمْ أَنْ تَرِثُوا النِّسَاءَ كَرْهًا} الآيَةَ قَالَ كَانُوا إِذَا مَاتَ الرَّجُلُ كَانَ أَوْلِيَاؤُهُ أَحَقَّ بِامْرَأَتِهِ، إِنْ شَاءَ بَعْضُهُمْ تَزَوَّجَهَا، وَإِنْ شَاءُوا زَوَّجَهَا، وَإِنْ شَاءُوا لَمْ يُزَوِّجْهَا، فَهُمْ أَحَقُّ بِهَا مِنْ أَهْلِهَا، فَنَزَلَتْ هَذِهِ الآيَةُ فِي ذَلِكَ.
İbn Abbas "Ey iman edenler! Kadınlara zorla varis olmanız size helal değildir"(Nisa 19) ayet-i kerimesinin nüzul sebebi hakkında şu açıklamayı yapmıştır: İslam'dan önce Arapların adeti şuydu: Bir erkek öldüğünde onun yakınları karısına, herkesten daha çok hak sahibi idi. İsterlerse aralarından biri o kadınla evlenir, isterlerse onu başkasıyla evlendirirler, dilerlerse o kadını kimseyle evlendirmezlerdi. Onlar bu kadın hakkında onun ailesinden daha çok söz sahibi idiler. İşte bu ayet, bu hususta indi. Fethu'l-Bari Açıklaması: "Bir çeşit zorlama." İbn Battal'ın nakline göre Mühelleb şöyle demiştir: Bu başlıktan anlaşılan şudur: Kim bir kadını onun mirasına tamah ederek ölünceye kadar nikahı altında tutarsa bu miras Kur'an ayetiyle ona helal değildir. Ayetin mirasın helalolmadığı yolundaki bu ifadesi, zahiri hükme göre erkeğin ondan miras almasının sahih olmamasını gerektirmez
Narrated Ibn `Abbas:Regarding the Qur'anic Verse: 'O you who believe! You are forbidden to inherit women against their will.' (4.19) The custom (in the Pre-Islamic Period) was that if a man died, his relatives used to have the right to inherit his wife, and if one of them wished, he could marry her, or they could marry her to somebody else, or prevent her from marrying if they wished, for they had more right to dispose of her than her own relatives. Therefore this Verse was revealed concerning this matter
وَقَالَ اللَّيْثُ حَدَّثَنِي نَافِعٌ، أَنَّ صَفِيَّةَ ابْنَةَ أَبِي عُبَيْدٍ، أَخْبَرَتْهُ أَنَّ عَبْدًا مِنْ رَقِيقِ الإِمَارَةِ وَقَعَ عَلَى وَلِيدَةٍ مِنَ الْخُمُسِ، فَاسْتَكْرَهَهَا حَتَّى افْتَضَّهَا، فَجَلَدَهُ عُمَرُ الْحَدَّ وَنَفَاهُ، وَلَمْ يَجْلِدِ الْوَلِيدَةَ مِنْ أَجْلِ أَنَّهُ اسْتَكْرَهَهَا. قَالَ الزُّهْرِيُّ فِي الأَمَةِ الْبِكْرِ، يَفْتَرِعُهَا الْحُرُّ، يُقِيمُ ذَلِكَ الْحَكَمُ مِنَ الأَمَةِ الْعَذْرَاءِ بِقَدْرِ قِيمَتِهَا، وَيُجْلَدُ، وَلَيْسَ فِي الأَمَةِ الثَّيِّبِ فِي قَضَاءِ الأَئِمَّةِ غُرْمٌ، وَلَكِنْ عَلَيْهِ الْحَدُّ.
