55 hadis bulundu · sayfa 2/3
حَدَّثَنَا أَبُو الْيَمَانِ، أَخْبَرَنَا شُعَيْبٌ، عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ أَبِي حُسَيْنٍ، حَدَّثَنَا نَافِعُ بْنُ جُبَيْرٍ، عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ، أَنَّ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم قَالَ " أَبْغَضُ النَّاسِ إِلَى اللَّهِ ثَلاَثَةٌ مُلْحِدٌ فِي الْحَرَمِ، وَمُبْتَغٍ فِي الإِسْلاَمِ سُنَّةَ الْجَاهِلِيَّةِ، وَمُطَّلِبُ دَمِ امْرِئٍ بِغَيْرِ حَقٍّ لِيُهَرِيقَ دَمَهُ ".
İbn Abbas r.a.'in nakline göre Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem "İnsanların Allahu Teala'ya en sevimsizi üçtür: Bunlar Harem bölgesinde inkarcı, İslam'da cahiliye adetlerini isteyen ve bir kimsenin kanını haksız yere talep edendir" buyurmuştur. Fethu'l-Bari Açıklaması: "Bir kişinin kanını haksız yere talep etme" den maksat, bunun hükmüdür. Mühelleb ve başkaları şöyle demişlerdir: Hadiste sözü edilen üç kişiden maksat bunların günah işleyenler arasında Allahu Teala'ın en sevmediği kişiler olduklarıdır. İfade Nebi s.a.v.'in "ekberu'l-kebair= büyük günahların en büyüğü" ifadesine benzemektedir. Aksi takdirde şirk, günahların tümü içinde Allahu Teala'a en sevimsiz olanıdır. "Harem bölgesinde inkarcı" "Mülhid" kelimesi esasen haktan sapan, meyleden demektir. "İlhad" doğrudan sapmak anlamına gelir. Küçük günah işleyen kimse de haktan saptığı için bu açıklama problemli görülmüştür. Ancak "mülhid" kelimesi örfte dinden çıkanlar anlamında kullanılmıştır denilerek bu itiraza cevap verilmiştir. Dolayısıyla bir günah işleyen kimseye "mülhid" denildiğinde bununla işlediği günahın ne kadar büyük olduğuna işaret edilmiş olmaktadır. "İslam'da cahiliye adetlerini isteyen" yani bir kimsenin bir başkasından alacağı olur ve alacağını o kişiyle babası veya çocuğu ya da akrabası gibi ortak kan bağı olmayan birisinden ister. Bazıları bundan maksadın cahiliye yaşantısını sürdürmek veya yaymak ya da hayata geçirmek isteyen kimseler olduğunu söylemişlerdir. "i L=cahiliye adeti" cahiliye insanlarının yaptıkları gibi bir komşu yu komşusu dolayısıyla ve bir müttefiği ittifak yaptığı kimse dolayısıyla sorumlu tutmak ve buna benzer uygulamalar demektir. Cahiliye dönemi insanlarının inandıkları şeyler de cahiliye adeti kavramına dahildir. Bundan maksat İslam'ın vazgeçirdiği uğursuz sayma, kehanet ve buna benzer şeylerdir. Taberani ve Oarekutnl'nin Ebu Şureyh'ten nakillerine göre Nebi s.a.v. "İnsanlar içinde Allahu Teala'a en karşı gelen kişi katilinden başkasını öldüren veya İslam'da cahiliye döneminden kalma kanın davasını güdendir" buyurmuştur.(Darekutnı, Sünen, III, 96; Taberani, el-Mu'cemü'l-kebir, XXII, 190) Bu hadiste geçen "cahiliye adeti"ni bu şekilde tefsir etmek mümkündür
Narrated Ibn `Abbas:The Prophet (ﷺ) said, "The most hated persons to Allah are three: (1) A person who deviates from the right conduct, i.e., an evil doer, in the Haram (sanctuaries of Mecca and Medina); (2) a person who seeks that the traditions of the Pre-Islamic Period of Ignorance, should remain in Islam (3) and a person who seeks to shed somebody's blood without any right
حَدَّثَنَا فَرْوَةُ، حَدَّثَنَا عَلِيُّ بْنُ مُسْهِرٍ، عَنْ هِشَامٍ، عَنْ أَبِيهِ، عَنْ عَائِشَةَ، هُزِمَ الْمُشْرِكُونَ يَوْمَ أُحُدٍ. وَحَدَّثَنِي مُحَمَّدُ بْنُ حَرْبٍ، حَدَّثَنَا أَبُو مَرْوَانَ، يَحْيَى بْنُ أَبِي زَكَرِيَّاءَ عَنْ هِشَامٍ، عَنْ عُرْوَةَ، عَنْ عَائِشَةَ ـ رضى الله عنها ـ قَالَتْ صَرَخَ إِبْلِيسُ يَوْمَ أُحُدٍ فِي النَّاسِ يَا عِبَادَ اللَّهِ أُخْرَاكُمْ. فَرَجَعَتْ أُولاَهُمْ عَلَى أُخْرَاهُمْ حَتَّى قَتَلُوا الْيَمَانَ فَقَالَ حُذَيْفَةُ أَبِي أَبِي. فَقَتَلُوهُ، فَقَالَ حُذَيْفَةُ غَفَرَ اللَّهُ لَكُمْ. قَالَ وَقَدْ كَانَ انْهَزَمَ مِنْهُمْ قَوْمٌ حَتَّى لَحِقُوا بِالطَّائِفِ.
