deneme

Hukuk ve Yargı ile İlgili Hadisler

1.878 hadis bulundu · sayfa 16/94

Sahîh-i Buhârî No. 6892 Sahih

حَدَّثَنَا آدَمُ، حَدَّثَنَا شُعْبَةُ، حَدَّثَنَا قَتَادَةُ، قَالَ سَمِعْتُ زُرَارَةَ بْنَ أَوْفَى، عَنْ عِمْرَانَ بْنِ حُصَيْنٍ، أَنَّ رَجُلاً، عَضَّ يَدَ رَجُلٍ، فَنَزَعَ يَدَهُ مِنْ فَمِهِ، فَوَقَعَتْ ثَنِيَّتَاهُ، فَاخْتَصَمُوا إِلَى النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم فَقَالَ ‏ "‏ يَعَضُّ أَحَدُكُمْ أَخَاهُ كَمَا يَعَضُّ الْفَحْلُ، لاَ دِيَةَ لَكَ ‏"‏‏.‏

İmran b. Husayn'ın nakline göre adamın biri birisinin elini ısırdı. O kişi elini onun ağzından çekince ön dişleri düştü. Bu iki kişi hüküm vermesi için Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e başvurdular. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Bazılarınız (din) kardeşini tıpkı bir erkek devenin ısırdığı gibi ısırıyor. Böyle bir kimsenin diyeti yoktur" buyurdu

Narrated `Imran bin Husain:A man bit another man's hand and the latter pulled his hand out of his mouth by force, causing two of his incisors (teeth) to fall out. They submitted their case to the Prophet, who said, "One of you bit his brother as a male camel bites. (Go away), there is no Diya (Blood-money) for you

Sahîh-i Buhârî No. 6893 Sahih

حَدَّثَنَا أَبُو عَاصِمٍ، عَنِ ابْنِ جُرَيْجٍ، عَنْ عَطَاءٍ، عَنْ صَفْوَانَ بْنِ يَعْلَى، عَنْ أَبِيهِ، قَالَ خَرَجْتُ فِي غَزْوَةٍ، فَعَضَّ رَجُلٌ فَانْتَزَعَ ثَنِيَّتَهُ، فَأَبْطَلَهَا النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم‏.‏

Saffan b. Ya'la'nın babası şöyle anlatmıştır: "Bir savaşa çıkmıştım. Adamın biri diğerini ısırdı. Bunun neticesinde ön dişleri yerinden çıktı. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem bunun için herhangi bir şeye hükmetmedi." Fethu'l-Bari Açıklaması: "Bir kimseyi ısıranın Ön Dişlerinin Düşmesi." Yani bu durumda herhangi bir şey gerekip gerekmediği. "Erkek devenin ısırdığı gibi." Yani erkek deve gibi. Diğer hayvanların erkeklerine de Arapça'da hadisteki geçtiği ifadesiyle "......" denilir. "Adamın biri diğerini ısırdı. Bunun neticesinde ön dişleri yerinden çıktı." Çoğunluk, bu olayın zahirini esas almış ve ısmlan kimse kısas edilmeyeceği gibi, diyet de ödemez demiştir. Çünkü ısıran kişi saldırgan hükmündedir. Bu bilginler ayrıca icma hükmünü de delil almışlardır. İcmaa göre bir kimse öldürmek maksadıyla birisine silah çekse, karşı taraf da onu zararsız hale getirmek için nefs-i müdafaada bulunsa ve bu arada silah çeken kimseyi öldürse kendisini savunan kimsenin herhangi bir şey vermesi gerekmez. Aynı şekilde o kimseyi kendisinden uzaklaştırması sebebiyle çıkan dişini tazmin etmez. Bilginler şöyle derler: ısırılan kimse o kişiyi başka bir yerinden yaralasa yine bir şey vermesi gerekmez. Bir şey gerekmemesi, şartı ısmlan kimsenin acı duyması, ısıranın çenesine vurarak veya onu açarak elini kurtarmasının mümkün olmaması şartına bağlıdır. Bunun dışında elini o kişinin ağzından kurtarması mümkün olur da bunu bırakıp, daha ağır bir yola başvurursa bu takdirde o kişinin organı heder olmaz. Şafii mezhebinde bu konuda iki görüş sözkonusudur. Bir görüşe göre o kimsenin dişleri, mutlak olarak hederdir. Bir diğer görüşe göre ise ısmlan kişi, ısıranı bunun dışında başka bir yolla zararsız hale getirebiliyorsa zararı tazmin eder. İmam Malik'ten bu konuda iki görüş rivayet edilmiştir. Bunların en meşhuruna göre tazmin etmesi gerekir. Bu hadise "Uyarının sebebi, dişi geri çekme değil, ısırmanın şiddetidir" diye cevap vermişlerdir. Bu durumda ısıran kimsenin ön dişlerinin düşmesi, ısmıanın fiiliyle değil, kendi fiili ile olur. Zira ısmlan kimsenin fiili olsaydı, dişi sökmeden de elini ağzından kurtarması mümkün olurdu. Daha hafifi varken, daha ağır bir yolla kişiyi zararsız hale getirmek, caiz değildir diye de eklemişlerdir. Maliki mezhebinden bir alim ise şöyle demiştir: Isıran kimse bizzat ısırdığı organa yönelmiştir. Bu organın itlaf edilmesi sebebiyle gereken şeyonun yaptığından başkadır. Dolayısıyla taraflardan her biri diğer tarafın verdiği zararı tazmin etmelidir. Bu, tıpkı birisinin karşısındaki kimsenin gözünü çıkarırken onun da bunun elini kesmesine benzer. Bu görüş, "Yapılan nassa karşı kıyas yapmaktır, bu ise fasittir" denilerek tenkid edilmiştir. Bazı bilginler şöyle demiştir: Herhalde hadiste belirtilen kimsenin dişleri sallanıyordu ve ısırdığı şahıs elini geriçekince dişi düşmüş olsa gerektir. Bu hadisin devamı, bu ihtimali ortadan kaldırmaktadır. Bazı bilgi.nler sözkonusu olay özel bir olayolup, genelleştirilemez demişlerdir. Bu görüş şöyle bir tenkid almıştır. Buhari İcare bölümünde bu Ya'la hadisinin ardından Ebu Bekir es-Sıddık'tan şöyle bir haber rivayet etmiştir: Ebu Bekir'in zamanında Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in huzurunda olduğu gibi bir olay meydana gelmiş ve o bu konuda misliyle kısas edilme hükmünü vermiştir. Yahya b. Ömer şöyle der: Bu hadis İmam Malik'e ulaşsaydı, ona muhalif davranmazdı. Aynı şekilde İbn Battal şöyle demiştir: Bu hadis İmam Malik' e ulaşmamıştır. Aksi takdirde buna muhalif olmazdı. Davudı şöyle der: İmam Malik bu hadisi rivayet etmemiştir. Çünkü o Iraklıların rivayetidir. Hadisten Çıkan Sonuçlar 1- Öfkelenmeden kaçınmak gerekir. Öfkelenen bir kimsenin elinden geldiği kadar öfkesini yutmas! uygun olur. Zira öfke, hadiste anlatılan olayda öfkeli kimsenin ön dişlerinin düşmesine sebep olmuştur. Kişi kendisini öfkesine kaptırma!:a ydı, böyle bir sakıncaya düşmekten kurtulurdu. 2- Hizmetini almak için hür bir kimsenin kiralanması caizdir. Ve savaşta çalışmasının karşılığının verilmesi gerekir. Ci had bölümünde açıklandığı üzere bu ücret, o kişinin kendi adına savaşmasına karşılık değildir. 3-' Bir cinayet davasında hükmünü vermesi için olayın hakime götürülmesi gerekir. 4- Bir kimse kendi nefsi için birisini kısas edemez. 5- İki cinayetten sonuncusu, birincisinin neticesi ise saldırıya uğrayan kimsenin daha önceki cinayet dolayısıyla hak ettiği şeyler düşer. 6- İnsanın fiilini, benzerinden kaçındırma sadedinde hayvanın fiiline benzetmek caizdir. 7- Saldırgan bir kimseyi zararsız hale getirmek caizdir, saldırgandan kendisini öldürerek veya bazı organlarına zarar vererek kurtulmaktan başka çe re yoksa kanı veya organı heder olur. Bilginler arasında bu konuda ihtilaf vardır. Ayrıntısı bilinmektedir. 8- Başına hoşlanmadığı veya anlattığı takdirde kendisine nispet edilmesinden utandığı bir iş gelen kimse "Adamın biri veya bir kimse şöyle şöyle yaptı" diyerek, kendisini kinaye yoluyla gizleyebilir. Nitekim bu olayda Ya'lş'nın başına buna benzer bir iş gelmişti. Aişe r.anha de böyle bir kinaye yolunu benimseyerek "Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem eşlerinden bırini öptü" deyince, Urve ona "Bu senden başka biri değildi değil mi?" diye sormuş ve o da gülümsemiştir

Narrated Ya`la:I went out in one of the Ghazwa and a man bit another man and as a result, an incisor tooth of the former was pulled out. The Prophet (ﷺ) cancelled the case

Sahîh-i Buhârî No. 6894 Sahih

حَدَّثَنَا الأَنْصَارِيُّ، حَدَّثَنَا حُمَيْدٌ، عَنْ أَنَسٍ ـ رضى الله عنه ـ أَنَّ ابْنَةَ النَّضْرِ، لَطَمَتْ جَارِيَةً، فَكَسَرَتْ ثَنِيَّتَهَا، فَأَتَوُا النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم فَأَمَرَ بِالْقِصَاصِ‏.‏

Enes'in nakline göre "en-Nadr'ın kızı bir cariyenin yüzüne tokat attı ve ön dişini kırdı. İnsanlar Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e geldiler. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem kısas uygulanmasını emretti." Fethu'l-Bari Açıklaması: "Dişlerde Kısas." İbn Battal şöyle demiştir: Bilginler kasıtlı yapıldığı takdirde dişe karşı dişin kısasen çıkarılacağı noktasındaicma etmişlerdir. Buna karşılık vücudun diğer kemikler konusunda kısas uygulanıp, uygulanamayacağı noktasında ihtilaf etmişlerdir. İmam Malik "Vücudun diğer kemiklerinde de kısas uygulanır. Ancak içi boş kemikler veya me'mume, munakkıle ve ha.şime gibi yaralar bundan müstesnadır. Bu tip yaralarda diyet gerekir" demiş ve delil olarak ilgili ayeti göstermiştir. Ayetinbuna delilolması şu açıdandır: Bizden öncekilerin şeriatı, -bizim Nebiimiz tarafından inka.r edilmeksizin nakledildiği takdirde- bizim için de uyulması gereken bir şeriattır. Allahu Teala'ın "dişe diş" şeklindeki ifadesi kemiklerde kısas uygulanacağını göstermektedir. Çünkü diş bir kemiktir. Ancak bilginlerin kişinin ölmesi endişesiyle veya kısas edilecek organda mislilik imkanı bulunmaması nedeniyle hakkında kısasa başvurulamayacağına icma ettikleri bundan müstesnadır. İmam Şafii, Leys ve Hanefiler şöyle demişlerdir: Diş dışında kemiklerde kısas uygulanamaz. Çünkü kemiğin üzerinde deri, et, sinir gibi engeller bulunmaktadır. Bu engeııerin varlığı ile misliliği sağlamak imkansızdır. Eğer mislilik imkanı olsaydı, kısas uygulanacağına hükmederdik Fakat kısas uygulayacak infaz memeru (ceııat) kemiğe ulaşamaz, onun dışında miktarı bilinmeyen bir derinlikte kalabilir. "Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem kısas uygulanmasını emretti." İmam Buhari Sulh bölümünde "Erkeklerle Kadınlar Arasında Kısas" başlığı altında az önce aktardıklarımıza "Enes b. en-Nadr dedi ki ... " cümlesini ilave etmiş ve ifadeyi "Cariyenin akrabaları razı oldular ve affettiler" şeklinde bitirmiştir. Fezarı'nin rivayetinde "Cariyenin akrabaları razı oldular ve erş vermeyi kabul ettiler" cümlesi yer almıştır.(Buhari, Sulh) Mu'temir şöyle farklı bir rivayette bulunmuştur: Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem bu duruma hayret etti ve "Allah'ın öyle kulları vardır ki yemin etseler Allah onları yeminlerinde yalancı çıkarmaz" yani yeminine sadık kılar buyurdu. Nebi s.a.v. "Allahu Teala 'ın öyle kulları vardır ki" ifadesiyle bir tevafuk eseri olan bu olayın Yüce Allah'tan yemininde sadık olması için Enes'e verilmiş bir ikram olduğuna ve onun duasını kabul edip, ihtiyaçlarını verdiği kuııarından birisi bulunduğuna işaret etmektedir. Enes b. en-Nadr'ın Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem kısası emrettiğini duyduğu halde er-Rubeyyi'in dişinin kırılmasına karşı çıkması, sonra da "erRUbeyyi'in dişi kırılır mı?" demesi, ardından onun dişinin kırılamayacağını yeminle belirtmesi, bilginler arasında problemli görülmüştür. Buna Enes b. Nadr bu ifadesiyle karşı tarafın en-Nadr'ın kızını bağışlamaları için Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem nezdinde aracılık talebini vurgulamak isteğine işaret etmiştir diye cevap vermiştir. Bazıları ise Enes'in ettiği bu yemin kısasın kesin olduğunu öğrenmesinden önce idi. O kısas, diyet veya bağışlama arasında muhayyer olduğunu zannediyordu demişlerdir. Başka bazı bilginler ise Enes bu ifadesiyle mutlak olarak kısası inkar etmek, reddetmek istememiş, tam tersine bunu Yüce Allah'ın lutfundan karşı taraftaki insanlara en-Nadr'ın kızını bağışlamaları veya erşi kabul etmeleri için hoşnutluk ilham etmesi beklentisi ve umudu ile söylemiştir demişlerdir. Dbi bu görüşü kesin bir dille şu şekilde ifade etmiştir: Enes bu cümleyi Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in hükmünü reddetmek için söylememiştir. Tam tersine o kısasın gerçekleşmeyeceğini ifade etmiştir. Çünkü onun kendisini ilgilendiren işlerde Allah'ın lutufkar davranacağı umudu ve ettiği yemininde kendisini hayal kırıklığına uğratmayacağı ve karşı tarafın gönlüne af ilham ederek istediği konudaki beklentisini boşa çıkarmayacağı zannı vardı. Gerçekten de gelişme onun istediği gibi oldu. 1. Bir kimsenin vuku bulacağını zannettiği hususta yemin etmesi caizdir. Böyle bir durumla karşılaşan kimseyi -fitneye düşmesi endişesi bulunmadığı takdirde- övmek mümkündür. 2.Kısastan af müstehaptır. 3.Af konusunda şefaat etmek müstehaptır. 4. Kısasta veya diyette muhayyerlik, karşı taraf aleyhine hak sahibinin hakkıdır. 5. Yaralama ve dişlere zarar verme durumunda kadınlar arasında kısas uygulanabilir 6.Diyet üzerine sulh yapılabilir, 7. Diş kırmada kısas uygulanabilir. Sözkonusu kısas, iki diş arasında misliliğin mümkün olduğu durumlarda uygulanabilir. Bu da kırılan dişin ölçülebilir olmasını gerektirir. Bu durumda suçlu olan kişinin dişi, mağdurun dişi kadar olmak şartıyla -mesela törpüyle törpülenerek- küçü1tüıür. Ebu Davud es-Sünen'inde şöyle demiştir: Ahmed b. Hanbel'e "Dişte kısas nasıl uygulanır?" diye sordum. Bana "Törpülenerek" diye cevap verdi