Nafi'in nakline göre Safiye binti Ebu Ubeyd şöyle anlatmıştır: Tasarrufu halifeye ait kölelerden biri beşte bir ganimet kölelerinden bir cariyeyi cinsel ilişkiye zorlayarak bekaretini bozdu. Bunun üzerine Hz. Ömer ona zina cezası uygulayıp, sürgün etti. Fakat erkek kendisini ilişkiye zorladığı için o cariyeye sapa cezası uygulamadı. Zühri hür bir erkeğin bekaretini giderdiği bakire cariye hakkında şöyle dedi: Hakim bakire olan cariyenin bakire ve dul oluşu arasındaki değer farkını takdir eder ve o erkeğe sapa cezası verir. Dul cariye hakkında imamların hükümlerine göre bir para ödeme cezası yoktur, fakat erkeğe had cezası verilir
And Safiyya bint 'Ubaid said:"A governmental male-slave tried to seduce a slave-girl from the Khumus of the war booty till he deflowered her by force against her will; therefore 'Umar flogged him according to the law, and exiled him, but he did not flog the female slave because the male-slave had committed illegal sexual intercourse by force, against her will." Az-Zuhri said regarding a virgin slave-girl raped by a free man: The judge has to fine the adulterer as much money as is equal to the price of the female slave and the adulterer has to be flogged (according to the Islamic Law); but if the slave woman is a matron, then, according to the verdict of the Imam, the adulterer is not fined but he has to receive the legal punishment (according to the Islamic Law)
حَدَّثَنَا أَبُو الْيَمَانِ، حَدَّثَنَا شُعَيْبٌ، حَدَّثَنَا أَبُو الزِّنَادِ، عَنِ الأَعْرَجِ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم " هَاجَرَ إِبْرَاهِيمُ بِسَارَةَ، دَخَلَ بِهَا قَرْيَةً فِيهَا مَلِكٌ مِنَ الْمُلُوكِ أَوْ جَبَّارٌ مِنَ الْجَبَابِرَةِ، فَأَرْسَلَ إِلَيْهِ أَنْ أَرْسِلْ إِلَىَّ بِهَا. فَأَرْسَلَ بِهَا، فَقَامَ إِلَيْهَا فَقَامَتْ تَوَضَّأُ وَتُصَلِّي فَقَالَتِ اللَّهُمَّ إِنْ كُنْتُ آمَنْتُ بِكَ وَبِرَسُولِكَ فَلاَ تُسَلِّطْ عَلَىَّ الْكَافِرَ، فَغُطَّ حَتَّى رَكَضَ بِرِجْلِهِ ".
Ebu Hureyre'nin nakline göre Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: "İbrahim Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem eşi Sare ile hicret yolculuğuna çıkıp, onunla birlikte bir ülkeye girdi. Orada krallardan bir kral yahut zorbalardan bir zorba hükümdar vardı. Derken o hükümdar İbrahim'e 'yanındaki kadını bana gönder!' diye haberci yolladı. Bunun üzerine İbrahim, Sare'yi o hükümdara yolladı. Sare onun yanına varınca, hükümdar ona doğru harekete geçti. Sare kalkıp, abdest aldı ve namaza durdu. Namazın ardından i'\lIah 'ımf Eğer ben sana ve Resu/üne iman ettimse benim üzerime şu kafiri musallat etme' diye dua etti. Bu dua ile o zalimin boğaz ı sıkıldı ve ayağıyla yere vurup, debelenmeye başladı. " Fethu'l-Bari Açıklaması: "Zinaya zorlanan kadına had cezasının gerekmediği." "Kim onları zor altında bırakırsa, bilmelidir ki zorlanmalardan sonra Allah (onlar için) çok bağışlayıcı ve merhametlidir. "(Nur 33) Yani onlara merhametlidir. Bağışlanmanın zorda kalan kadınlar için sözkonusu olması problemli görülmüştür. Çünkü bir günaha zorlanan kadın günahkar değildir ki bağışlansın. Buna şöyle cevap verilmiştir: Ayette sözü edilen zorlama şer'an itibar edilen zorlama olmayabilir. Belki de sözkonusu zorlama kadının mazur olabileceği sınırdan daha düşük olabilir ve bu durumda kişi günaha girer. Dolayısıyla hakkında bağışlanma