Aişe r.anha şöyle anlatmıştır: Uhud savaşı günü iblis insanların arasında "Ey Allah'ın kulları! Arkanıza dikkat!" diye bağırdı. Bunun üzerine önde bulunanlar arkaya döndüler ve bu kargaşa içinde el-Yeman'ı öldürdüler. Onun oğlu Huzeyfe "Babam o! Babam o!" dediyse de onu öldürdüler. Huzeyfe "Allah sizi affetsin" dedi. Ravi şöyle der: Onlardan bir grup yenilmiş ve Taif'e sığınmıştı. Fethu'l-Bari Açıklaması: "Ölüm olayının ardından yanlışlıkla öldürmenin affı." Yani ölümün gerçekleşmesinden sonra maktulün değil, onun velisinin affı. Çünkü maktulün öldükten sonra affı imkansızdır. Öte yandan maktulün de bu affa girme ihtimali vardır. Buharl'nin "Ölüm olayının ardından" şeklinde kayıtlaması bunun eserinin ancak öldükten sonra ortaya çıkmasından dolayıdır. Zira maktul, karşı tarafı affedip, sonra da ölse bu aftan herhangi bir sonuç çıkmaz. Zira yaşasaydı affetmek sözkonusu olan bir hakkının olmadığı ortaya çıkacaktl. İbn Battal şöyle demiştir: Bilginler, velinin affının maktulün öldürülmesinden sonra olduğu noktasında görüş birliği etmişlerdir. Maktulün ölümünden önceye gelince, bu af -zahirilerin görüşlerinin aksine- maktule aittir. Zahiriler maktulün affın! geçersiz saymışlardır. Çoğunluğu oluşturan fıkıh bilginlerinin delili şudur: Veli, maktulün hak ettiği şeyi talep etme noktasında maktulün yerini aldığına, veliye af yetkisi verildiğine göre bunun asil olan maktule verilmesi evleviyetle gerekir. Ebu Bekir b. Ebi' Şeybe'nin Katade'den mürsel olaraknakline göre Ur ve b. Mesud kavmini İslam'a davet edince, atılan bir ok darbesiyle öldürülür. Ancak Ur ve ölmeden önce katilini affeder ve Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem onun bu affın! geçerli sayar. "Huzeyfe, 'Allah sizi affetsin' dedi." Maktulün diyeti orada bulunanlar üzerine vaciptir diyenler bu görüşü delil olarak almışlardır. Çünkü "Allah sizi affetsin" sözünün manası, sizleri bağışladım demektir. Maktul ancak talep etme hakkı olan bir şeyi bağışlayabilir
Narrated `Aisha:The pagans were defeated on the day (of the battle) of Uhud. Satan shouted among the people on the day of Uhud, "O Allah's worshippers! Beware of what is behind you!" So the front file of the army attacked the back files (mistaking them for the enemy) till they killed Al-Yaman. Hudhaifa (bin Al- Yaman) shouted, "My father!" My father! But they killed him. Hudhaifa said, "May Allah forgive you." (The narrator added: Some of the defeated pagans fled till they reached Taif)
حَدَّثَنِي إِسْحَاقُ، أَخْبَرَنَا حَبَّانُ، حَدَّثَنَا هَمَّامٌ، حَدَّثَنَا قَتَادَةُ، حَدَّثَنَا أَنَسُ بْنُ مَالِكٍ، أَنَّ يَهُودِيًّا، رَضَّ رَأْسَ جَارِيَةٍ بَيْنَ حَجَرَيْنِ، فَقِيلَ لَهَا مَنْ فَعَلَ بِكِ هَذَا أَفُلاَنٌ أَفُلاَنٌ حَتَّى سُمِّيَ الْيَهُودِيُّ فَأَوْمَأَتْ بِرَأْسِهَا، فَجِيءَ بِالْيَهُودِيِّ فَاعْتَرَفَ، فَأَمَرَ بِهِ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم فَرُضَّ رَأْسُهُ بِالْحِجَارَةِ. وَقَدْ قَالَ هَمَّامٌ بِحَجَرَيْنِ.