Narrated Anas:The daughter of An-Nadr slapped a girl and broke her incisor tooth. They (the relatives of that girl), came to the Prophet (ﷺ) and he gave the order of Qisas (equality in punishment)

Sahîh-i Buhârî No. 6895 Sahih

حَدَّثَنَا آدَمُ، حَدَّثَنَا شُعْبَةُ، عَنْ قَتَادَةَ، عَنْ عِكْرِمَةَ، عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ، عَنِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم قَالَ ‏ "‏ هَذِهِ وَهَذِهِ سَوَاءٌ ‏"‏، يَعْنِي الْخِنْصَرَ وَالإِبْهَامَ‏.‏

İbn Abbas'ın nakline göre Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem serçe parmakla, başparmağı kastederek "İşte şu ve şu birbirine eşittir" buyurmuştur. Fethu'l-Bari Açıklaması: "Parmakların diyeti" başlığı, parmakların diyeti birbirine eşit midir yoksa farklı mıdır anlamınadır. "Nebi s.a.v. serçe parmakla, başparmağı kastederek 'İşte şu ve şu birbirine eşittir' buyurmuştur." İbn Ebi Asım'ın nakline göre Mervan, Said b. el-Müseyyeb 'i, İbn Abbas'a göndererek parmakların diyetin i sordurmuştur. İbn Abbas "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem bir elin diyetinin elli ve her bir parmağınkinin ise on olduğu hükmünü verdi" demiştir. İmam Malik'in eserinde Amr b. Hazm'ın mektubunda da "Parmakların her birinin diyetinin on olduğu" ifade edilmiştir. İbn Mace'de Amr b. Şuayb'ın babası vasıtasıyla dedesinden nakline göre Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Parmakların tümü (diyet açısından) birbirine eşittir. Her bir parmak İçİn on deve verilir" buyurmuştur.(İbn Mace, Diyat) Ebu Davud bunu iki hadis şeklinde nakletmiştir, senedi ceyyiddir. Tirmizi şöyle demiştir: İlim adamları nezdinde uygulama bu doğrultuda olmuştur. Sevri, Şafii, Ahmed b. Hanbel ve İshak bu görüşü benimsemişlerdir. Biz de belli başlı beldelerdeki fıkıh bilginlerinin (fukahau'l-emsar) tümünün bu kanaatte olduklarını belirtelim

Narrated Ibn `Abbas:The Prophet (ﷺ) said, "This and this are the same." He meant the little finger and the thumb

Sahîh-i Buhârî No. 6895.2 Sahih

حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ بَشَّارٍ، حَدَّثَنَا ابْنُ أَبِي عَدِيٍّ، عَنْ شُعْبَةَ، عَنْ قَتَادَةَ، عَنْ عِكْرِمَةَ، عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ، قَالَ سَمِعْتُ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم نَحْوَهُ‏.‏

Narrated Ibn `Abbas:I heard the Prophet (saying the same as above Hadith)

Sahîh-i Buhârî No. 6896 Sahih

وَقَالَ لِي ابْنُ بَشَّارٍ حَدَّثَنَا يَحْيَى، عَنْ عُبَيْدِ اللَّهِ، عَنْ نَافِعٍ، عَنِ ابْنِ عُمَرَ ـ رضى الله عنهما ـ أَنَّ غُلاَمًا، قُتِلَ غِيلَةً فَقَالَ عُمَرُ لَوِ اشْتَرَكَ فِيهَا أَهْلُ صَنْعَاءَ لَقَتَلْتُهُمْ‏.‏ وَقَالَ مُغِيرَةُ بْنُ حَكِيمٍ عَنْ أَبِيهِ إِنَّ أَرْبَعَةً قَتَلُوا صَبِيًّا فَقَالَ عُمَرُ مِثْلَهُ‏.‏ وَأَقَادَ أَبُو بَكْرٍ وَابْنُ الزُّبَيْرِ وَعَلِيٌّ وَسُوَيْدُ بْنُ مُقَرِّنٍ مِنْ لَطْمَةٍ‏.‏ وَأَقَادَ عُمَرُ مِنْ ضَرْبَةٍ بِالدِّرَّةِ‏.‏ وَأَقَادَ عَلِيٌّ مِنْ ثَلاَثَةِ أَسْوَاطٍ‏.‏ وَاقْتَصَّ شُرَيْحٌ مِنْ سَوْطٍ وَخُمُوشٍ‏.‏

İbn Ömer'in nakline göre bir oğlan çocuğu gizlice öldürüldü. Bunun üzerine Hz. Ömer "Bu öldürme fiiline San'a. halkı katılmış olsaydı, mutlaka onların hepsini (teker teker) öldürürdüm" demiştir

Ibn 'Umar said:A boy was assassinated. 'Umar said, "If all the people of San'a took part in the assassination I would kill them all." Al-Mughira bin Hakim said that his father said, "Four persons killed a boy, and 'Umar said (as above)." Abu Bakr, Ibn Az-Zubair, 'Ali and Suwaid bin Muqarrin gave the judgement of Al-Qisas (equality in punishment) in cases of slapping. And 'Umar carried out Al-Qisas for a strike with a stick. And 'Ali carried out Al-Qisas for three lashes with a whip. And Shuraih carried out for one last and for scratching

Sahîh-i Buhârî No. 6897 Sahih

حَدَّثَنَا مُسَدَّدٌ، حَدَّثَنَا يَحْيَى، عَنْ سُفْيَانَ، حَدَّثَنَا مُوسَى بْنُ أَبِي عَائِشَةَ، عَنْ عُبَيْدِ اللَّهِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ، قَالَ قَالَتْ عَائِشَةُ لَدَدْنَا رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فِي مَرَضِهِ، وَجَعَلَ يُشِيرُ إِلَيْنَا ‏"‏ لاَ تَلُدُّونِي ‏"‏‏.‏ قَالَ فَقُلْنَا كَرَاهِيَةُ الْمَرِيضِ بِالدَّوَاءِ، فَلَمَّا أَفَاقَ قَالَ ‏"‏ أَلَمْ أَنْهَكُمْ أَنْ تَلُدُّونِي ‏"‏‏.‏ قَالَ قُلْنَا كَرَاهِيَةٌ لِلدَّوَاءِ‏.‏ فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم ‏"‏ لاَ يَبْقَى مِنْكُمْ أَحَدٌ إِلاَّ لُدَّ ـ وَأَنَا أَنْظُرُ ـ إِلاَّ الْعَبَّاسَ فَإِنَّهُ لَمْ يَشْهَدْكُمْ ‏"‏‏.‏

Ubeydullah b. Abdullah'ın nakline göre Aişe r.anha şöyle anlatmıştır: Hastalığı esnasında Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in ağzına ilaç koyduk. Bize ':4ğzıma ilaç koymayın" diye işaret etmeye başladı. Biz "Hasta ila cı sevmez, onun için böyle söyledi" dedik. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem kendine gelince, "İlaç vermenizi yasaklamadım mı?" diye çıkışınca biz yine "hasta ilacı sevmez" dedik. Bunun üzerine Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle dedi: ':4ranızdan -gözlerimin önünde- ağzına ilaç damlatılmayacak hiç kimse kalmayacaktır. Bundan sadece Abbas müstesnadır. Çünkü o sizinle birlikte bulunmadı." Fethu'l-Bari Açıklaması: "Bir topluluk bir kimseyi yaraladığında onların her biri cezalandırılır mı?" Yani bir topluluk, bir kişiyi öldürdüğü veya yaraladığı takdirde bunların tümüne kısas uygulamak gerekli olur mu, yoksa aralarından kısas edilmek üzere bir kişi belirlenerek kalanlarından diyet mi alınır? Başlıkta geçen "muakabe"den maksat denkliktir. Müellif bu ifade ile sanki İbn Sırın'in şu hükmüne işaret eder gibidir: İki kişi bir şahsı öldürse bunlardan biri öldürülür, diğerinden diyet alınır. Daha çok oldukları takdirde kalan diyet onlara böıüştürüıür. Tıpkı on kişinin bir kişiyi öldürmesi gibi. Bu durumda aralarından bir kişi öldürülür. Geriye kalan dokuz kişiden her biri bir diyetin dokuzda birini öder. Şa'bl'nin şöyle dediği nakledilmiştir: Maktulün velisi katil iki kişi ise dilediği birini kısasen öldürür. Daha çok oldukları takdirde dilediği birini kısasen öldürürken, geri kalanlarını bağışlar. Selef bilginlerden birisi şöyle demiştir: Bu durumda kısas cezası düşer, diyet vermek tek seçenek haline gelir. Bu hüküm Rebl'a ve Zahirilerden nakledilmiştir. İbn Battal ise şöyle demiştir: Muaviye, İbnü'z-ZUbeyr ve Zührl'den, İbn Sırın'in görüşü gibi bir görüş nakledilmiştir. Çoğunluğu oluşturan fıkıh bilginlerinin delili ise canın böıünemeyeceğidir. Netice olarak bu kişi öldürmeye iştirak edenlerden bazılarının fiili ile ölmemiştir. Dolayısıyla bunların her biri katilolur. "Çocuğun biri gizlice öldürüldü." Hadiste geçen "ğıleten" gizlice demektir. "Ebu Bekir, İbnü'z-ZUbeyr, Ali, Süveyd b. Mukarrin tokattan dolayı kısas yapmışlardır. Hz. Ömer vurma nedeniyle kırbaçla kısas uygulamıştır. Hz. Ali üç kamçı vurmaktan dolayı kısas yapmıştır. Kadı Şureyh de bir değnek vurmaktan ve küçük yaralardan dolayı kısas uygulanmıştır." Hadisin ifadesinde geçen ".......", tırmalama demektir. Tırmalamanın yaralamalar arasında bilinen bir erşi yoktur. İbnü'l-Kayyim şöyle demiştir: Müteahhirun (son dönem) bilginlerinden biri daha ileri giderek tokat atma ve vurmada kısas uygulanmayacağı noktasında icma naklederek sadece ta'zir cezası uygulanacağını belirtmiştir. Ancak bunda yanılmıştır. Zira bu konuda kısas uygulanacağı görüşü, Hulefa-yı Raşidın'den nakledilmiştir. Bu görüş üzerinde icma olmaya daha uygundur. Kitap ve sünnetin mutlak ifadesinin gereği de budur

Narrated `Aisha:We poured medicine into the mouth of Allah's Messenger (ﷺ) during his illness, and he pointed out to us intending to say, "Don't pour medicine into my mouth." We thought that his refusal was out of the aversion a patient usually has for medicine. When he improved and felt a bit better he said (to us.) "Didn't I forbid you to pour medicine into my mouth?" We said, "We thought (you did so) because of the aversion, one usually have for medicine." Allah's Messenger (ﷺ) said, "There is none of you but will be forced to drink medicine, and I will watch you, except Al-`Abbas, for he did not witness this act of yours

Sahîh-i Buhârî No. 6898 Sahih

حَدَّثَنَا أَبُو نُعَيْمٍ، حَدَّثَنَا سَعِيدُ بْنُ عُبَيْدٍ، عَنْ بُشَيْرِ بْنِ يَسَارٍ، زَعَمَ أَنَّ رَجُلاً، مِنَ الأَنْصَارِ يُقَالُ لَهُ سَهْلُ بْنُ أَبِي حَثْمَةَ أَخْبَرَهُ أَنَّ نَفَرًا مِنْ قَوْمِهِ انْطَلَقُوا إِلَى خَيْبَرَ فَتَفَرَّقُوا فِيهَا، وَوَجَدُوا أَحَدَهُمْ قَتِيلاً، وَقَالُوا لِلَّذِي وُجِدَ فِيهِمْ قَتَلْتُمْ صَاحِبَنَا‏.‏ قَالُوا مَا قَتَلْنَا وَلاَ عَلِمْنَا قَاتِلاً‏.‏ فَانْطَلَقُوا إِلَى النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم فَقَالُوا يَا رَسُولَ اللَّهِ انْطَلَقْنَا إِلَى خَيْبَرَ فَوَجَدْنَا أَحَدَنَا قَتِيلاً‏.‏ فَقَالَ ‏"‏ الْكُبْرَ الْكُبْرَ ‏"‏‏.‏ فَقَالَ لَهُمْ ‏"‏ تَأْتُونَ بِالْبَيِّنَةِ عَلَى مَنْ قَتَلَهُ ‏"‏‏.‏ قَالُوا مَا لَنَا بَيِّنَةٌ‏.‏ قَالَ ‏"‏ فَيَحْلِفُونَ ‏"‏‏.‏ قَالُوا لاَ نَرْضَى بِأَيْمَانِ الْيَهُودِ‏.‏ فَكَرِهَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم أَنْ يُبْطِلَ دَمَهُ، فَوَدَاهُ مِائَةً مِنْ إِبِلِ الصَّدَقَةِ‏.‏

Buşeyr b. Yesar'ın nakline göre Ensardan Sehl b. Ebu Hasme şöyle anlatmıştır: Sehl'in kavminden bir topluluk Hayber'e giderler. Hayber hurmaIıkları içinde kendi işlerine dağılırlar. Sonra kendilerinden birini öldürülmüş olarak bulurlar. Bu topluluk maktulün aralarında bulunduğu Hayberlilere "Bizim arkadaşımızı öldürdünüz!" derler. Hayberliler de "Onu biz öldürmedik, katilini de bilmiyoruz!" derler. Sonra bu sahabiler topluluğu Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e gidip "Ya Resulallah! Bizler Hayber'e gittik ve orada arkadaşlarımızdan biri öldürüldü. Onu ölü bulduk" dediler. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Büyük konuşsun! Büyük konuşsun!" buyurdu. Sonra onlara "Onu öldüren kişi aleyhine beyyine getirebilir misiniz?" diye sordu. Onlar "Bizim beyyinemiz yoktur" dediler. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem "O takdirde Yahudiler onu kendileri öldürmediklerine dair yemin ederler" dedi. Sahabiler "(Ya Resulallah!) Yahudilerin yeminlerine razı değiliz!" dediler. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem öldürülen kişinin kanını heder kılmayı istemedi ve zekat develerinden yüz tanesini onun diyeti olmak üzere verdi