ifadesi uygun düşer. Kadı Beydavı şöyle demiştir: Zorlama sorumlu tutulma ile çelişmez. Biz de şunu belirtelim: Ya da bağışlanma ve merhametin zikredilmesi, önceden bir günah işlenmiş olmasını gerektirmez. Ayette "Her kim bunlardan yemeğe mecbur kalırsa, başkasının hakkına saldırmadan ve haddi aşmadan bir miktar yemesinde günah yoktur. Şüphe yok ki Allah çok bağışlayan, çokça esirgeyendir"(Bakara 173) denilmektedir. Et-Tıbı şöyle demiştir: Bu ifadeden kadınları zorlayan erkeklere büyük bir tehdit olduğu anlaşılmaktadır. Bağışlanma ve rahmetin zikredilmesi, üstü kapalı bir dokundurmadır. İfadenin takdiri şöyledir: Ey kadınları zorlayanlar! Onlar zorlanmış birer kadın olarak Yüce Allah'ın rahmeti ve bağışlaması olmadığı takdirde hesaba çekileceklerine göre acaba sizin haliniz nice olacaktır! Bu ayetin yukarıda atılan başlıkla ilişkisine gelince, ayet zinaya zorlanan kadının günaha girmeyeceğini ifade etmektedir. Dolayısıyla ona bu durumda had cezası uygulamamak gerekir. Müslim'in Sahih'inde yer alan bir habere göre Cabir şöyle anlatmıştır: Abdullah b. Ubeyy'in Müseyke ve Ümeyme adında iki cariyesi vardı. Abdullah bunları zinaya zorluyordu. Bunun üzerine "Cariyelerinizi fuhşa zorlamayinız"(Nur 33) ayet-i kerimesi indi.(Müs!im, Tefsir) "Beşte bir ganimet kölelerinden olan bir cariyeyi. .. " Yani tasarrufu devlet başkanına ait olan beşte bir ganimet malından demektir. "......" fiili, onunla zina etti anlamına gelmektedir .. "Onu cinsel ilişkiye zorlayarak bekaretini bozdu .. " Bu kelime bekaret zarı anlamına gelen "el-kıdda" kökünden türemedir. İfade acariyenin bakire olduğunu göstermektedir. "Hz. Ömer ona zina cezası uygulayıp, sürgün etti." Yani ona elli sapa vurdu ve altı ay sürgüne gönderdi. Çünkü erkek kölenin zina cezası, hürrün yarısı kadardır. Bu haberden Hz. Ömer'in kölenin hür gibi sürgüne gönderilebileceği kanaatinde olduğu anlaşılmaktadır. Bu konu HudCid bölümünde incelenmişti. "Zührı hür bir erkeğin bekaretini giderdiği bakire J;ariye hakkında şöyle dedi" Bu ifadedeki ".........." fiili bekaret bozma anl.9m1na gelmektedir. "......." yani bozulan bekareti "hakem" yani hakim, takdir eder. "Değeri kadar." Hakim bu değerlendirmeyi bakirenin bekaretini izale eden kişiye yükler ve ona sopa cezası uygular. Bu şu demektir: Hakim cariyenin bekaretini bozan kişiden onun kıymeti oranında fiyatında meydana gelen eksikliği tazmin ettirir. Bu, onun bakire ve duloluşu arasındaki değer farkıdır. Zührl'nin ifadesinde geçen "........"= takdir eder" anlamındadır. "Sopa cezası verir" ifadesi verilen değer farkının, sopa cezasına gerek bırakmadığı zannını ortadan kaldırmak maksadıyladır. "Dul cariye hakkında imamların hükümlerine göre bir para ödeme cezası yoktur." Bu ifadedeki "....... ğurm".........:- ğaramet= para cezası" anlamına gelmektedir. Ancak bu durumdaki erkeğe had cezası uygulanır. Buhari bundan sonra İbrahim ve Sare ile o zorba hükümdar hakkındaki Ebu Hureyre hadisinin bir kısmına yer vermektedir. Bu hadis geniş bir biçimde Enbiya bölümünde açıklanmıştı. İbnü'l-Müneyyir şöyle der: Esasen bu hadisin buradaki başlık altına katılması uygun değildi. Çünkü onun atılan başlıkla bir ilişkisi yoktur. Ancak Sare kralla başbaşa kaldığında o fiili işlemeye zorlandığı için kendisinden kınama düşmesi nedeniyle başlıkla münasebeti