Enes b. Malik'in nakline göre yahudinin biri bir cariyenin başını iki taşın arasında ezdi. eariyeye (ölmeden önce) "Bunu sana kim yaptı? Filanca mı, yoksa filanca mı?" diye soruldu. O yahudinin adı geçince cariye başıyla evet diye işaret etti. Ardından adı geçen Yahudi getirildi ve suçunu itiraf etti. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in emri üzerine başı bir taşla ezilerek kısas edildi. Hemmam: "Başı iki taşın arasına konularak kısas edildi" demiştir. Fethu'l-Bari Açıklaması: İbnü'l-Münzir şöyle der: Allahu Teala bir mu'mini yanlışlıkla öldüren mu'min hakkında diyet hükmü vermiştir. İlim ehli kimseler bu konuda icma etmişler ancak "Eğer kendileri ile aranızda anlaşma bulunan bir toplumdan ise ... "(Nisa 92) ayeti hakkında ihtilaf etmişlerdir. Bazıları burada sözkonusu olan maktulün kafir olduğunu söylemişler ve onun ailesinin, -aradaki anlaşma dolayısıyla- diyeti alacağını belirtmişlerdir. İbn Abbas, Şa'bi, İbrahim en-Nehai ve Zührl'nin görüşleri bu doğrultudadır. Bazıları ise burada sözkonusu olan maktulün mu'min olduğunu belirtmişlerdir. Ebü'ş-Şa'sa'nın görüşü bu yöndedir. İbrahim en-Nehal'den de bu yönde bir görüş nakledilmiştir. Taberi şöyle der: Bu iki yaklaşımdan birincisi, daha uygundur. Zira Allahu Teala "misak= antlaşma" kelimesini, mutlak söylemiş ve maktulün, -bundan önceki ayette olduğu gibi- mu'min olduğunu belirtmemiştir. Birinci yaklaşımın daha ağır basması, bir de şuna dayanmaktadır: mu'min zikredildiğinde diyet ve kefaret birlikte belirtilirken, kafirden söz edildiğinde sadece kefaretten söz edilmiştir. Burada ise hem diyet ve hem de kefaretten bahsedilmektedir
Narrated Anas bin Malik:A Jew crushed the head of a girl between two stones. It was said to her. "Who has done this to you, such-and-such person, such-and-such person?" When the name of the Jew was mentioned, she nodded with her head, agreeing. So the Jew was brought and he confessed. The Prophet (ﷺ) ordered that his head be crushed with the stones. (Hammam said, "with two stones)
حَدَّثَنَا مُسَدَّدٌ، حَدَّثَنَا يَزِيدُ بْنُ زُرَيْعٍ، حَدَّثَنَا سَعِيدٌ، عَنْ قَتَادَةَ، عَنْ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ ـ رضى الله عنه ـ أَنَّ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم قَتَلَ يَهُودِيًّا بِجَارِيَةٍ قَتَلَهَا عَلَى أَوْضَاحٍ لَهَا.