Narrated Sahl bin Abi Hathma:(a man from the Ansar) that a number of people from his tribe went to Khaibar and dispersed, and then they found one of them murdered. They said to the people with whom the corpse had been found, "You have killed our companion!" Those people said, "Neither have we killed him, nor do we know his killer." The bereaved group went to the Prophet (ﷺ) and said, "O Allah's Messenger (ﷺ)! We went to Khaibar and found one of us murdered." The Prophet (ﷺ) said, "Let the older among you come forward and speak." Then the Prophet (ﷺ) said, to them, "Bring your proof against the killer." They said "We have no proof." The Prophet (ﷺ) said, "Then they (the defendants) will take an oath." They said, "We do not accept the oaths of the Jews." Allah's Messenger (ﷺ) did not like that the Blood-money of the killed one be lost without compensation, so he paid one-hundred camels out of the camels of Zakat (to the relatives of the deceased) as Diya (Blood-money)

Sahîh-i Buhârî No. 6899 Sahih

حَدَّثَنَا قُتَيْبَةُ بْنُ سَعِيدٍ، حَدَّثَنَا أَبُو بِشْرٍ، إِسْمَاعِيلُ بْنُ إِبْرَاهِيمَ الأَسَدِيُّ حَدَّثَنَا الْحَجَّاجُ بْنُ أَبِي عُثْمَانَ، حَدَّثَنِي أَبُو رَجَاءٍ، مِنْ آلِ أَبِي قِلاَبَةَ حَدَّثَنِي أَبُو قِلاَبَةَ، أَنَّ عُمَرَ بْنَ عَبْدِ الْعَزِيزِ، أَبْرَزَ سَرِيرَهُ يَوْمًا لِلنَّاسِ، ثُمَّ أَذِنَ لَهُمْ فَدَخَلُوا فَقَالَ مَا تَقُولُونَ فِي الْقَسَامَةِ قَالَ نَقُولُ الْقَسَامَةُ الْقَوَدُ بِهَا حَقٌّ، وَقَدْ أَقَادَتْ بِهَا الْخُلَفَاءُ‏.‏ قَالَ لِي مَا تَقُولُ يَا أَبَا قِلاَبَةَ وَنَصَبَنِي لِلنَّاسِ‏.‏ فَقُلْتُ يَا أَمِيرَ الْمُؤْمِنِينَ عِنْدَكَ رُءُوسُ الأَجْنَادِ وَأَشْرَافُ الْعَرَبِ، أَرَأَيْتَ لَوْ أَنَّ خَمْسِينَ مِنْهُمْ شَهِدُوا عَلَى رَجُلٍ مُحْصَنٍ بِدِمَشْقَ أَنَّهُ قَدْ زَنَى، لَمْ يَرَوْهُ أَكُنْتَ تَرْجُمُهُ قَالَ لاَ‏.‏ قُلْتُ أَرَأَيْتَ لَوْ أَنَّ خَمْسِينَ مِنْهُمْ شَهِدُوا عَلَى رَجُلٍ بِحِمْصَ أَنَّهُ سَرَقَ أَكُنْتَ تَقْطَعُهُ وَلَمْ يَرَوْهُ قَالَ لاَ‏.‏ قُلْتُ فَوَاللَّهِ مَا قَتَلَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَطُّ، إِلاَّ فِي إِحْدَى ثَلاَثِ خِصَالٍ رَجُلٌ قَتَلَ بِجَرِيرَةِ نَفْسِهِ فَقُتِلَ، أَوْ رَجُلٌ زَنَى بَعْدَ إِحْصَانٍ، أَوْ رَجُلٌ حَارَبَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ وَارْتَدَّ عَنِ الإِسْلاَمِ‏.‏ فَقَالَ الْقَوْمُ أَوَلَيْسَ قَدْ حَدَّثَ أَنَسُ بْنُ مَالِكٍ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَطَعَ فِي السَّرَقِ وَسَمَرَ الأَعْيُنَ، ثُمَّ نَبَذَهُمْ فِي الشَّمْسِ‏.‏ فَقُلْتُ أَنَا أُحَدِّثُكُمْ حَدِيثَ أَنَسٍ، حَدَّثَنِي أَنَسٌ أَنَّ نَفَرًا مِنْ عُكْلٍ ثَمَانِيَةً قَدِمُوا عَلَى رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَبَايَعُوهُ عَلَى الإِسْلاَمِ، فَاسْتَوْخَمُوا الأَرْضَ فَسَقِمَتْ أَجْسَامُهُمْ، فَشَكَوْا ذَلِكَ إِلَى رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَالَ ‏"‏ أَفَلاَ تَخْرُجُونَ مَعَ رَاعِينَا فِي إِبِلِهِ، فَتُصِيبُونَ مِنْ أَلْبَانِهَا وَأَبْوَالِهَا ‏"‏‏.‏ قَالُوا بَلَى، فَخَرَجُوا فَشَرِبُوا مِنْ أَلْبَانِهَا وَأَبْوَالِهَا فَصَحُّوا، فَقَتَلُوا رَاعِيَ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم وَأَطْرَدُوا النَّعَمَ، فَبَلَغَ ذَلِكَ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَأَرْسَلَ فِي آثَارِهِمْ، فَأُدْرِكُوا فَجِيءَ بِهِمْ، فَأَمَرَ بِهِمْ فَقُطِّعَتْ أَيْدِيهِمْ وَأَرْجُلُهُمْ، وَسَمَرَ أَعْيُنَهُمْ، ثُمَّ نَبَذَهُمْ فِي الشَّمْسِ حَتَّى مَاتُوا‏.‏ قُلْتُ وَأَىُّ شَىْءٍ أَشَدُّ مِمَّا صَنَعَ هَؤُلاَءِ ارْتَدُّوا عَنِ الإِسْلاَمِ وَقَتَلُوا وَسَرَقُوا‏.‏ فَقَالَ عَنْبَسَةُ بْنُ سَعِيدٍ وَاللَّهِ إِنْ سَمِعْتُ كَالْيَوْمِ قَطُّ‏.‏ فَقُلْتُ أَتَرُدُّ عَلَىَّ حَدِيثِي يَا عَنْبَسَةُ قَالَ لاَ، وَلَكِنْ جِئْتَ بِالْحَدِيثِ عَلَى وَجْهِهِ، وَاللَّهِ لاَ يَزَالُ هَذَا الْجُنْدُ بِخَيْرٍ مَا عَاشَ هَذَا الشَّيْخُ بَيْنَ أَظْهُرِهِمْ‏.‏ قُلْتُ وَقَدْ كَانَ فِي هَذَا سُنَّةٌ مِنْ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم دَخَلَ عَلَيْهِ نَفَرٌ مِنَ الأَنْصَارِ فَتَحَدَّثُوا عِنْدَهُ، فَخَرَجَ رَجُلٌ مِنْهُمْ بَيْنَ أَيْدِيهِمْ فَقُتِلَ، فَخَرَجُوا بَعْدَهُ، فَإِذَا هُمْ بِصَاحِبِهِمْ يَتَشَحَّطُ فِي الدَّمِ، فَرَجَعُوا إِلَى رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَقَالُوا يَا رَسُولَ اللَّهِ صَاحِبُنَا كَانَ تَحَدَّثَ مَعَنَا، فَخَرَجَ بَيْنَ أَيْدِينَا، فَإِذَا نَحْنُ بِهِ يَتَشَحَّطُ فِي الدَّمِ‏.‏ فَخَرَجَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَقَالَ ‏"‏ بِمَنْ تَظُنُّونَ أَوْ تَرَوْنَ قَتَلَهُ ‏"‏‏.‏ قَالُوا نَرَى أَنَّ الْيَهُودَ قَتَلَتْهُ‏.‏ فَأَرْسَلَ إِلَى الْيَهُودِ فَدَعَاهُمْ‏.‏ فَقَالَ ‏"‏ آنْتُمْ قَتَلْتُمْ هَذَا ‏"‏‏.‏ قَالُوا لاَ‏.‏ قَالَ ‏"‏ أَتَرْضَوْنَ نَفَلَ خَمْسِينَ مِنَ الْيَهُودِ مَا قَتَلُوهُ ‏"‏‏.‏ فَقَالُوا مَا يُبَالُونَ أَنْ يَقْتُلُونَا أَجْمَعِينَ ثُمَّ يَنْتَفِلُونَ‏.‏ قَالَ ‏"‏ أَفَتَسْتَحِقُّونَ الدِّيَةَ بِأَيْمَانِ خَمْسِينَ مِنْكُمْ ‏"‏‏.‏ قَالُوا مَا كُنَّا لِنَحْلِفَ، فَوَدَاهُ مِنْ عِنْدِهِ‏.‏ قُلْتُ وَقَدْ كَانَتْ هُذَيْلٌ خَلَعُوا خَلِيعًا لَهُمْ فِي الْجَاهِلِيَّةِ فَطَرَقَ أَهْلَ بَيْتٍ مِنَ الْيَمَنِ بِالْبَطْحَاءِ فَانْتَبَهَ لَهُ رَجُلٌ مِنْهُمْ فَحَذَفَهُ بِالسَّيْفِ فَقَتَلَهُ، فَجَاءَتْ هُذَيْلٌ فَأَخَذُوا الْيَمَانِيَ فَرَفَعُوهُ إِلَى عُمَرَ بِالْمَوْسِمِ وَقَالُوا قَتَلَ صَاحِبَنَا‏.‏ فَقَالَ إِنَّهُمْ قَدْ خَلَعُوهُ‏.‏ فَقَالَ يُقْسِمُ خَمْسُونَ مِنْ هُذَيْلٍ مَا خَلَعُوهُ‏.‏ قَالَ فَأَقْسَمَ مِنْهُمْ تِسْعَةٌ وَأَرْبَعُونَ رَجُلاً، وَقَدِمَ رَجُلٌ مِنْهُمْ مِنَ الشَّأْمِ فَسَأَلُوهُ أَنْ يُقْسِمَ فَافْتَدَى يَمِينَهُ مِنْهُمْ بِأَلْفِ دِرْهَمٍ، فَأَدْخَلُوا مَكَانَهُ رَجُلاً آخَرَ، فَدَفَعَهُ إِلَى أَخِي الْمَقْتُولِ فَقُرِنَتْ يَدُهُ بِيَدِهِ، قَالُوا فَانْطَلَقَا وَالْخَمْسُونَ الَّذِينَ أَقْسَمُوا حَتَّى إِذَا كَانُوا بِنَخْلَةَ، أَخَذَتْهُمُ السَّمَاءُ فَدَخَلُوا فِي غَارٍ فِي الْجَبَلِ، فَانْهَجَمَ الْغَارُ عَلَى الْخَمْسِينَ الَّذِينَ أَقْسَمُوا فَمَاتُوا جَمِيعًا، وَأَفْلَتَ الْقَرِينَانِ وَاتَّبَعَهُمَا حَجَرٌ فَكَسَرَ رِجْلَ أَخِي الْمَقْتُولِ، فَعَاشَ حَوْلاً ثُمَّ مَاتَ‏.‏ قُلْتُ وَقَدْ كَانَ عَبْدُ الْمَلِكِ بْنُ مَرْوَانَ أَقَادَ رَجُلاً بِالْقَسَامَةِ ثُمَّ نَدِمَ بَعْدَ مَا صَنَعَ، فَأَمَرَ بِالْخَمْسِينَ الَّذِينَ أَقْسَمُوا فَمُحُوا مِنَ الدِّيوَانِ وَسَيَّرَهُمْ إِلَى الشَّأْمِ‏.‏