doğmuştur. Kirmanı tıpkı İbn Battal gibi düşünerek şöyle demiştir: Bu hadisin bu başlık altına sokulmasının gerekçesi şudur: Sare her türlü kötülüğü işlemekten masum olduğu ve o kralla başbaşa kaldığında sözkonusu fiili işlemeye zorlandığından dolayı kınanmadığına göre onun dışındaki kadınlar da zorlanarak kendileriyle zina edildiğinde had cezasına maruz kalmazlar. (Onemli bir bilgi:) Bilginler erkeğin zinaya zorlanmasının hükmünden söz etmemişlerdir. Çoğunluk, zinaya zorlanan erkeğe had cezası uygulanmayacağı görüşündedir. İmam Malik ve bir grup bilgin ise had cezası uygulanması görüşündedirler. Çünkü erkek lezzet almasa o ilişkiyi sürdüremez. Kendisini zorlayan ister hükümdar, ister başkası olsun farketmez. İmam Ebu Hanife'den nakledilen bir rivayete göre erkeği sultan ın dışında birisi zorlamışsa kendisine had cezası uygulanır. Ancak imameyn bu konuda kendisine muhalefet etmişlerdir. Malikiler gÖrüşlerine delil olarak şöyle bir akıl yürütmüşlerdir: Erkeğin ilişkiyi başarması ancak iç huzuru ve dinginlik halinde mümkün cilur. Zorlanan kimse ise böyle değildir. Çünkü o korkmaktadır. Ancak Malikilere bu görüşlerinin isabetli olmadığı ve cinsel ilişkinin ereksiyon (intişar) olmadan da tasavvur edilebileceği şeklinde cevap verilmiştir. Doğruyu en iyi Allahu Teala bilir
Narrated Abu Huraira:Allah's Messenger (ﷺ) said, "(The Prophet) Abraham migrated with his wife Sarah till he reached a town where there was a king or a tyrant who sent a message, to Abraham, ordering him to send Sarah to him. So when Abraham had sent Sarah, the tyrant got up, intending to do evil with her, but she got up and performed ablution and prayed and said, 'O Allah ! If I have believed in You and in Your Apostle, then do not empower this oppressor over me.' So he (the king) had an epileptic fit and started moving his legs violently
حَدَّثَنَا يَحْيَى بْنُ بُكَيْرِ، حَدَّثَنَا اللَّيْثُ، عَنْ عُقَيْلٍ، عَنِ ابْنِ شِهَابٍ، أَنَّ سَالِمًا، أَخْبَرَهُ أَنَّ عَبْدَ اللَّهِ بْنَ عُمَرَ ـ رضى الله عنهما ـ أَخْبَرَهُ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَالَ " الْمُسْلِمُ أَخُو الْمُسْلِمِ، لاَ يَظْلِمُهُ، وَلاَ يُسْلِمُهُ، وَمَنْ كَانَ فِي حَاجَةِ أَخِيهِ، كَانَ اللَّهُ فِي حَاجَتِهِ ".
Abdullah b. Ömer'in nakline göre Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem. "Müslüman, Müslümanın (din) kardeşidir. Müslüman Müslümana zulmetmez. Müslüman Müslümanı (başına gelen musibet esnasında) terk etmez. Her kim MüslümanarcJ:eşinin bir ihtiyacını giderirse Allah da onun ihtiyacını giderir" buyurmuşfur..• :
Narrated `Abdullah bin `Umar:Allah's Messenger (ﷺ) said, "A Muslim is a brother of another Muslim. So he should neither oppress him nor hand him over to an oppressor. And whoever fulfilled the needs of his brother, Allah will fulfill his needs
حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ عَبْدِ الرَّحِيمِ، حَدَّثَنَا سَعِيدُ بْنُ سُلَيْمَانَ، حَدَّثَنَا هُشَيْمٌ، أَخْبَرَنَا عُبَيْدُ اللَّهِ بْنُ أَبِي بَكْرِ بْنِ أَنَسٍ، عَنْ أَنَسٍ ـ رضى الله عنه ـ قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم " انْصُرْ أَخَاكَ ظَالِمًا أَوْ مَظْلُومًا ". فَقَالَ رَجُلٌ يَا رَسُولَ اللَّهِ أَنْصُرُهُ إِذَا كَانَ مَظْلُومًا، أَفَرَأَيْتَ إِذَا كَانَ ظَالِمًا كَيْفَ أَنْصُرُهُ قَالَ " تَحْجُزُهُ أَوْ تَمْنَعُهُ مِنَ الظُّلْمِ، فَإِنَّ ذَلِكَ نَصْرُهُ ".