Enes b. Malik'in nakline göre Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem bir cariyeyi üzerindeki gümüş zinete tamah ederek öldüren yahudiyi kısasen öldürmüştür. İmam Buhari bu konuda Yahudi ile cariye olayını kısaca zikretmektedir. Bu haberin uzunca bir açıklaması yakında geçmişti
Narrated Anas bin Malik:The Prophet (ﷺ) killed a Jew for killing a girl in order to take her ornaments
حَدَّثَنَا عَمْرُو بْنُ عَلِيٍّ، حَدَّثَنَا يَحْيَى، حَدَّثَنَا سُفْيَانُ، حَدَّثَنَا مُوسَى بْنُ أَبِي عَائِشَةَ، عَنْ عُبَيْدِ اللَّهِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ، عَنْ عَائِشَةَ ـ رضى الله عنها ـ قَالَتْ لَدَدْنَا النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم فِي مَرَضِهِ فَقَالَ " لاَ تَلُدُّونِي ". فَقُلْنَا كَرَاهِيَةُ الْمَرِيضِ لِلدَّوَاءِ. فَلَمَّا أَفَاقَ قَالَ " لاَ يَبْقَى أَحَدٌ مِنْكُمْ إِلاَّ لُدَّ، غَيْرَ الْعَبَّاسِ فَإِنَّهُ لَمْ يَشْهَدْكُمْ ".
Aişe r.anha şöyle anlatmıştır: Hastalığı esnasında Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in ağzına ilaç koyduk. Bize 'Ağzıma ilaç koymayın" dedi. Biz "Hasta ilacı sevmez, onun için böyle söyledi" dedik. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem kendine gelince şöyle buyurdu: '1\ranızdan ağzına ilaç damlatılmayacak hiç kimse kalmayacaktır. Bundan sadece Abbas müstesnadır. Çünkü o sizinle birlikte bulunmadı. " Fethu'l-Bari Açıklaması: "Yaralamalarda kadınlarla erkekler arasında kısas uygulaması." İbnü'lMünzir şöyle demiştir: Bilginler, bir erkeğin kadını öldürmesi dolayısıyla, bir kadının da erkeği öldürmesi sebebiyle kısasen katledileceği noktasında icma etmişlerdir. Ancak Hz. Ali, Hasan-ı Basri Ve Ata'dan gelen bir rivayet bundan müstesnadır. Hanefiler, yaralamalarda bu hükme muhalif kalmışlardır. Bazı bilginler sağlam elin çolak el karşılığında kısasen kesilmeyeceğini söylemişlerdir. Can ise bunun aksinedir. Çünkü sağlığı yerinde olan bir kimse bir hastayı öldürdüğü takdirde bilginlerin ittifakı ile kısasen öldürülür. İbnü'l-Münzir şöyle demiştir: Fıkıh bilginleri can konusunda kısas hükmünde icma etmelerine karşılık bunun dışındaki hususlarda ihtilaf etmişlerdir. İhtilaf edilen hususun ittifak edilene katılması gerekir. İlim ehli kimseler bir erkek öldürdüğü kadına karşılık kısasenöldürülür demişlerdir. Burada "ilim ehli"nden maksat çoğunluğu oluşturan bilginlerdir. "er-Rebl'in kızkardeşi bir kişiyi yaralayınca Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem 'Kısas uygulayın' diye emretti." Bu ifade Müslim'in Hammad b. Seleme ve Sabit vasıtasıyla Enes'ten naklettiği şu hadisin bir kısmıdır: "er-Rebl'in kız kardeşi Üm mü Harise birisini yaralamıştı. Taraflar Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in hükmüne başvurdular. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Kısas uygulayın" buyurdu. Ümmü REbi "Ya Resulallah! Filanca kadın kısas olunur mu! Vallahi o kısas edilmez" dedi. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Subhanallah! Ey Ümmü Rebf! Kısas Allah'ın hükmüdür" buyurdu. Çok geçmeden diyet vermeyi kabul ettiler. Bunun üzerine Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: 'I\llah'ın öyle kulları vardır ki yemin etseler Allah onları yeminlerinde yalancı çıkarmaz. " (Müslim, Selam) "Hastalığı esnasında Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in ağzına ilaç koyduk. Bize I\ğzıma ilaç koymayın' dedi." Bu hadisin açıklaması, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in vefatı bölümünde geçmişti. Burada hadise "Aranızdan ağzına ilaç damlatılmayacak hiç kimse kalmayacaktır" cümlesinden dolayı yer verilmiştir. Çünkü bu cümle, bir erkeğe karşı suç işleyen kadının kısas edilmesinin meşru olduğuna işaret etmektedir. Sebebine gelince; Nebi s.a.v.'in ağzına ilaç koyanlar, erkek ve kadın karışık halde idiler