Ebu Kılabe şöyle anlatmıştır: Ömer b. Abdulaziz bir gün üzerine oturduğu tahtı ahali için evinin dışına çıkardı. Sonra halka izin verdi ve onun huzuruna girdiler. Halife onlara "Bu Kasame hakkında ne diyorsunuz?" dedi. Onlar "Kasamede kısas bir haktır, Kasamede halifeler kısas yapmışlardır diyoruz" dediler. Ebu Kılabe şöyle devam etti: Ömer b. Abdulaziz bana "Sen Kasame hakkında ne diyorsun ey Ebu Kılabe!" diye sordu ve beni (tartıştırmak üzere) orada hazır bulunanların önüne dikti. Ben de cevabımda şöyle dedim: "Ey mu'minlerin emiri! Ordu kumandanıarı ve Arabın eşrafı huzurundadır. Bana söyler misin? Bunlardan elli kişi Şam'da bulunan evli bir erkek (muhsan) aleyhine kendisini görmedikleri halde zina ettiğine şahitlik etmiş olsalardı sen o kişiyi bunların şehadeti ile recm eder miydin?" O da "hayır" diye cevap verdi. "Bana söyler misin! Bunların arasından elli kişi gözleriyle görmedikleri halde birisi aleyhine hırsızlık yapmıştır diye şahitlik etseydi o kişinin elini keser miydin?" dedim. Halife bu soruma da "hayır" diye cevap verdi. Ben ''Allah'a yemin ederim ki Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şu üç fiilden başka hiçbir kimseyi asla ölümle cezalandırmad!. Kendi işlediği cinayet ile haksız olarak birini öldüren ve bu sebeple kısasen öldürülen, evli olduğu halde (muhsan olduktan sonra) zina eden İslam dininden çıkarak AlIah'a ve Resulüne karşı savaş açan" dedim. Orada bulunanlar şöyle dediler: "Enes b. Malik sana Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in hırsızlık suçunda el kestiğini, gözleri oyduğunu ve onları güneşe attığını rivayet etmdi mi?" Ben de onlara şöyle dedim: "Sizlere Enes b. Malik'in hadisini ben nakledeyim: Enes şöyle anlattı: Ukl kabilesinden sekiz kişi Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e geldiler ve Müslüman olduklarına dair bey'atlaştılar. Bunun ardından Medine yöresinin havasını ağır buldular ve vücutları hastalandı. Bu hastalıklarını Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem' e arzettiler. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Bizim çobanımızla beraber develerin yanına çıksanız, onlann sütlerinden ve idrarlanndan içseniz" buyurdu. Onlar peki deyip, develerin yanına çıktılar. Develerin sütlerinden ve idrarlarından içtiler ve sıhhat buldular. Bunun ardından Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in çobanını öldürdüler, develeri de sürüp gittiler. Sonunda bu haber Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e ulaştı. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem derhal ardlarından bir askeri birlik gönderdi ve kısa zamanda yakalanıp geri getirildiler. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in emri üzerine elleri ve ayakları kesildi, gözleri de oyuldu. Sonrçı Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem onları güneşin altına attırdı ve ölünceye kadar öylece kaldılar. Ben "Bunların işlemiş oldukları suçtan daha şiddetli hangi suç vardır. Bunlar İslam dininden geri dönmüşler, adam öldürmüşler, hırsızlık yapmışlardır" dedim. Anbese b. Said "ValIahi ben bugün senden işittiğimin benzerini daha önce asla işitmiş değilim!" dedi. Ben de Anbese'ye "Ey Anbese! Sen benim bu hadisimi (kabul etmeyip) bana geri mi iade ediyorsun?" dedim. Anbese "Hayır, fakat sen hadisi tastamam olduğu gibi rivayet ettin. ValIahi bu şeyh (yani Ebu Kılabe) aralarında yaşadığı müddetçe bu ordu (yani Şam ahalisi) hayırdan asla ayrılmaz" dedi. Ben konuşmama şöyle devam ettim: "Bu (benzeri işlerde uygulanmak üzere) Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem tarafından konulmuş bir kesin hüküm olmuştur. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in huzuruna Ensardan bır topluluk girdi, onun yanında konuştular. (Sonra onlardan biri Hayber'e doğru yola çıktı.) Aralarından biri önlerinden gitti ve orada öldürüldü. Ötekiler de onun ardından Hayber'e vardıklarında arkadaşlarını kanlar içinde kıvranıyor gördüler. Hemen Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in yanına dönüp: "Ya Resulallah! Arkadaşımız bizimle beraber senin yanında konuşuyordu. Bizim önümüzde yola çıktı, biz onu kanlar içinde kıvranır vaziyette bulduk!" dediler. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem çıkıp onların yanına geldi ve "Onu kimin öldürdüğünü düşünüyor veya zannediyorsunuz?" diye sordu. Onlar da "Biz onu Yahudilerin öldürdüğünü düşünüyoruz" dediler. Bunun üzerine Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem Yahudilere haberci salıp, onları çağırttı ve "Bunu öldüren sizler misiniz?" diye sordu. Onlar "hayır" dediler. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem davacılara "Siz Yahudilerden elli kişinin onu öldürmediklerine dair yemin etmesine razı olur musunuz?" dedi. Onlar "Yahudiler bizi toptan öldürüp, sonra öldürmediklerine yemin etmekten çekinmezler!" dediler. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem yine davacılara hitaben "Sizler aranızdan elli kişinin (onu bunlar öldürdü diye) yeminiyle diyeti hak etmek ister misiniz?" buyurdu. O sahabiler "Bizler bu yemini yapamayız" dediler. Bunun üzerine Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem O kimsenin diyetin i beytulmalden verdi. Ebu Kılabe şöyle devam etti: Ben şöyle dedim: Hüzeyl kabilesi, cahiliye devrinde müttefiklerinden biriyle bağlarını koparmış ve "Sen bizden değilsin, biz de senden değiliz" demişlerdi. O ilişkisi kesilen kişi, Batha denilen Mekke vadisinde Yemen'den bir ev halkına geceleyin hücum etti. Ancak ev halkından biri bunu fark etti ve bir kılıç darbesiyle adamı öldürdü. Bunun ardınan Hüzeyl kabilesi geldi ve o Yemen'li adamı yakalayıp hac mevsiminde Hz. Omer'in huzuruna çıkardı; "Bu adam bizim adamımızı öldürdü" dediler. Katil de "Onlar bu kişiden ilişkilerini kesmişlerdi" dedi. Hz. Ömer "Hüzeyl kabilesinden elli kişi onunla ilişkilerini kesmediklerine yemin ederler" dedi. Bunun üzerine onlardan 49 kişi o kimseden ayrılmadıklarına yalan yere yemin etti. Bu sırada Hüzeyl kabilsine mensup olan bir adam Şam'dan çıkageldi. Hemen ondan da kendileri gibi o kişiyle -ilişkilerini kesmediklerine dair yemin etmesini istediler. O Şam'dan gelen adam bin dirhem fidye verip, yalan yere yemin etmekten kurtuldu. Bu sef?r onun yerine başka bir adam soktular. Böylece Hz. Ömer o adamı maktulün Rçlrdeşine teslim etti. Onun eli, ötekinin eliyle bir yere getirilip bağlandı. Bunlar şöyle dediler: "Biz elli kişi yani ondan ayrılmadığımıza yemin eden bizler yürüdük. Nihayet Mekke'den bir gecelik uzaklıkta olan Nahle mevkiine vardıklarında kendilerini bir yağmur yakaladı. Hemen bir mağaraya girdiler. Ardından o mağara yemin etmiş olan o elli kişinin üzerine çöktü, hepsi öldü. O elleri birbirine bağlanan iki kişi kaçıp kurtuldu. Onları da bir taş takip etti ve maktulün kardeşinin ayağına çarpıp C5nu kırdı. O kişi bir yıl daha yaşadı, sonra öldü. Ebu Kılabe şöyle devam etti: Ben şöyle dedim: Abdulmelik b. Mervan bir adamı kasa me yeminiyle kısas yaptı. Fakat sonra yaptığına pişman oldu ve emri üzerine yemin eden o elli kişinin isimleri divan defterinden silindi ve Şam'dan başka bir yere sürgün edildiler. Fethu'l-Bari Açıklaması: ....... Kasame" Bu kelime "kakseme" fiilinin mastarı olup, ........ kasemen" şeklinde bir mastarı daha vardır. "Kasame" yemin etmek anlamına gelir. Maktulün yakınları onun kanını iddia ettiklerinde veya davalılar aleypÜe kan iddiasında bulunulduğunda bu yemin verilir. Kan için yapılan yemin özelolarak "kasame" kelimesiyle ifade edilir. İmamü'l-Haremeyn şöyle demiştir: Dil bilginlerine göre kasame yemin eden topluluğun ismidir. Fıkıh bilginlerine göre ise kasame yemin demektir. el-Muhkem'de şöyle denir: Kasame bir topluluk olup, herhangi bir şey üzerine yemin ederler veya şehadette bulunurlar. Kasame, yemini onlara nispet edilir. Sonra yeminin bizatihi kendisine kasame denilmiştir. "İbn Ebu Müleyke, Muaviye kasame yemini ile kısas yapmadı demiştir." Buradaki "lem yukid","ekade"den türemedir. Bunun anlamı kısas etti demektir. "Basra'ya emir tayin ettiği. ... ;' Ömer b. Abdulaziz, Adiyy'i Basra emirliğine 99 yılında getirmişti. Halife, onun 102 yılında öldürüldüğünden söz eder. "Yağ tüccarlarının evlerinden ... " Burada geçen "........" yağ ticaretiyle meşgul olanlar demektir. Ömer b. Abdulaziz'in Kasame yeminiyle kısas uygulayıp, uygulamadığı tıpkı Muaviye hakkında olduğu gibi ihtilaflıdır. İbn Battal, Hammad b. Seleme'nin Musannef'inde, İbn Ebu Müleyke'nin, Ömer b. Abdulaziz'in halifeliği döneminde Medine'de Kasame yemini ile kısas uyguladığını belirttiğinden söz eder. Bizim kanaatimiz ise şu yöndedir: Onun Medine' de emir iken bu kanaatte olduğu noktasında bilginlerin ittifakı vardır. Ancak halifeliğe geldiğinde bu görüşündeh dönmüştür. Herhalde bunun sebebi bu bölümün sonunda yer alan Ebu Kılabe olayı olsa gerektir. Zira bu olay Kasame yemini ile kısas uygulanmayacağına . delildir. Sanki o bu görüşe katılmış gibidir. İbnü'l-Münzir'in nakline göre Zührı şöyle demiştir: Ömer b. Abdulaziz bana şöyle dedi: Kasame uygulamasını bırakmak istiyorum. Filan veya falan yerden bir kişi bana geliyor ve görmedikleri bir şeyin üzerine yemin ediyorlar. Ben de ona "Kasame'yi bırakacak olursan bir kişi çıkar, senin kapının önünde birisini öldürür ve kanı boşu boşuna heder olup gider. Kasame uygulamasında insanlar için hayat vardır" dedim. Kasame'yi kabul etmeme noktasında Salim b. Abdullah b. Ömer, Ömer b. Abdulaziz'den daha öncedir. İbnü'l-Münzir'in nakline göre Salim b. Abdullah şöyle diyordu: "Ey kavmim! Görmedikleri ve hazır bulunc madıkları bir şeye yemin eden şu insanların imdadına koşunuz. Benim elimde yetki olsaydı, onları cezalandırır ve aleme ibret kılardım ve şahitliklerini kabul etmezdim. Bu ifade Medinelilerin kasa me yemini ile kısas yapılabileceğine dair icma ettikleri yolundaki nakli zedelemektedir. Çünkü Salim, Medine fıkıh bilginlerinin en büyüklerinden biridir. İbnü'l-Münzir'in nakline göre İbn Abbas kasame yemini ile kısas uygulanamayacağını söylemiştir. İbn Ebi Şeybe'nin nakline göre İbrahim en-Nehaı şöyle demiştir: Kasame yemini ile kısas zulümdür. el-Hakem b. Uteybe'nin nakline göre İbrahim en-Nehaı Kasame'ye itibar etmezdi. Kasame konusundaki ihtilafın özü, kasa me ile amel edilir mi edilmez mi noktasındadır. Amel edildiği takdirde kasame yemini kısas veya diyeti gerektirir mi? Bu yeminde önce davacılardan mı yoksa davalılardan mı başlafVr? Ayrıca kasame yemininin şartı konusunda da ihtilaf sözkonusudur. ;: "Kendilerinden birini. .. " Yahya b. Said el-Ensarı, Beşir b. Yesar'dan yaptığı rivayette onlardan ikisinin adını vermiştir. Cizye Bölümünde Bişr b. elMufaddal'ın Yahya'dan yukarıdaki isnadla şöyle bir cümlesi geçmişti: "Abdullah b. Sehl ve Muhayyısa b. Mesud b. Zeyd Hayber'e gittiler." Müslim'de el-Leys'in Yahya ve Buşeyr vasıtasıyla nakline göre Se hı şöyle demiştir: Yahya dedi ki: Zannediyorum Buşeyr, Rafi b. Hadk de dedi. Se hı ve Rafi'in nakline göre Abdullah b. Sehl b. Zeyd ve Muhayyısa b. Mesud b. Zeyd Hayber'e çıkarlar. (Müs!im, Kasame) "Hayber' e çıkarlar ve Hayber hurmalıkları içinde kendi işlerine dağılırlar." Muhammed b. İshak'ın Buşeyr b. Yesar'dan nakline göre İbn Ebi Asım şöyle demiştir: "Abdullah b. Sehl arkadaşlarıyla birlikte hurma toplamaya çıktı." Süleyman b. Bilat'in Müslim'de yer alan naklinde ise şöyle bir fazlalık vardır: "Abdullah b. Sehl ile Muhayyisa b. Mesud, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in zamanında Hayber'e çıktılar. Hayber o günlerde sulh içinde olup, halkı Yahudi idi."(Müslim, Kasame) "Sonra kendilerinden birini öldürülmüş olarak bulurlar." Bişr b. el-Mufaddal'ın rivayetinde olay şöyle anlatılmaktadır: "Muhayyısa Abdullah b. Sehl'e geldiğinde ölmek üzere kana bulanmış kıvranıyordu." Yani kan içinde kıvranıyor, debelenip duruyordu. Sonra Muhayyısa onu toprağa verdi. "Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem 'O takdirde Yahudiler onu kendileri öldürmediklerine dair yemin ederler' dedi. Sahabiler '(Ya Resulallah!) Biz, Yahudilerin yeminlerine razı olmayız!' dediler." Ebu Leyla'nın rivayetine göre sahabiler "Onlar Müslüman değildir" dediler. Yahya b. Said'in rivayetine göre ise "Katir olan bir topluluğun ettiği yemini nasıl kabul edelim?" dediler. Ebu Kılabe'nin rivayetine göre ise "Onlar hepimizi öldürüp, sonra yemin etmekten çekinmezler" dediler. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem onun kanının heder olmasını istemedi. "Zekat develerinden." Kurtubi el-Müfhim isimli eserinde şöyle der: ResuluIlah Sallallahu Aleyhi ve Sellem keremi, güzel siyaseti, maslahatı celb etmek ve mefsedeti savuşturmak için tarafları uzlaştırmak amacıyla böyle davrandı. Özellikle hakkı almaya bir çare bulmak imkansız olduğu için bu şekilde hareket etti. Bu hadis, kasame uygulamasının dinde yeri olduğunu göstermektedir. Kadı lyaz şöyle demiştir: Bu hadis, dinin temellerinden biri, ahkama dair bir kaide ve kulların masıahatını sağlayan unsurlardan biridir. Bütün imamlar, sahabe ve tabiundan selef bilginleri, ümmetin alimleri, Hicaz, Şam ve Kufeli önde gelen fıkıh bilginleri bu hükmü nasıl uygulamak gerektiği noktasında ihtilaf etmekle birlikte söz konusu uygulamayı benimsemişlerdir. Bir grup bilginin sözkonusu /) hükmü almayıp, durakladıkları rivayet edilmiştir. Onlar Kasameyi meşru bir uygulama olarak görmemişler ve bunun herhangi bir hükmü n ispat vasıtası olduğunu kabul etmemişlerdir. Hakem b. el-Uteybe, Ebu Kılabe, Salim b. Abdullah, Süleyman b. Yesar, Katade, Müslim b. Halid, İbrahim b. Uleyye'nin görüşleri bu doğrultudadır. Buhari de bu görüşe meyletmektedir. Ömer b. Abdulaziz'den -ihtilaflı olmakla birlikte- böyle bir görüş nakledilmiştir. Burada şu hususu belirtmekte fayda vardır. Bu ifade, Kadı lyaz'ın baş tarafta bütün imamların bu görüşü aldıkları yolundaki ifadesiyle çelişmektedir. Bu bölümü n baş tarafında kasame yemininin meşru olmadığını söyleyen kimselerden nakil yapılmıştı. Bunların içerisinde Kadı lyaz'ın adını vermediği kimseler bulunmaktadır. Kadı İyad şöyle demiştir: Yanlışlıkla öldürme konusunda kasame yemininin meşru olup olmadığı noktasında İmam Malik'ten farklı görüş nakledilmiştir. Teammüden öldürmede kasa me yeminine başvurulacağı görüşünde olan bilginler, bunun neticesinde kısas veya diyet gerekip gerekmeyeceği noktasında ihtilaf etmişlerdir. Hicaz fıkıh bilginlerinin büyük bir kısmı, kasame yemini şartlarına uyularak yapıldığı takdirde buna dayanarak kısas gerekeceği görüşünü beilimsemişlerdir. Zühri, Rebi'a, Ebü'z-Zinad, Malik, Leys, Evzai, iki görüşünden birisine göre İmam Şafii, Ahmed b. Hanbel, İshak, Ebu Sevr ve Davud'un görüşleri bu doğrultudadır. İbnü'z-ZUbeyr gibi sahabenin bazılarından bu doğrultuda bir rivayet yapılmıştır. Ömer b. Abdulaziz'in görüşü hakkındaki rivayetler birbirinden farklıdır. Ebü'z-Zinad şöyle demiştir: Sahabelerin büyük bir kısmı henüz hayatta iken kasa me yeminine dayanarak öldürme cezası uyguladık. Ben bunların bin kişi olduklarını düşünüyorum. Bunların içinden iki kişi birbiriyle ihtilaf etmiş değildir. Burada şu hususu vurgulamakta fayda görmekteyiz: Ebü'z-Zinad bunu Harice b. Zeyd b. Sabit'ten nakletmiştir. Nitekim Said b. Mansur, Beyhaki, Abdurrahman b. Ebü'z-Zinad vasıtasıyla babası Ebü'z-Zinad'dan böyle bir görüşü nakletmiştir. Aksi takdirde Ebü'zZinad'ın bin sahabe şöyle dursun, yirmi sahabe gördüğü bile sabit değildir. Kadi İyad şöyle der: Kasame yemini ile diyete hükmedileceği görüşünde olan bilginler, önce davalı tarafın yemin etmesi gerektiğini söylemişlerdir. Bu görüşe İmam Şafii ve Ahmed b. Hanbel muhalif kalmıştır. Onlar, -çoğunluğu oluşturan fıkıh bilginlerinin paralelinde görüş belirterek- hakim önce davacı tarafa yemin verir. Onlar yeminden kaçındıkları takdirde davalıların yemin etmesini ister demişlerdir. KOfe bilginleriyle Basra bilginlerinin büyük bir çoğunluğu ve Medine alimlerinin bazıları ve Evzai, bu görüşün aksini savunmuş ve şöyle demişlerdir: Bir köy halkından elli kişiye "Bu şahsı biz öldürmedik, öldüreni de bilmiyoruz" şeklinde yemin verilir. Bunlar yemin ettikleri takdirde Beraat ederler. Sayıları elliden az olduğunda veya yemin etmekten kaçındıklarında davacı taraf bir kişinin aleyhine yemin eder ve böylece talep ettikleri Şe9Wk ederler. Sayıları elliden az olduğu takdirde o şahıs diyet öder. Basra fıkıh bilginlerinden Osman el"Betti şöyle demiştir: Sonra dava lı taraf yemine başlar. Onlar yemin ettikleri takdirde herhangi bir şeyle yükümlü olmazlar. KOfe bilginleri, yemin ettikleri takdirde diyet vermeleri gerekli olur demişlerdir. Bu görüş Hz. Ömer'den de naklediimiştir. Kadı lyaz şöyle der: Bütün bilginler maktulün yakınlarının sırf davacı olmalarıyla diyetin gerekmeyeceği noktasında ittifak etmişlerdir. Bunun için iddianın yanında bir şüphe olmalıdır ve bu şüpheye göre hüküm verildiği zannı ağır basmalıdır. Bilginler sözkonusu şüpheyi açıklarken yedi farklı görüşe ayrılmışlardır. Kadı lyaz bunları tek tek zikreder. Özeti şudur: 1- Ölmek üzere olan kişi üzerinde herhangi bir iz veya yara bere bulunmasa bile hayatıma filanca kastetti ya da buna benzer bir şey söylemelidir. Bu İmam Malik ve Leys'e göre Kasame yeminini gerektirir. Ancak bu görüşü onlardan başka kimse söylememiştir. Bazı Maliki alimleri bu durumdaki kimsenin üzerinde iz veya yara bere bulunmasını şart koşmuşlardır. 2- Bir kişi veya adil olmayan bir topluluk gibi şahit1iği ile nisab tamam olmayan kimseler şahitlik etmelidir. İmam Malik ve Leys bu görüşü savunmuşlar, Şafii ve ona tabi olan bilginler de buna katılmışlardır. 3- İki adil şahit ölen kişinin darb edildiğine şahitlik etmeli ve bunun ardından o kişinin günlerce yaşayıp, sonra iyileşme olmaksızın o darbtan ölmelidir. İmam Malik ve Leys şöyle derler: Bu durumda kasame yemini gerekir. İmam Şafii ise tam tersine böyle bir şehadetle kısas uygulamak gerekir demiştir. 4- Maktı:.ııün yanıbaşında veya yakınında elinde öldürme aleti bulunan ve mesela üzerinde kan izleri olan tek başına bir kişi yakalanmalıdır. Bu durumda İmam Malik ve ŞafiI'ye göre kasame yemini yapılır. 5- İki zümre birbiriyle çarpışıp, aralarında maktul bulunduğu takdirde çoğunluğu oluşturan fıkıh bilginlerine göre kasa me yeminine başvurulur. 6- Kişinin kalabalıktan sıkışarak ölmesi durumunda kasame yemini uygulanır. 7- Maktul bir mahalle veya kabile arasında bulunmalıdır. Bu Sevri, Evzai, Ebu Hanife ve ona tabi olan bilginlerce kasame yeminini gerektirir. Kasame yemini adı geçen bu bilginlere göre bu durumun dışında diğer şekillerde gerekmez. Hanefiler hariç olmak üzere'sözkonusu bilginlere göre kasamenin şartı maktulün üzerinde bir izin bulunmasıdır. Davud şöyle demiştir: Kasame ancak teammüden yapılan katllerde maktulün düşmanı olan şehir veya büyük köy halkına uygulanır. Çoğunluğu oluşturan fıkıh bilginleri bu durumda kasame uygulanmayacağı, tam tersine ölen kişinin kanının heder olduğu kanaatini benimsemişlerdir. Çün. kü maktul başka bir yerde öldürülüp, halkı itham edilsin diye o mahalleye atılmış olabilir. İmam Şafii'nin kanaati de bu doğrultudadır. Aynı görüş İmam Ahmed b. Hanbel'den de rivayet edilmiştir. Ancak yukarıda yer verilen hadiste anlatılan olayın benzeri durumlar bundan müstesnadır. Bu durumda düşmanlık mevcut olduğu için orada kasame uygulanır. Hanefllerle onların paralelinde düşünen bilginler, bu katı şekli dışında kasame'yi gerekli kılan bir karine (levs) görmemişlerdir. İbn Kudame'nin ifadesine göre Hanefllerin kanaati şudur: Maktul bir yerde bulunduğunda velisi öldürüldüğü yerden elli kişinin yemin etmesini ister. Bu elli kişi "Onu biz öldürmedik, öldüreni de bilmiyoruz" diye yemin ederler. Hakim elli kişi bulamadığı takdirde bulduğu kişiler, yemini tekrarlayıp sayıyı tamamlarlar. Bu durumda ara halkının kalanlarının diyet vermesi gerekir. Davalılardan yemin etmeyenler yemin edinceye veya maktülü öldürdüğünü kabul edinceye kadar hapsediler. Hanefiler bu görüşü Hz. Ömer'den gelen bir uygulamaya dayandırmışlardır. Buna göre Hz. Ömer elli kişiye elli yemin vermiş ve sonra onların diyet ödemelerine karar vermiştir. Ancak "Bu kişiler suçu yanlışlıkla ikrar etmiş olabilirler ve te-ammüden öldürdüklerini inkar etmiş olma ihtimalleri vardır" denilerek tenkit edilmiştir. Bir de "Hanefiler usule aykırı olduğunda merfu bile olsa haber-i vahid'le amel etmezler. Şimdi usule aykırı olan mevkuf bir haber-i vahidi nasıl delil alıp da davalıdan başkasının yemin etmesini gerekli görüyorlar?" denmiştir. Bu rivayetle kasame yemini ile kısas uygulanacağına delil getirilmiştir. Çünkü Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem onlara "Katilinizi hak edeceksiniz" derken, bir başka rivayette "Arkadaşımzın kanını hak edeceksiniz" buyurmuştur. "Onlardan biri kişi aleyhine" ifadesi ile kasame ancak bir kişi aleyhine yapılır hükmü çıkarılmıştır. Ahmed b. Hanbel ile İmam Malik'in meşhur görüşü bu doğrultudadır. Çoğunluğu oluşturan fıkıh bilginleri şöyle derler: Kasame'nin ister bir, ister çok olsun muayyen şahıs veya şahıslar aleyhine yapılması şarttır. Bu bilginler kasame sonucunda kısasen bir kişinin mi yoksa onların tümünün mü Öldürüleceği noktasında ihtilaf etmişlerdir. Bu konu daha önce incelenmişti. Hadisten Çıkan Sonuçlar 1. Kasame' de yemin ancak katilin kesin olarak bilinmesi durumunda yapılır. Bunun yolu ise görmek veya buna delalet eden karıne ile birlikte güvenilir bir kimsenin haber vermesidir. 2. Yemin etmesi gereken kimse bundan kaçındığı takdirde hakkında hemen hüküm verilmez. Yemin başka bir kişiye tevcih edilir. Çoğunluğu oluşturan fıkıh oilginlerinin nezdinde meşhur olan görüş budur. Ahmed b. Hanbel ve Hanefllere göre ise bir başkasına yemin verilmeksizin o kişi hakkında hüküm verilir. 3. Kasame yemini elli kişiye verilir. Yemin edecek kişilerin sayısı konusunda ihtilaf edilmiştir. İmam Şafil, maktulün varisleri ister az, ister çok olsunlar elli yemin etmedikçe hak doğmaz demiştir. Verese yemin sayısı kadar olduğu takdirde her biri bir yemin eder. Sayıları az olduğunda veya bazıları yeminden kaçındığında diğer kişilere yemin verilir. Varis sadece bir kişi ise clli kez yemin eder ve talebini hak eder. H9;tta varis, ashab-ı feraizden ve asabeden-elsa ya da nesep ve vela yoluyla mirasçı olsa bile yemin ettiği takdirde talep ettiği şeyi hak eder. 4. Önemli işlerdedaha yaşlı kişiler öne çıkarılır. Ancak o kişinin buna ehil olması gereir. Böyle olmadığı takdirde öne geçirilmez. 5. Mal<tulün yakınlarına teselli verilir ve gönülleri hoş tutulur. 6. Yüz yüze görüşme imkanı varken yazışma veya haber-i vahidle yetinmek mümkündür. 7. Yeminin hakim tarafından tevcih edilmeden önce hiçbir hukukı sonucu olmaz. Çünkü Yahudiler cevaplarında "Biz öldürmedik" demişlerdir. Maktul yakınlarının "Yahudilerin yeminlerine razı değiliz" demeleri, onların doğru konuştuklarını uzak gördükleri anlamına gelir. Çünkü onlar Yahudilerin yalan söylediklerini veya yalandan yere yemine cüret ettiklerini biliyorlardı. 8. Kasamede mutlaka düşmanlık veya karşı tarafa bir kastın bulunması gerekir. Kasame'yi gerektirmese bile bu davanın dinleniHp, dinlenilmeyeceği noktasında ihtilaf edilmiştir. Bu konuda Ahmed b. Hanbel'den iki rivayet sözkonusudur. İmam Şafiı davanın dinleneceği görüşünü "Davalı üzerine yemin vardır" hadisinin genelliğine dayanmıştır. Zira Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem bu ifadesinden önce "İnsanlara iddialarına dayanılarak istedikleri verilseydi, insanlar başkalarının kanlarını ve mallarını dava ederlerdi" buyurmuştur. Çünkü sözünü ettiğimiz davanın konusu, insandır: Dolayısıyla dinlenir ve davalıya yemin verilir. Karşı taraf bunu ya ikrar eder ki bu takdirde o kişinin katli konusunda hak sabit olur ve ikrarından dönmesi kabul edilmez. Yeminden kaçındığı takdirde iddia eden kişiye yemin verilir. Bunun sonucunda teammüden öldürmede kısas veya yanlışlıkla öldürme de diyet hak edilir. Hanefilerden gelen bir rivayete göre yemin davacı tarafa tevcih edilmez. Ahmed b. Hanbel'den de bu doğrultuda bir görüş naklediimiştir. 9. Davacı ve davalı taraflar yemin etmekten kaçındıklarında maktulün diyeti beytü'l-malden verilir. Bu konunun açıklaması az önce geçmişti. 10. Kasame yemininde yemin edecek kimsenin erkek veya ergenlik çağına girmiş olması şart değildir. Çünkü hadiste "aranızdan elli kişi" ifadesi kullanılmaktadır. Rebl'a, Sevrı, Leys, Evzaı ve Ahmed b. Hanbel bu görüşü benimsemişlerdir. İmam Malik "Kasame yemininde kadınların işi yoktur. Çünkü kasamede talep edilen katildir. Böyle bir dava kadınlardan dinlenmez" demiştir. İmam Şafil'nin görüşü ise şu yöndedir: Kasamede ancak ergenlik çağına ermiş ve maktule var is olacak kişiler yemin eder. Çünkü bu hükmı bir davada yemindir. Dolayısıyla diğer yeminler gibidir. Bu konuda erkekle kadın arasında herhangi bir fark yoktur. "Beni insanlar önüne dikti." Yani beni onlarla tartışmak için dikti ya da kendisi tahtın gerisinde olduğu için onun görünür duruma geçmesini emretti. "Ordu kumandanıarı ve Arabın eşrafı huzurundadır." Hadiste geçen "ecnad", "cünd" kelimesinin çoğuludur. Bu kelime esas en yardımcı ve destek olanlar anlamına gelmektedir. Sonra savaşta ve çarpışmada yardımcı anlamı meşhur oldu. Ömer, Ebu Ubeyde ve Muaz'ın vefatından sonra Şam'ı dört emirliğe ayırdı ve her bir emirin emrinde bir "cünd"ü/ordusu bulunmaktaydı. Filistin, Dimeşk, Hıms ve Kınnesrin'de birer cünd/ordu bulunuyordu. Bazı bilginler dördüncü cündün Ürdün olduğunu, Kınnesrin'in bundan sonra başlı başına cünd haline geldiğini söylerler. "Kendi işlediği cinayet ile ... " yani nefsinin cinayeti ve çekmesi ile. ...........Halau hali'an= ilişkilerini kesmişlerdi" Arapça'da bir topluluk antlaşmayı bozduğunda "tehalea'l-kavmu" denilir. Bunu yaptıklarında cinayetinden sorumlu tutulmazlar ve sanki o sözle birlikte üzerlerine aldıkları yemin elbisesini çıkarmış gibi olurlar. Bundan dolayı görevinden azledilen emire "hal!''' ve "mahıu'" denilir. "Fe taraka ehle beytin= Yemen'den bir ev halkına Batha denilen Mekke vadisinde geceleyin hücum etti." yani bir gece mallarını çalmak için gizlice o ev halkına saldırdı. Bu olayın özeti şudur: Katil, maktulün hırsız olduğunu ve kavminin kendisinden ilişkisini kestiğini iddia eder, kavmi de bunu inkar edip, yalan yere yemin ederse Allahu Teala kasame yemini ile onları helak eder ve sadece mazlum olan kurtulur. "Nahle mevkiine vardıklarında ... " Burası Mekke'ye bir gecelik mesafede bir yerin adıdır. ........ yani mağara birden üzerlerine çöktü. '........' kurtuldu. Orada birlikte bulunanlar maktulün kardeşi ile elliyi tamamlayan kişiydi. ......... yani onları Şam'a sürdü>