Enes b. Malik'in nakline göre Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Müslüman kardeşine zalim iken de, mazlum iken de yardım et!" buyurdu. Bir kişi "Ya Resulallah! Müslüman kardeş mazlum olduğu zaman ona yardım ederim, fakat o zalim olduğu zaman ona nasıl yardım edeceğim söyler misin!" diye sordu. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Onu zulümden alıkoyarsın ya da zulmüne engel olursun. İşte bu ona yardım etmektir" buyurdu. Fethu'l-Bari Açıklaması: "Bir erkeğin arkadaşının öldürülmesinden endişe etmesi veya buna benzer bir zarar dolayısı ile onun kardeşi olduğuna yemin etmesi" Bu şart cümlesine bağlanan hüküm daha sonra gelmektedir. "Korku duyan her zorlanmış kişi de böyledir. Çünkü o kişi" yani Müslüman "yeminiyle o kimseden zalimi ve zulmü savuşturur, onun önünde çarpışır ve onu• desteksiz bırakmaz." İbn Battal şöyle der: İmam Malik ve çoğunluğun görüşüne göre etmediği takdirde din kardeşinin öldürülmesi tehdidi ile yemine zorlanan bir kimse, yemin ettiği takdirde bu yemini geçerli değildir. "Bir kimse mazlumun önünde çarpışsa (bu sırada zalimi öldürse) ona diyet ve kısas yoktur." Davudı şöyle der: Buhari'nin demek istediği böyle bir kimseye kısas ve diyet olmadığıdır. Diyete "erş" denilir. Biz de şunu ekleyelim: En uygun olanı Buharl'nin sözündeki "......." ifadesinin tekid olduğudur ya da "diyet"e "kaved" denilmiştir. İbn Battal şu açıklamayı yapar: Bilginler öldürüleceğinden korktuğu bir kimseyi savunmak için çarpışan ve bu sırada saldırganı öldüren kişi hakkında buna kısas veya diyet gerekip gerekmeyeceği konusunda ihtilaf etmişlerdir. Bir grup bilgin böyle bir kimseye "MüslümanMüslümanı (başına gelen musibet esnasında) terk etmez" hadisiyle ondan sonraki "Müslüman kardeşine yardım et" hadisi dolayısıyla hiçbir şey gerekmez demişlerdir. Hz. Ömer'in görüşü bu doğrultudadır. Bir başka grup bilgin ise böyle bir kimseye _ diyet gerekir demişlerdir. Bu görüş Klife bilginlerine aittir. Bu konuda tercihe değer olan İbn Battal'ın "Mazlumu kurtarmaya gücü yeten kimse olanca gücüyle zalimi etkisiz hale getirmekle yükümlüdüL Mazlumu savunurken zalimi öldürmek niyetiyle hareket etmez. Sadece onu etkisiz hale getirmeye niyet eder. Zalimi etkisiz kılarken onu öldürmek durumunda kalırsa, o zalim in kanı hederdiL Bu durumda kişinin kendi canını savunmasıyla bir başkasını savunması arasında fark yoktur" şeklindeki görüşüdür. "Bir kimseye kendisini zorlamakta olan bir zalim tarafından şarap içeceksin veya ölmüş hayvan eti yiyeceksin ... denilse, o kişinin bunları yapması caizdiL Çünkü Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Müslüman Müslümanın kardeşidir" buyurmuştur." KirmEml şöyle der: Hadisteki "akdi çözme" ifadesinden maksat, onu fesh etmektir. "Kardeş"in "İslam" kelimesiyle kayıtlanması, yakın ve akrabadan daha genelolmasını sağlamak içindir. "c.!.lll'; •..••.