Narrated `Aisha:We poured medicine into the mouth of the Prophet (ﷺ) during his ailment. He said, "Don't pour medicine into my mouth." (We thought he said that) out of the aversion a patient usually has for medicines. When he improved and felt better he said, "There is none of you but will be forced to drink medicine, except Al-`Abbas, for he did not witness your deed
حَدَّثَنَا أَبُو الْيَمَانِ، أَخْبَرَنَا شُعَيْبٌ، حَدَّثَنَا أَبُو الزِّنَادِ، أَنَّ الأَعْرَجَ، حَدَّثَهُ أَنَّهُ، سَمِعَ أَبَا هُرَيْرَةَ، يَقُولُ إِنَّهُ سَمِعَ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم يَقُولُ " نَحْنُ الآخِرُونَ السَّابِقُونَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ ". وَبِإِسْنَادِهِ " لَوِ اطَّلَعَ فِي بَيْتِكَ أَحَدٌ وَلَمْ تَأْذَنْ لَهُ، خَذَفْتَهُ بِحَصَاةٍ فَفَقَأْتَ عَيْنَهُ، مَا كَانَ عَلَيْكَ مِنْ جُنَاحٍ ".
Ebu Hureyre r.a.'in nakline göre Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem: "Biz son gelen ümmetiz. Ancak kıyamet günü en öne geçecek olanlarız" buyurmuştur
Narrated Abu Huraira:That he heard Allah's Messenger (ﷺ) saying, "We (Muslims) are the last (to come) but (will be) the foremost (on the Day of Resurrection)." And added, "If someone is peeping (looking secretly) into your house without your permission, and you throw a stone at him and destroy his eyes, there will be no blame on you
حَدَّثَنَا مُسَدَّدٌ، حَدَّثَنَا يَحْيَى، عَنْ حُمَيْدٍ،، أَنَّ رَجُلاً، اطَّلَعَ فِي بَيْتِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم فَسَدَّدَ إِلَيْهِ مِشْقَصًا. فَقُلْتُ مَنْ حَدَّثَكَ قَالَ أَنَسُ بْنُ مَالِكٍ.
Humeyd şöyle demiştir: "Adamın biri Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in evine baktı. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem ona bir tarak doğrulttu." Humeyd'e "Bunu sana kim rivayet etti?" diye sordum. "Enes b. Malik" diye cevap verdi. Fethu'l-Bari Açıklaması: "Sultana (hakime) başvurmaksızın hakkını alma." Yani bir kimsenin hakimin hükmü olmadan borçlusundan alacağını alması. "Veya kısas etme" yani bir kimsenin bir başkasını kısasen öldürmeye veya organını kısas ettirmeye hakkı doğsa durumunu hakime arzetmesi şart mıdır yoksa hakime müracaat etmeksizin hakkını alması caiz midir? Yukarıdaki başlıkta geçen "sultan" kelimesinden maksat hakimdir. İbn Battal şöyle demiştir: Fetva veren imamlar hiç kimsenin hakime (sultan) müracaat etmeksizin hakkını kısasen almasının caiz olmadığı noktasında ittifak etmişlerdir. İbn Battal şöyle devam eder: Bilginler daha önce ayrıntısı geçtiği üzere bir kimsenin kendi kölesine had cezası uygulayıp, uygulayamayacağı konusunda ihtilaf etmişlerdir. İbn Battal şöyle devam eder: Hakkını almaya gelince, bilginlere göre -yakında açıklayacağımız üzere- bir kimsenin alacağı malolduğu ve karşı taraf da bunu inkar ettiği ve elinde de ispat edecek bir beyyine bulunmadığı takdirde hakkını