Narrated Abu Qilaba:Once `Umar bin `Abdul `Aziz sat on his throne in the courtyard of his house so that the people might gather before him. Then he admitted them and (when they came in), he said, "What do you think of Al-Qasama?" They said, "We say that it is lawful to depend on Al-Qasama in Qisas, as the previous Muslim Caliphs carried out Qisas depending on it." Then he said to me, "O Abu Qilaba! What do you say about it?" He let me appear before the people and I said, "O Chief of the Believers! You have the chiefs of the army staff and the nobles of the Arabs. If fifty of them testified that a married man had committed illegal sexual intercourse in Damascus but they had not seen him (doing so), would you stone him?" He said, "No." I said, "If fifty of them testified that a man had committed theft in Hums, would you cut off his hand though they did not see him?" He replied, "No." I said, "By Allah, Allah's Messenger (ﷺ) never killed anyone except in one of the following three situations: (1) A person who killed somebody unjustly, was killed (in Qisas,) (2) a married person who committed illegal sexual intercourse and (3) a man who fought against Allah and His Apostle and deserted Islam and became an apostate." Then the people said, "Didn't Anas bin Malik narrate that Allah's Messenger (ﷺ) cut off the hands of the thieves, branded their eyes and then, threw them in the sun?" I said, "I shall tell you the narration of Anas. Anas said: "Eight persons from the tribe of `Ukl came to Allah's Messenger (ﷺ) and gave the Pledge of allegiance for Islam (became Muslim). The climate of the place (Medina) did not suit them, so they became sick and complained about that to Allah's Messenger (ﷺ). He said (to them ), "Won't you go out with the shepherd of our camels and drink of the camels' milk and urine (as medicine)?" They said, "Yes." So they went out and drank the camels' milk and urine, and after they became healthy, they killed the shepherd of Allah's Messenger (ﷺ) and took away all the camels. This news reached Allah's Messenger (ﷺ) , so he sent (men) to follow their traces and they were captured and brought (to the Prophet). He then ordered to cut their hands and feet, and their eyes were branded with heated pieces of iron, and then he threw them in the sun till they died." I said, "What can be worse than what those people did? They deserted Islam, committed murder and theft." Then 'Anbasa bin Sa`id said, "By Allah, I never heard a narration like this of today." I said, "O 'Anbasa! You deny my narration?" 'Anbasa said, "No, but you have related the narration in the way it should be related. By Allah, these people are in welfare as long as this Sheikh (Abu Qilaba) is among them." I added, "Indeed in this event there has been a tradition set by Allah's Messenger (ﷺ). The narrator added: Some Ansari people came to the Prophet (ﷺ) and discussed some matters with him, a man from amongst them went out and was murdered. Those people went out after him, and behold, their companion was swimming in blood. They returned to Allah's Messenger (ﷺ) and said to him, "O Allah's Apostle, we have found our companion who had talked with us and gone out before us, swimming in blood (killed)." Allah's Messenger (ﷺ) went out and asked them, "Whom do you suspect or whom do you think has killed him?" They said, "We think that the Jews have killed him." The Prophet (ﷺ) sent for the Jews and asked them, "Did you kill this (person)?" They replied, "No." He asked the Al-Ansars, "Do you agree that I let fifty Jews take an oath that they have not killed him?" They said, "It matters little for the Jews to kill us all and then take false oaths." He said, "Then would you like to receive the Diya after fifty of you have taken an oath (that the Jews have killed your man)?" They said, "We will not take the oath." Then the Prophet (ﷺ) himself paid them the Diya (Blood-money)." The narrator added, "The tribe of Hudhail repudiated one of their men (for his evil conduct) in the Pre-Islamic period of Ignorance. Then, at a place called Al-Batha' (near Mecca), the man attacked a Yemenite family at night to steal from them, but a. man from the family noticed him and struck him with his sword and killed him. The tribe of Hudhail came and captured the Yemenite and brought him to `Umar during the Hajj season and said, "He has killed our companion." The Yemenite said, "But these people had repudiated him (i.e., their companion)." `Umar said, "Let fifty persons of Hudhail swear that they had not repudiated him." So forty-nine of them took the oath and then a person belonging to them, came from Sham and they requested him to swear similarly, but he paid one-thousand Dirhams instead of taking the oath. They called another man instead of him and the new man shook hands with the brother of the deceased. Some people said, "We and those fifty men who had taken false oaths (Al-Qasama) set out, and when they reached a place called Nakhlah, it started raining so they entered a cave in the mountain, and the cave collapsed on those fifty men who took the false oath, and all of them died except the two persons who had shaken hands with each other. They escaped death but a stone fell on the leg of the brother of the deceased and broke it, whereupon he survived for one year and then died." I further said, "`Abdul Malik bin Marwan sentenced a man to death in Qisas (equality in punishment) for murder, basing his judgment on Al-Qasama, but later on he regretted that judgment and ordered that the names of the fifty persons who had taken the oath (Al-Qasama), be erased from the register, and he exiled them in Sham