•••. /' yani kişinin babasını ve kardeşini kurtarmak için bütün bunları yapması caizdir. İbn Battal özet olarak şöyle der: İmam Buharl'nin demek istediği şudur: Herhangi bir günahı işlemezse veya üzerinde hiçbir borç yokken filan kimseye borcu olduğunu itiraf etmezse ya da gönül rızası olmadan bir bağışta bulunmazsa veya talak ve ıtak gibi bir akdi rızası olmadığı halde çözmezse babası veya din kardeşi öldürülmekle tehdit edilen bir kimse babasını ve din kardeşini o zalimden kurtarmak için tehdit edildiği şeylerin tümünü yapabiliL "Bazı bilginler şöyle derler: Bir zorba zalim tarafından herhangi bir kimseye mutlaka şarap içeceksin veya muhakkak ölmüş hayvan eti yiyeceksin dese ... " İbn Battal bu cümleyi şöyle açıklar: Zalimin biri bir kimseyi öldürmek istese ve o kişinin mesela çocuğuna şayet içki içmez veya ölmüş hayvan eti yemezsen babanı öldürürüm dese yine bunun gibi oğlunu veya yakın akrabanı öldürürüm dese de o kişi de istenileni yapsa, çoğunluğa göre günaha girmez. İmam Ebu Hanife ise "Günaha gireL Çünkü darda kalmış değildir. Zira zorlama başkasına değil, bizzat insanın kendisine yöneldiğinde geçerli OIUL Böyle bir kimsenin başkasına saldıranı etkisiz hale getirmek için Allah'a isyan etme hakkı yoktur. Tam tersine Allah zalime soracak, oğlunu hesaba çekmeyecektiL Çünkü oğlu ona yapılan saldırıyı işlenmesi helal olmayan bir fiili yapmadıktan sonra önlemeyi başaramamıştır" demiştir. İbrahim en-Nehaı "Yemin veren zalim ise itibar yemin edenin niyetinedir, yemin veren mazlum ise itibar edilecek olan yemin verenin niyetidir demiştir." İbn Battal şöyle der: Nehal'nin bu ifadesi, ona göre geçerli olanın daima mazlumun niyeti olduğunu göstermektedir. İmam Malik ve çoğunluk da bu kanaattedir. İmam Ebu Hanıfe'ye göre yeminlerde daima yemin edenin niyeti geçerlidiL Biz de şunu vurgulayalım: İmam Şafii'nin görüşüne göre yemin hakimin huzurunda yapılıyorsa, hakimin niyeti esastır. Bu durumda hakimin niyeti hak sahibinin niyeti demek blur. Hüküm meclisi dışında ise yemin edenin niyeti geçerlidir. İbn Battal şöyle der: Yemin veren kimsenin mazlum olması şöyle düşünülebilir: Yemin veren kişinin birisinde hakkı vardır ve o kişi bunu inkar etmektedir ve hak sahibinin de elinde herhangi bir beyyine ve delil yoktur ve karşı tarafın yemin etmesini istemektedir. Bu durumda geçerli olan, yemin edenin değil, ettirenin niyetidir. Bu konuda tevriyenin (açığa vurmadığı bir şeyi kastetmek) de herhangi bir faydası yoktur. Bundan sonra Buhari "Müslüman Müslümanın kardeşidir" şeklindeki merfu İbn Ömer hadisi zikreder. Bu hadis açıklamasıyla birlikte Meza!im bölümünde geçmişti
Narrated Anas:Allah's Messenger (ﷺ) said, "Help your brother whether he is an oppressor or an oppressed," A man said, "O Allah's Messenger (ﷺ)! I will help him if he is oppressed, but if he is an oppressor, how shall I help him?" The Prophet (ﷺ) said, "By preventing him from oppressing (others), for that is how to help him