o kişiden alması caizdir. İbn Battal bundan sonra yukarıda yer verilen hadise "Bu ifade, insanların özel hayatlarından haberdar olmayı caydırma ve bunu yapana ağır bir ifade kullanma tarzında söylenmiştir" diye cevap vermiştir. Bizim kanaatimize gelince, İbn Battal'ın sözünü ettiği ittifak, sanki İsmail el-Kadl'nin Nüshatu Ebi'z-Zinad'da görüşlerine başvurulan fıkıh bilginlerinden naklettiği ifadeye dayanır gibidir. Bu eserde şöyle denilmektedir: Bir kimsenin hakime başvurmaksızın had cezalarından herhangi birini uygulaması uygun değildir. Ancak bir kimsenin kendi kölesine zina haddini uygulaması mümkündür. Bu Ebü'z-Zinad zamanında Medinelilerin ittifakından ibarettir. Buna verilecek cevaba gelince, İbn Battal yukarıdaki haberin zahirine göre amel edilmez demek istiyorsa bu bizce tartışılır. "İznin olmadan." Bu cümle izin verilerek evin içine bakmayı hüküm dışına çıkarmaktadır. "Gözünü çıkarsan" İbnü'l-Katta' "fekae" fiilinin gözünün ışığını giderdi anlamına geldiğini söylemiştir. "......." Günah veya hesaba çekilme anlamındadır. "Ona bir tarak doğrulttu" yani tarağını ona doğru doğrulttu demektir. Arapçada "tasvıb" oku hedefine yöneltmek demektir. "Tesdıd" de aynı manadadır. Nitekim şu meşhur beyitte kelime bu anlama kullanılmıştır: Atıcılık öğretiyorum ona her gün Ateş etti bana pazıları güçlendiği gün
Narrated Yahya:Humaid said, "A man peeped into the house of the Prophet (ﷺ) and the Prophet (ﷺ) aimed an arrow head at him to hit him." I asked, "Who told you that?" He said, "Anas bin Malik" (See Hadith No. 258 and 259, Vol)
حَدَّثَنِي إِسْحَاقُ بْنُ مَنْصُورٍ، أَخْبَرَنَا أَبُو أُسَامَةَ، قَالَ هِشَامٌ أَخْبَرَنَا عَنْ أَبِيهِ، عَنْ عَائِشَةَ، قَالَتْ لَمَّا كَانَ يَوْمَ أُحُدٍ هُزِمَ الْمُشْرِكُونَ فَصَاحَ إِبْلِيسُ أَىْ عِبَادَ اللَّهِ أُخْرَاكُمْ. فَرَجَعَتْ أُولاَهُمْ، فَاجْتَلَدَتْ هِيَ وَأُخْرَاهُمْ، فَنَظَرَ حُذَيْفَةُ فَإِذَا هُوَ بِأَبِيهِ الْيَمَانِ فَقَالَ أَىْ عِبَادَ اللَّهِ أَبِي أَبِي. قَالَتْ فَوَاللَّهِ مَا احْتَجَزُوا حَتَّى قَتَلُوهُ. قَالَ حُذَيْفَةُ غَفَرَ اللَّهُ لَكُمْ. قَالَ عُرْوَةُ فَمَا زَالَتْ فِي حُذَيْفَةَ مِنْهُ بَقِيَّةٌ حَتَّى لَحِقَ بِاللَّهِ.
Aişe r.anha şöyle anlatmıştır: Uhud savaşı günü müşrikler yenildiler. İblis "Ey Allah'ın kulları! Arkanıza dikkat!" diye bağırdı. Bunun üzerine önde bulunanlar arkaya döndüler ve onlarla arkadakiler çatışmaya başladılar. Huzeyfe etrafa bakarken bir de ne görsün, babası el-Yeman Huzeyfe "Ey Allah'ın kulları! Babam o, babam o!" diye bağırdı. Hz. Aişe r.anha şöyle devam eder: Allah'a yemin olsun ki onu kurtaramadılar ve sonunda öldürdüler. Huzeyfe "Allah sizi affetsin" dedi. Urve şöyle demiştir: Huzeyfe babasını öldüren Müslümanlara son nefesini verinceye kadar dua ve istiğfar etti durdu. Fethu'l-Bari Açıklaması: "Kalabalık içinde ölme veya öldürülme." İmam Buhari burada Huzeyfe'nin babası el-Yeman'ın öldürülmesi olayını konu alan Aişe r.anha hadisine yer vermiştir. İbn Battal şöyle der: Hz. Ali ve Ömer bu durumda ölen kimsenin beytü'l-malden diyetini vermek gerekir mi yoksa gerekmez mi diye ihtilaf etmişlerdir. İshak, verilmesi gerektiğini söylemiştir. Onun bakış açısı şöyledir: Ölen kişi, . Müslüman bir topluluğun fiili neticesinde ölmüş bir Müslümandır. Dolayısıyla beytü'l-malden diyetini vermek gerekir. Biz de şunu ekleyelim: Herhalde İshak'ın delili Huzeyfe olayının rivayet yollarından birinde yer alan ifadedir. Bunu Ebü'!Abbas es-Serrac, Tarih'inde İkrime'den şöyle nakleder: Uhud günü Huzeyfe'nin babasını bir Müslüman müşriklerden zannederek öldürdü. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Sallallahu Aleyhi ve Sellem onun diyetini ödedi. Bu haberin ravileri -mürsel olmakla birlikte- sikadır. Söz konusu haberin yanlışlıkla öldürmede af konusunda mürsel bir şahidi geçmişti. Müsedded'in Müsned'inde Yezid b. Mezkur'dan rivayetine göre adamın biri bir Cuma günü kalabalık tarafından sıkıştırıldı ve öldü. Bunun üzerine Hz. Ali onun diyetini beytü'l-malden ödedi. Bu konuda başka görüşler de vardır. Bunlardan birisi Hasen-i Basrl'ye aittir. Buna göre ölen kişinin diyeti orada bulunan herkes tarafından ödenmelidir. Bu bir önceki görüşten daha özeldir. Bu görüşün dayanağı şu anlayıştır: O kişi orada bulunanların fiilleri neticesinde ölmüştür. Dolayısıyla yaptıkları fiilin neticesi kendilerinden öteye geçip, başkalarını etkilemez. Bu konudaki görüşlerden birisi de İmam Şafiı ve ona tabi olanlara aittir. Buna göre ölen kişinin velisine "Dilediğin bir kimseden davacı 01. Eğer yemin edersen diyeti hak edersin, yeminden kaçınırsan davalı kimse gerçeğin böyle olmadığına dair yemin eder ve böylece dava düşer" denir. Bu yaklaşımın düşünce tarzına gelince, alen kimsenin kan bedeli ancak talep neticesinde ödenmesi gerekli olan bir yükümlülük haline gelir. Bir başka görüş ise İmam Malik' e aittir. Ona göre bu durumda ölen kimsenin kanı heder olmuştur. Bu yaklaşımın düşünce tarzı ise şöyledir: Ölen kimsenin katilinin kim olduğu bilinmediğine göre herhangi bir kimseyi sorumlu tutmak imkansızdır. Bu görüşlerden hangisinin tercihe değer olduğuna "Yanlışlıkla Öldürmede Af" başlığı altında işaret edilmiştir
Narrated `Aisha:"When it was the day of (the battle of) Uhud, the pagans were defeated. Then Satan shouted, "O Allah's worshipers! Beware of what is behind you!" So the front files attacked the back files of the army. Hudhaifa looked, and behold, there was his father, Al-Yaman (being attacked) ! He shouted (to his companions), "O Allah's worshipers, my father, my father!" But by Allah, they did not stop till they killed him (i.e., Hudhaifa's father). Hudhaifa said, "May Allah forgive you." (`Urwa said, Hudhaifa continued asking Allah's Forgiveness for the killer of his father till he died)
حَدَّثَنَا الْمَكِّيُّ بْنُ إِبْرَاهِيمَ، حَدَّثَنَا يَزِيدُ بْنُ أَبِي عُبَيْدٍ، عَنْ سَلَمَةَ، قَالَ خَرَجْنَا مَعَ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم إِلَى خَيْبَرَ فَقَالَ رَجُلٌ مِنْهُمْ أَسْمِعْنَا يَا عَامِرُ مِنْ هُنَيْهَاتِكَ. فَحَدَا بِهِمْ، فَقَالَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم " مَنِ السَّائِقُ " قَالُوا عَامِرٌ. فَقَالَ " رَحِمَهُ اللَّهُ ". فَقَالُوا يَا رَسُولَ اللَّهِ هَلاَّ أَمْتَعْتَنَا بِهِ. فَأُصِيبَ صَبِيحَةَ لَيْلَتِهِ فَقَالَ الْقَوْمُ حَبِطَ عَمَلُهُ، قَتَلَ نَفْسَهُ. فَلَمَّا رَجَعْتُ وَهُمْ يَتَحَدَّثُونَ أَنَّ عَامِرًا حَبِطَ عَمَلُهُ، فَجِئْتُ إِلَى النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم فَقُلْتُ يَا نَبِيَّ اللَّهِ فَدَاكَ أَبِي وَأُمِّي، زَعَمُوا أَنَّ عَامِرًا حَبِطَ عَمَلُهُ. فَقَالَ " كَذَبَ مَنْ قَالَهَا، إِنَّ لَهُ لأَجْرَيْنِ اثْنَيْنِ، إِنَّهُ لَجَاهِدٌ مُجَاهِدٌ، وَأَىُّ قَتْلٍ يَزِيدُهُ عَلَيْهِ ".