Sahîh-i Buhârî No. 6900 Sahih

حَدَّثَنَا أَبُو النُّعْمَانِ، حَدَّثَنَا حَمَّادُ بْنُ زَيْدٍ، عَنْ عُبَيْدِ اللَّهِ بْنِ أَبِي بَكْرِ بْنِ أَنَسٍ، عَنْ أَنَسٍ ـ رضى الله عنه ـ أَنَّ رَجُلاً، اطَّلَعَ فِي بَعْضِ حُجَرِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم فَقَامَ إِلَيْهِ بِمِشْقَصٍ أَوْ بِمَشَاقِصَ وَجَعَلَ يَخْتِلُهُ لِيَطْعُنَهُ‏.‏

Enes b. Malik şöyle demiştir: Bir kimse Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in evlerinden birisinde bulunan delikten içeriye baktı. Hemen Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem bir yassı demir veya birkaç demirle ona doğru ayağa kalktı, onu dürtmek için sinerek kendisine doğru yaklaşmaya başladı

Narrated Anas: A man peeped into one of the dwelling places of the Prophet. The Prophet got up and aimed a sharp-edged arrow head (or wooden stick) at him to poke him stealthily

Sahîh-i Buhârî No. 6901 Sahih

حَدَّثَنَا قُتَيْبَةُ بْنُ سَعِيدٍ، حَدَّثَنَا لَيْثٌ، عَنِ ابْنِ شِهَابٍ، أَنَّ سَهْلَ بْنَ سَعْدٍ السَّاعِدِيَّ، أَخْبَرَهُ أَنَّ رَجُلاً اطَّلَعَ فِي جُحْرٍ فِي باب رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم وَمَعَ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم مِدْرًى يَحُكُّ بِهِ رَأْسَهُ، فَلَمَّا رَآهُ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَالَ ‏"‏ لَوْ أَعْلَمُ أَنْ تَنْتَظِرَنِي لَطَعَنْتُ بِهِ فِي عَيْنَيْكَ ‏"‏‏.‏ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم ‏"‏ إِنَّمَا جُعِلَ الإِذْنُ مِنْ قِبَلِ الْبَصَرِ ‏"‏‏.‏

Sehl b. Sa'd es-Saidi'nin nakline göre adamın biri Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in kapısındaki bir delikten içeriye bakmıştı. O sırada Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem elinde midra denilen demirden bir tarak vardı ki onunla başını kaşıyordu. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem O kişiyi görünce "Eğer senin bana bakıyor olduğunu daha önce bileydim, şu demiri gözüne saplardım!" buyurdu. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem "İzin isteme ancak gözden dolayı getirilmiştir!" buyurdu

Narrated Sahl bin Sa'd As-Sa'idi: A man peeped through a hole in the door of Allah's Messenger's (ﷺ) house, and at that time, Allah's Messenger (ﷺ) had a Midri (an iron comb or bar) with which he was rubbing his head. So when Allah's Messenger (ﷺ) saw him, he said (to him), "If I had been sure that you were looking at me (through the door), I would have poked your eye with this (sharp iron bar)." Allah's Messenger (ﷺ) added, "The asking for permission to enter has been enjoined so that one may not look unlawfully (at what there is in the house without the permission of its people)

Sahîh-i Buhârî No. 6902 Sahih

حَدَّثَنَا عَلِيُّ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ، حَدَّثَنَا سُفْيَانُ، حَدَّثَنَا أَبُو الزِّنَادِ، عَنِ الأَعْرَجِ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، قَالَ قَالَ أَبُو الْقَاسِمِ صلى الله عليه وسلم ‏ "‏ لَوْ أَنَّ امْرَأً اطَّلَعَ عَلَيْكَ بِغَيْرِ إِذْنٍ، فَخَذَفْتَهُ بِعَصَاةٍ، فَفَقَأْتَ عَيْنَهُ، لَمْ يَكُنْ عَلَيْكَ جُنَاحٌ ‏"‏‏.‏

Ebu Hureyre r.a.'in nakline göre Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: "Eğer bir kimse izinsiz olarak senin evine bakar, sen de bir çakıl taşı atarak onun gözünü çıkarırsan bundan dolayı sana herhangi bir günah olm" Fethu'l-Bari Açıklaması: İmam Buhari, başlıkta görüldüğü üzere birisinin evinin içine izin almadan bakan ve bu yüzden gözü çıkarılan kimseye diyet verilmeyeceğini kesin bir dille ifade etmektedir. Onun buraya aldığı haberde diyetin olmayacağı açıkça belirtilmemektedir. Fakat o böylece hadisin bazı rivayet yollarından gelen şeylere adeti olduğu üzere işaret etmektedir. "Adamın biri delikten içeri baktı" yani yukarıdan evine baktı "........." "Mişkas" ince ve uzun ok temreni demektir. Şiş gibi demirden yapılmış, keskin bir başı vardır. Bazıları ise demirden dişi olduğunu söylemişlerdir. "Onu dürtmek için sinerek kendisine doğru yaklaşmaya başladı." Kelime "hatel" kökünden türemedir. "Hatel" bir kimseyi gafil avlamak demektir. Hadisten Çıkan Sonuçlar 1. Baştaki saçı kesmemek, onu taramak caizdir. 2. Başından zararlı canlıları gidermek, kir ve bitleri temizlemek için bir tarak edinmek güzeldir. 3.Kapısı kapalı bir evin içinde bulunan kimseden izin almak gerekir. 4.Kapıda bulunan bir delikten içeri bakmak caiz değildir. 5. Saçları taramak meşrudur. İsti'zan bölümünde buna benzer birçok hadis geçmişti. 6. Eve girmek için izin almak sadece mÇlhrem olmayan kimselere mahsus değildir, tam tersine kişinin annesi veya kız kardeşi bile olsa elbisesi giyinik olmayan kimseden izin almak gerekir. 7. Tecessüste bulunan kimseye bir şeyatmak caizdir. Bu suç, hafif bir müeyyide ile önlenemediği takdirde daha ağırını kullanmak mümkündür. Buna göre içeri bakan kimsenin canına veya organına bir zarar geldiğinde bu hederdir. Malikiler bu durumda kısasa gidileceği kanaatine varmışlardır. Onlara göre içeri bakan kimsenin gözüne veya başka bir yerine kastetmek caiz değildir. Malikiler buna gerekçe olarak bir masiyetin bir başka masiyetle önlenemeyeceğini göstermişlerdir. Çoğunluğu oluşturan fıkıh bilginleri ise buna şöyle cevap vermişlerdir: Bir kimsenin bir hareketi yapmasına izin verilmişse buna masiyet denemez. Fiil, böyle bir nitelik taşımadığı takdirde masiyet sayılır. Bilginler, bir saldırganın hayatına mal olsJ!bile etkisiz hale getirilmesinin caiz olduğu noktasında ittifak etmişlerdir. Oysa byle bir gerekçe olmasaydı sözkonusu fiil masiyet olurdu. Hakkında nass sabit olmakla birlikte bu da saldırı fiili kategorisindedir. Malikiler hadise "Bu hadis kişiyi korkutma ve yaptığı fiilin çok büyük bir günah olduğunu belirtmek amacıyla varid olmuştur" diye cevap vermişlerdir. Ancak onlardan İbn Nafi çoğunluğa katılmıştır. Malikilerden Yahya b. Ömer şöyle der: Herhalde bu haber İmam Malik'e ulaşmamış olsa gerektir. Kurtubi el-Müfhim isimli eserinde şöyle der: Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem, caiz olmayan bir şeyi yapmaya veya caiz olmayan bir sonuç doğuracak harekette bulunmaya teşebbüs edecek kimse değildir. Meşakkatin kaldırıldığı yolunda nass varken günahın kaldırıldığı şeklinde yorumlamak mümkün değildir. Nass varken kıyasa gidilmez. Bazı Malikiler görüşlerine sebep olarak başkasının avret mahalline kasıtlı olarak bakan kimse hakkındaki icmaı göstermişlerdir. Buna göre böyle bir hareket o kişinin gözünü çıkarmayı mubah kılmadığı gibi, çıkaran kimseden tazminat yükümlülüğünü düşürmez. Kendisine bakılan kimse evinde olduğu takdirde ve içeri bakan kişi de tecessüs ettiğinde durum yine böyledir. Kurtubi böyle bir icma bulunduğuna itirazda bulunmuş ve şöyle demiştir: Bu haber, başkasının evinin içine bakan herkesi kuşatmaktadır. Haber, evin içine bakan kimseyi -istenmeyen şeyleri görme ihtimali kuwetli olmakla birlikte- içerdiğine göre muhakkak olanı evleviyetle ihtiva eder. Bizce bu görüş tartışmaya açıktır. Çünkü evin içinde bulunan kimseye bakmak sözgelimi kişinin avreti gibi muayyen bir şeye bakmakla sınırlı değildir. Tam tersine kişinin harimine bakmayı ve ev sahibinin örtmek istediği ve kimsenin bakmaması gereken şeylere bakmasını da kapsar. Tecessüs yasaklığı ve tehdit bu gibi hareketleri yok etmek için sabit olmuştur. Var olduğu iddia edilen icma sabit olsaydı, bu özel hükmü reddetmek gerekli olmazdı. Bilindiği üzere aklı başında bir kimsenin eşinin ve kızının yüzüne yabancı bir erkeğin bakması ve benzeri şeyler çok ağırına gider. Aynı şekilde kişinin ailesi ile oynaşırken yabancı bir kişi tarafından görülmesi de erkeklik organının açık olarak görülmesinden daha çok ağırına giden hususlardandır. Kurtubl'nin söyledikleri, başkasının gizliliklerine bakmak isteyen ve karşı tarafın da onu savuşturduğu, etkisiz hale getirdiği kimse açısından yerindedir. Bakan kimseye bir şeyatmadan önce onu uyarmak şart mıdır? Bu konuda iki görüş sözkonusudur. Bazı bilginler saldırgan bir kimseyi etkisiz hale getirmede olduğu gibi bu şarttır demişlerdir. Bu iki görüşten daha sahih olanı bunun şart olmadığıdır. Çünkü hadiste "onu dürtmek için sinerek kendisine doğru yaklaşmaya başladı" denilmektedir. Evdeki bir delikten içeriye bakan kimse kapının deliğinden içeriye bakan kimse gibidir. Sokak ortasında durup başkasının mahremine veya bir başkasının evindeki bir şeye bakan kimsenin hükmü de böyledir. Bazı bilginlere göre yasaklık, baktığı kimsenin mülkünde bulunan kişi ile ilgilidir. Acaba kulak verip dinlemek bakma gibi midir? Bu konuda da iki görüş nakledilir. \' Bunlardan daha sahih olanına göre dinlemek bakmak gibi değildir. Çünkü avret yerine bakmak onun anlatılmasını dinlemekten daha beterdir

Narrated Abu Huraira:Abul Qasim said, "If any person peeps at you without your permission and you poke him with a stick and injure his eye, you will not be blamed

Sahîh-i Buhârî No. 6903 Sahih

حَدَّثَنَا صَدَقَةُ بْنُ الْفَضْلِ، أَخْبَرَنَا ابْنُ عُيَيْنَةَ، حَدَّثَنَا مُطَرِّفٌ، قَالَ سَمِعْتُ الشَّعْبِيَّ، قَالَ سَمِعْتُ أَبَا جُحَيْفَةَ، قَالَ سَأَلْتُ عَلِيًّا ـ رضى الله عنه ـ هَلْ عِنْدَكُمْ شَىْءٌ مَا لَيْسَ فِي الْقُرْآنِ وَقَالَ مَرَّةً مَا لَيْسَ عِنْدَ النَّاسِ فَقَالَ وَالَّذِي فَلَقَ الْحَبَّ وَبَرَأَ النَّسَمَةَ مَا عِنْدَنَا إِلاَّ مَا فِي الْقُرْآنِ، إِلاَّ فَهْمًا يُعْطَى رَجُلٌ فِي كِتَابِهِ، وَمَا فِي الصَّحِيفَةِ‏.‏ قُلْتُ وَمَا فِي الصَّحِيفَةِ قَالَ الْعَقْلُ، وَفِكَاكُ الأَسِيرِ، وَأَنْ لاَ يُقْتَلَ مُسْلِمٌ بِكَافِرٍ‏.‏

Ebu Cuhayfe şöyle demiştir: Ben Ali r.a.'e "Sizin elinizde Kur'an'da olmayan herhangi bir şey var mı?" diye sordum. -Ebu Cuhayfe bir keresinde insanların yanında olmayan bir şey var mı demiştir.- Ali r.a. "Taneyi yaran ve insanı yaratan Allah'a yemin ederim ki bizim elimizde Kur'an'da olandan başka bir şey yoktur. Ancak insana Allah'ın kitabını anlama hususunda verilen bir anlayış ve bir de şu sahifedeki şey vardır" dedi. Ben "O sahifedeki nedir?" diye sordum. Hz. AIi "Akl yani diyet, esirin esaretten kurtarılması, kafir karşılığında Müslümanın öldürülemeyeceği hükümleri" dedi. Fethu'l-Bari Açıklaması: "Akile" kelimesi "akıl" kelimesinin çoğuludur. Akıl, diyet veren kişi demektir. Diyete "akl" denilmesi, mastarla isimlendirme yapılmış olmasındandır. Çünkü diyet olarak verilen deve, maktulün avlusuna bağlanıyordu. Daha sonra bu kullanım yaygınlık kazandi ve -verilen deve olmasa bile- diyete "akl" denilmeye başlandı. Bir kimsenin akılesi, baba tarafındah'asabesi olan yakınlarıdır. Maktulün veIisinin kapısına diyet develerini bağlaenlar bunlardır. Akılenin diyeti üstlenmesi, sünnetle sabittir. Bilginler bu konuda icma etmişlerdir. Bu hüküm "Hiçbir suçlu başkasının suçunu yüklenmez"(En'am 164)ayetinin zahiri ile çelişmektedir. Fakat akıle hükmü bu ayetin genelliğinden tahsis edilmiştir. Çünkü bunda maslahat vardır. Zira katil diyeti vermekle sorumlu tutulsaydı neredeyse elinden bütün malı çıkardı. Bir kişinin ardarda hata etmeyeceğinden emin olunamaz. Kişi hatasının bedelini ödemeksizin bırakıldığı takdirde maktulün kanı heder olup, boşa gider. Biz de şunu ekleyelim: Akıle hükmünün arkasında yatan Sir şu olabilir: Katil diyeti tek başına ödeyip, fakir düştüğü takdirde fakirlik seviyesinde kalmaz heder olup gitme seviyesine düşer. Bundan dolayı onun diyetini akılesi ödemekle yükümlü tutulmuştur. Zira bir kimsenin fakir düşme ihtimali, bir topluluğun fakir düşme ihtimalinden çok daha fazladır. Bir de o kişi tekrar adam öldürdüğünde bu çeşit bir fiili tekrar işlememesi için bir topluluk tarafından uyarılması, kişinin kendi kendini uyarmasına oranla kabule daha yakındır. Doğruyu en iyi Allahu Teala bilir. Kişinin akılesi aşiretidir. Bunun için aşiretin ona en yakın kolundan başlanır. Bunlar diyeti ödemekte acizliğe düştüklerinde onlara en yakın olanlar devriye girer. Diyet hür, ergenlik çağına ermiş, hali vakti yerinde olan erkekler tarafından ödenir. "Sizin elinizde Kur'an'da olmayan herhangi bir şey var mı?" Yani ister ezberinizde olsun, isterse olmasın Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem' den duyup da yazdığınız bir şey var mı? Bundan maksat yazılı ve ezberde olan bütün şeylere genellemek değildir. Çünkü Hz. Ali'den, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'den rivayeten nakledilen ve sözü edilen sahifede bulunmayan çok şey vardır. Maksat, onun Kur'an'ın lafzının manasından anladığı ve manalarının batınından Çıkardığı şeylerdir. Hz. Ali'nin Kur'an'ın dışında yanında bulunan şeyden maksadı, sözkonusu sahifede ona nispet edilerek yazılan ve Kur'an'dan çıkardığı hükümlerdir. Sanki o bunları oraya unutmamak için yazmış gibidir. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'den ezberlediği ahkam ise böyle değildir. Zira o hükümleri bilfiil ve fetva vermek suretiyle aklında tutmakta ve unutacağı endişesi taşımamaktadır. "Ancak insana Allah'ın kitabını anlama hususunda verilen bir anlayış." Humeydi"nin zikredilen rivayetinde "Allah'ın bir kuluna kitabı hususunda verdiği anlayış" şeklindedir

Narrated Ash-Shu`bi:I heard Abu Juhaifa saying, "I asked `Ali 'Have you got any Divine literature apart from the Qur'an?' (Once he said...apart from what the people have?) `Ali replied, 'By Him Who made the grain split (germinate) and created the soul, we have nothing except what is in the Qur'an and the ability (gift) of understanding Allah's Book which He may endow a man with and we have what is written in this paper.' I asked, 'What is written in this paper?' He replied, 'Al-`Aql (the regulation of Diya), about the ransom of captives, and the Judgment that a Muslim should not be killed in Qisas (equality in punishment) for killing a disbeliever." (See Hadith No. 283,Vol)

Sahîh-i Buhârî No. 6904 Sahih

حَدَّثَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ يُوسُفَ، أَخْبَرَنَا مَالِكٌ، وَحَدَّثَنَا إِسْمَاعِيلُ، حَدَّثَنَا مَالِكٌ، عَنِ ابْنِ شِهَابٍ، عَنْ أَبِي سَلَمَةَ بْنِ عَبْدِ الرَّحْمَنِ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ ـ رضى الله عنه ـ أَنَّ امْرَأَتَيْنِ، مِنْ هُذَيْلٍ رَمَتْ إِحْدَاهُمَا الأُخْرَى، فَطَرَحَتْ جَنِينَهَا، فَقَضَى رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فِيهَا بِغُرَّةٍ عَبْدٍ أَوْ أَمَةٍ‏.‏

Ebu Hureyre r.a.'in nakline göre Hüzeyl kabilesinden iki kadın birbiriyle kavgaya tutuşur, bu esnada biri diğerine bir taş fırlatır ve karnındaki çocuğu (cenin) düşürür. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem o kadının çocuğu hakkında bir köle veya bir cariyeyi gurre olarak vermesi gerektiğine hükmeder

Narrated Abu Huraira:Two women from the tribe of Hudhail (fought with each other) and one of them threw (a stone at) the other, causing her to have a miscarriage and Allah's Messenger (ﷺ) gave his verdict that the killer (of the fetus) should give a male or female slave (as a Diya)

Sahîh-i Buhârî No. 6906 Sahih

حَدَّثَنَا مُوسَى بْنُ إِسْمَاعِيلَ، حَدَّثَنَا وُهَيْبٌ، حَدَّثَنَا هِشَامٌ، عَنْ أَبِيهِ، عَنِ الْمُغِيرَةِ بْنِ شُعْبَةَ، عَنْ عُمَرَ ـ رضى الله عنه ـ أَنَّهُ اسْتَشَارَهُمْ فِي إِمْلاَصِ الْمَرْأَةِ فَقَالَ الْمُغِيرَةُ قَضَى النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم بِالْغُرَّةِ عَبْدٍ أَوْ أَمَةٍ‏.‏ فَقَالَ ائْتِ مَنْ يَشْهَدُ مَعَكَ، فَشَهِدَ مُحَمَّدُ بْنُ مَسْلَمَةَ أَنَّهُ شَهِدَ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم قَضَى بِهِ‏.‏

Ömer r.a., sahabilerle kadının doğum vaktinden önce düşürülen çocuğu (cenini) hakkında istişare etti ve Muğire "Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem bir köle veya bir cariyeyi gurre olarak vermesini hükmetli" dedi

Narrated Hisham's father from Al-Mughira bin Shu'ba: 'Umar consulted the companions about the case of a woman's abortion (caused by somebody else). Al-Mughira said: The Prophet (ﷺ) gave the verdict that a male or female slave should be given (as a Diya). Then Muhammad bin Maslama testified that he had witnessed the Prophet (ﷺ) giving such a verdict

Sahîh-i Buhârî No. 6908 Sahih

حَدَّثَنَا عُبَيْدُ اللَّهِ بْنُ مُوسَى، عَنْ هِشَامٍ، عَنْ أَبِيهِ، أَنْ عُمَرَ، نَشَدَ النَّاسَ مَنْ سَمِعَ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم قَضَى فِي السِّقْطِ وَقَالَ الْمُغِيرَةُ أَنَا سَمِعْتُهُ قَضَى فِيهِ بِغُرَّةٍ عَبْدٍ أَوْ أَمَةٍ‏.‏ قَالَ ائْتِ مَنْ يَشْهَدُ مَعَكَ عَلَى هَذَا فَقَالَ مُحَمَّدُ بْنُ مَسْلَمَةَ أَنَا أَشْهَدُ عَلَى النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم بِمِثْلِ هَذَا‏.‏

Hişam'ın babasından nakline göre Hz. Ömer insanlara "Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in düşük çocuk (cenin) hakkındaki hükmünü işiten kimse var mı?" diye sordu. el-Muğire "Ben işittim. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem bu konuda bir köle veya cariyenin gurre olarak verilmesine hükmetti" dedi. Ömer (ibnu’l-Hattab) "Beraberinde buna şehadet edecek bir kimse getir" dedi. Bunun üzerine Muhammed b. Mesleme "Ben Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in böyle hükmetliğine şehadet ediyorum" dedi

Narrated Hisham's father: 'Umar asked the people, "Who heard the Prophet (ﷺ) giving his verdict regarding abortions?" Al-Mughira said, "I heard him judging that a male or female slave should be given (as a Diya)." 'Umar said, "Present a witness to testify your statement." Muhammad bin Maslama said, "I testify that the Prophet (ﷺ) gave such a judgment

Sahîh-i Buhârî No. 6908.2 Sahih

حَدَّثَنِي مُحَمَّدُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ، حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ سَابِقٍ، حَدَّثَنَا زَائِدَةُ، حَدَّثَنَا هِشَامُ بْنُ عُرْوَةَ، عَنْ أَبِيهِ، أَنَّهُ سَمِعَ الْمُغِيرَةَ بْنَ شُعْبَةَ، يُحَدِّثُ عَنْ عُمَرَ، أَنَّهُ اسْتَشَارَهُمْ فِي إِمْلاَصِ الْمَرْأَةِ مِثْلَهُ‏.‏

Muğire b. Şu'be'nin nakline göre Hz. Ömer onlarla karnına vurup çocuğunu (ölü olarak) düşüren kadın hakkında istişare etti. Hadisin kalan kısmı bundan öncesi gibidir. Fethu'l-Bari Açıklaması: "Ana Karnında Bulunan Çocuk (cenin)." Arapça'da " ce nın" ana karnında bulunan yavruya denir. Bu yavruya ce nın denmesi, ana karnında gizlenmesinden dolayıdır. Canlı olarak dünyaya geldiği takdirde buna "veled" denirken, ölü olarak doğduğunda "sıkt" adını alır. "Hüzeylkabilesinden iki kadın birbiriyle kavgaya tutuşur, bu esnada biri diğerine bir taş fırlatır." Bu iki kadın birbiriyle kuma olup, Hami b. en-Nabiğa elHüzelı'nin nikahı altında bulunuyorlardı. Ebu Davud'un İbn Abbas'tan nakline göre Hz. Ömer bu konuda Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in verdiği hükmü sorunca, Hami b. Malik en-Nabiğa ayağa kalktı ve "Ben iki kadının arasındaydım. Biri diğerine bir taş fırlattı da ... " dedi. "Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem bu konuda bir köle veya cariyenin gurre olarak verilmesine hükmetti." İbnü'l-Münzir ve Hattabl'nin TavCıs, Mücahid ve Urve b. ez-ZUbeyr' den nakline göre gurre, bir köle veya cariye ya da at bedelidir. Bu konuda Davud ve ona tabi olan zahiriler hükmü daha da genişleterek şöyle demişlerdir: Gurre adını alabilecek her şeyi vermek caizdir. Gurre kelimesi esasen atın alnındaki beyazlık demektir. Bu kelime insan hakkında abdest konusunda geçen hadiste şöyle kullanılmıştır: "Benim ümmetim kıyamet günü alınları parlak bir şekilde çağrılacaklar. IJ İster insan, ister başkası, ister erkek, ister kadın değerli olan her şeye "gurre" denilir .. Çoğunluğa göre köle ve cariyeden yeterli olabilen en asgari ölçü, satışta geri iadeyi mümkün kılan kusurlardan uzak olmasıdır. Çünkü ayıplı olan mal, iyi mallardan değildir. "Karnınavurup çocuğunu (ölü olarak) düşüren kadın." Buharl'nin el-İ'tisam bölümünde Muğire'den yaptığı rivayete göre Hz. Ömer "imlasu'l-mer'e"yi sordu. İmlasu'l-mer'e, karnına vuran ve yavrusunu düşüren kadın demektir. Hz. Ömer "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in düşük cenin (sıkt) hakkındaki hükmünü işiten kimse var mı?" diye sordu. Bu açıklama dil bilginlerinin yaptıkları tefsirden daha dardır. Onlara göre imlas, kadının çocuğu doğumdan önce yani doğum vaktinden önce düşürmesi demektir. Ebu Davud'un Sünen'inde Ebu Ubeyd'den yaptığı nakil böyledir. İbnü'l-Katta' "........." hamile kadın çocuğunu düşürdü anlamına gelir demiştir. "Hz. Ömer onlarla karnına vurup çocuğunu (ölü olarak) düşüren kadın hakkında istişare etti." İbn Dakik el-İd şöyle demiştir: Bu hadis cenin'in diyeti olduğu ve onun hakkında gurre vermek gerektiği noktasında esaslı bir delildir. Gurre ya köle ya da cariyedir. Gurre, işlenen bir cinayet nedeniyle kadın çocuğunu ölü olarak doğurduğunda gündeme gelir. Fıkıh bilginleri gurrenin yaşı hakkında kayıtlamada bulunmaktadırlar. Oysa bu daha önce geçtiği üzere hadisin gereği değildir. Hz. Ömer'in bu konuda sahabe ile istişarede bulunması, devlet başkanının herhangi bir hükmü bilmediğinde veya şüphesi bulunduğunda ya da ispat edilmesini istediğinde sorması konusunda temel dayanaktır. Hadisten özelolayların büyükler tarafından bilinmediğini kendilerinden daha aşağı mertebedeki kimselerin ise bunları bildiğini anlıyoruz. Bu tavırda görüşüne muhalif bir haberle kendisine delil getirildiğinde "Bu haber sahih olsaydı onu herhalde -mesela- filanca kişi bilirdi" diye cevap veren mukaHidin tutumuna bir reddiye vardır. Çünkü böyle bir olaydan Hz. Ömer gibi birisi habersiz olursa ondan sonra gelenlerin bilmemesi çok daha mümkündür. Fıkıh bilginleri gurrenin vacip olması için cenin'in anasından cinayet sebebiyle ölü olarak doğmuş olmasını şart koşmuşlardır. Buna karşılık cenin canlı olarak dünyaya gelir, sonra ölürse bu durumda kısas veya tam bir diyet gerekli olur. Bu olaydan sözkonusu hükmün hür olan kadının düşürdüğü çocuğa mahsus olduğu anlaşılmaktadır. Zira hadiste belirtilen olay bu konuda varid olmuştur. Fıkıh bilginleri bu konuda içtihadda bulunmuşlardır. Şafiller şöyle der: Cariyenin cenini hakkında vacip olan annesinin kıymetinin onda birini vermektir. Tıpkı hür olan kadının ceninin'de annenin diyetinin onda birini vermek gerekli olduğu gibi. Hadisten sözkonusu katlin kas ıt benzeri olmadığı anlaşılmaktadır. Doğruyu en iyi Yüce AHah bilir. Bu hadis konuşmada sed'in kınandığına delil gösterilmiştir. Mekruhluk kişi konuşurken zorlamada bulunduğunda sözkonusudur. Aynı şekilde insanın sözü düzgün olup, ancak bir hakkı iptal ediyor ya da bir batılı hayata geçiriyorsa bu da mekruhtur. Buna karşılık kişinin sözü ahenkli ve düzenli olup, bir hak veya mubah konusunda iseirinda herhangi bir mekruhluk yoktur

Narrated `Urwa:I heard Al-Maghira bin Shu`ba narrating that `Umar had consulted them about the case of abortion (similarly as narrated in No)

Sahîh-i Buhârî No. 6909 Sahih

حَدَّثَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ يُوسُفَ، حَدَّثَنَا اللَّيْثُ، عَنِ ابْنِ شِهَابٍ، عَنْ سَعِيدِ بْنِ الْمُسَيَّبِ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ،‏.‏ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَضَى فِي جَنِينِ امْرَأَةٍ مِنْ بَنِي لِحْيَانَ بِغُرَّةٍ عَبْدٍ أَوْ أَمَةٍ‏.‏ ثُمَّ إِنَّ الْمَرْأَةَ الَّتِي قَضَى عَلَيْهَا بِالْغُرَّةِ تُوُفِّيَتْ، فَقَضَى رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم أَنَّ مِيرَاثَهَا لِبَنِيهَا وَزَوْجِهَا، وَأَنَّ الْعَقْلَ عَلَى عَصَبَتِهَا‏.‏

Narrated Abu Huraira:Allah's Messenger (ﷺ) gave a verdict regarding an aborted fetus of a woman from Bani Lihyan that the killer (of the fetus) should give a male or female slave (as a Diya) but the woman who was required to give the slave, died, so Allah's Messenger (ﷺ) gave the verdict that her inheritance be given to her children and her husband and the Diya be paid by her 'Asaba

Sahîh-i Buhârî No. 6910 Sahih

حَدَّثَنَا أَحْمَدُ بْنُ صَالِحٍ، حَدَّثَنَا ابْنُ وَهْبٍ، حَدَّثَنَا يُونُسُ، عَنِ ابْنِ شِهَابٍ، عَنِ ابْنِ الْمُسَيَّبِ، وَأَبِي، سَلَمَةَ بْنِ عَبْدِ الرَّحْمَنِ أَنَّ أَبَا هُرَيْرَةَ ـ رضى الله عنه ـ قَالَ اقْتَتَلَتِ امْرَأَتَانِ مِنْ هُذَيْلٍ، فَرَمَتْ إِحْدَاهُمَا الأُخْرَى بِحَجَرٍ قَتَلَتْهَا وَمَا فِي بَطْنِهَا، فَاخْتَصَمُوا إِلَى النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم فَقَضَى أَنَّ دِيَةَ جَنِينِهَا غُرَّةٌ عَبْدٌ أَوْ وَلِيدَةٌ، وَقَضَى دِيَةَ الْمَرْأَةِ عَلَى عَاقِلَتِهَا‏.‏

Ebu Hureyre r.a. şöyle anlatmıştır: Huzeyl kabilesinden iki kadın birbiriyle kavgaya tuştu ve bu esnada biri diğerine bir taş fırlattı ve hem anneyi, hem de karnındaki yavruyu öldürdü. Taraflar Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in hükmüne başvurdular. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem cenin'in diyetnin bir köle veya cariyenin gurre olarak verilmesi, kadının diyetinin akılesi tarafından ödenmesi gerektiğine hükmetti. Fethu'l-Bari Açıklaması: ''Ana Rahmindeki Cenin'in Hükmü ... " İbn Battal şöyle demiştir: Buharl'nin attığı bu başlıktan maksadı, öldürülen kadının diyetinin katil kadının babası ve babasının asabesi üzerine olduğunu vurgulamaktır. Biz de şunu ekleyelim: Kadının babası ve babasının asabesi, kadının kendi asabesidir. Böylece atılan başlık, birinci haberin lafzıyla tam olarak uygun düşmektedir. Buhari'nin bir diğer maksadı da diyetin kadının asabesi üzerine olduğunu belirtmektir. Bunu da naklettiği ikinci hadis açıklamaktadır. Buna göre Nebi s.a.v. kadının diyetinin akılesi üzerine olduğuna hükmetmiştir. Buharinin bunu "baba" kelimesiyle zikretmesi, olayın bazı rivayet yollarında gelen ifadeye işaret etmek içindir. "Çocuk üzerine değil" İbn Battal şöyle demiştir: İmam Buhari, öldürülen kadının çocuğunun kendi asabesinden olmadığı takdirde kadın adına diyete katıImayacağını vurgulamak istemektedir. Çünkü diyeti ödemekle zevi'l-erham değil, asabe yükümlüdür. Bundan dolayı ana bir kardeşler, kardeşlerinin diyetine katılmazlar. İbn Battal şöyle der: Bu haberin gereği, anneye mirasçı olan kimseler onun asabesinden olmadıkları takdirde onun adına diyet ödemekle yükümlü olmadıklarıdır. Bu İbnü'I-Münzir'in dediği gibi bilginler arasında ittifakla kabul edilen bir husustur. Biz de şunu hatırlatalım: Bundan önce Usame b. Umeyre'in rivayetinde şöyle bir cümlenin yer aldığını ifade etmiştim: "Kadının babası diyeti onun çocukları öder deyince, Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem 'Diyeti ödemekle asabe yükümlü olur' buyurdu."(Beyhaki, Sünen, VIII)

Narrated Abu Huraira:Two women from Hudhail fought with each other and one of them hit the other with a stone that killed her and what was in her womb. The relatives of the killer and the relatives of the victim submitted their case to the Prophet (ﷺ) who judged that the Diya for the fetus was a male or female slave, and the Diya for the killed woman was to be paid by the 'Asaba (near relatives) of the killer

Sahîh-i Buhârî No. 6911 Sahih

حَدَّثَنِي عَمْرُو بْنُ زُرَارَةَ، أَخْبَرَنَا إِسْمَاعِيلُ بْنُ إِبْرَاهِيمَ، عَنْ عَبْدِ الْعَزِيزِ، عَنْ أَنَسٍ، قَالَ لَمَّا قَدِمَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم الْمَدِينَةَ أَخَذَ أَبُو طَلْحَةَ بِيَدِي فَانْطَلَقَ بِي إِلَى رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَقَالَ يَا رَسُولَ اللَّهِ إِنَّ أَنَسًا غُلاَمٌ كَيِّسٌ فَلْيَخْدُمْكَ‏.‏ قَالَ فَخَدَمْتُهُ فِي الْحَضَرِ وَالسَّفَرِ، فَوَاللَّهِ مَا قَالَ لِي لِشَىْءٍ صَنَعْتُهُ، لِمَ صَنَعْتَ هَذَا هَكَذَا وَلاَ لِشَىْءٍ لَمْ أَصْنَعْهُ لِمَ لَمْ تَصْنَعْ هَذَا هَكَذَا

Enes b. Malik şöyle demiştir: Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Medine'ye geldiği zaman (üvey babam) Ebu Talha benim elimden tutup, Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in yanına götürdü ve "Ya Resulallah! Enes akıllı bir oğlandır, sana hizmet etsin!" dedi. Ben de artık hem hazar'da, hem de seferde ona hizmet ettim. Valiahi bana yapmış olduğum bir şey için "Bunu neden böyle yaptın?", yapmadığım bir şey için de "Bunu neden böyle yapmadın?" demedi. Fethu'l-Bari Açıklaması: "Köle veya çocuktan yardım istme." Kirmanı şö>,le demiştir: Atılan başlığın yazılan mektupla ilişkisi şudur: Köle (o işte çalışırken) helak olup ölse onun kıymetini ya da hürün diyetin i vermek gerekli olur. "Ümmü Seleme'nin katiplerin hocasına haberci gönderip "Bana yün tiftikleyecek oğlan köleler yolla, hür yollama demesi" İbn Battal şöyle demiştir: Ümmü Seleme'nin hür istememesi şundandır: Çoğunluğu oluşturan bilginler şöyle derler: Bir kimse ergenlik çağına ermemiş, hür bir kişiden veya efendisinin iznini almaksızın köleden yardım ister de çocuk veya köle bu işte helak olurlarsa çalıştıran kişi o kölenin kıymetini tazmin eder. Hürün diyeti ise çalıştıranın akılesi tarafından ödenir. Kirmanı şöyle der: Ümmü Seleme'nin hür' gönderilmesini istememeGki maksadı, hüirü onurlandırma ve kölenin bedelini ödeme isteğidir. Zira hd,rrün' bu işte helak olması durumunda bedelini o tazmin etmeyecektir. Köle ise böyle değildir. Çünkü köle bu işte helak olduğu takdirde bedelini Ümmü Seleme ödeyecektir. Hadis, -yukarıdaki hadiste olduğu gibi- hür kimselerle komşu çocuklarını ağır meşakkatin bulunmadığı, ölmelerinden endişe edilmeyen işlerde çalıştırmanın caiz olduğuna delildir

Narrated `Abdul-`Aziz:Anas said, "When Allah's Messenger (ﷺ) arrived at Medina, Abu Talha took hold of my hand and brought me to Allah's Messenger (ﷺ) and said, "O Allah's Messenger (ﷺ)! Anas is an intelligent boy, so let him serve you." Anas added, "So I served the Prophet (ﷺ) L at home and on journeys; by Allah, he never said to me for anything which I did: Why have you done this like this or, for anything which I did not do: 'Why have you not done this like this?

Şehir seçin

Türkiye

Almanya

Hollanda

Belçika

Fransa

Avusturya

İsviçre

Birleşik Krallık

İsveç

Danimarka

Norveç

KKTC

Azerbaycan

Bosna-Hersek

Kuzey Makedonya

Kosova

Bulgaristan

Suudi Arabistan

Filistin

Mısır

BAE

Katar

ABD

Kanada

Avustralya