Seleme şöyle demiştir: Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'la birlikte Hayber'e çıkmıştık. Onlardan birisi "Ey Amir! Bize kısa şiirlerinden bir şeyler söyle" dedi. O kişi de bunları şiir söyleyerek götürdü. Bunun üzerine Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Sevkeden kimdir?" diye sordu. Oradakiler "Amir' dir" dediler. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem 'Iillah ona rahmet eylesin" dedi. İnsanlar "Ya Resulallah! Keşke bizi ondan biraz daha yararlandırsaydınız!" dediler. Amir, o gecenin sabahında yaralandı. İnsanlar "Amir'in ameli boşa gitti. Kendi kendini öldürdü" dediler. Onlar Amir'in ameli boşa gitti derken ben döndüm ve Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e dedim ki: "Ya Resulallah! Anam babam sana feda olsun! İnsanlar Amir'in amelinin boşa gittiğini söylüyorlar." Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Bunu söyleyenler yalan söylerler. Onun iki sevabı var. O hem cahid ve hem de mücahiddir. Hangi katil onun ecrine ecir katabilir" dedi. Fethu'l-Bari Açıklaması: "Kendisini yanlışlıkla öldürenin diyetinin olmadığı" konusunda İsma1li şöyle der: Kendisini teammüden öldüren e de diyet yoktur. Netice olarak "yanlışlık" kelimesinin anlama kattığı herhangi bir farklılık mevcut değildir. Öyle anlaşılıyor ki İmam BuhM' öldürmeyi "yanlışlık" kelimesiyle bu konunun ihtilaflı olması dolayısıyla kayıtlamışhr. İbn Battal şöyle der: Evzaı, Ahmed b. Hanbel ve İshak, bu durumdaki kimsenin akilesinin diyetini ödemesi gerekir demişlerdir. Böyle bir kimse yaşadığı takdirde bu diyeti onlardan alır, öldüğü takdirde diyeti varislerinindir. Çoğunluğu oluşturan fıkıh bilginleri şöyle der: Bu konuda herhangi bir şey vermek gerekli değildir. Burada yer verdiğimiz Amir olayı çoğunluğu destekleyen bir delildir. Zira Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in bu olayda Amir için herhangi bir şey vermesi gerektiğine hükmettiği nakledilmemiştir. Şayet bir şey vermek gerekseydi, Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem bunu açıklardı. Zira ihtiyaç anında açıklamayı ertelerrek caiz değildir. Bilginler bir kimse teammüden veya yanlışlıkla bir tarafını kestiği takdirde ona herhangi bir şey vermek gerekmediği noktasında görüş birliği etmişlerdir. İbn Battal şöyle demiştir: Bu rivayet yolunda Amir'in kendisini ne şekilde öldürdüğü belirtilmemektedir. Bu konu Edep bölümünde daha önce geçmişti. Orada şöyle demiştik: "Amir'in kılıcı kısaydı. Bir yahudiye saldırmak üzere kılıcını eline almıştı. Kılıcın ucu döndü ve onun dizine geldi
Narrated Salama:We went out with the Prophet (ﷺ) to Khaibar. A man (from the companions) said, "O 'Amir! Let us hear some of your Huda (camel-driving songs.)" So he sang some of them (i.e. a lyric in harmony with the camels walk). The Prophet (ﷺ) said, "Who is the driver (of these camels)?" They said, "Amir." The Prophet said, "May Allah bestow His Mercy on him !" The people said, "O Allah's Messenger (ﷺ)! Would that you let us enjoy his company longer!" Then 'Amir was killed the following morning. The people said, "The good deeds of 'Amir are lost as he has killed himself." I returned at the time while they were talking about that. I went to the Prophet (ﷺ) and said, "O Allah's Prophet! Let my father be sacrificed for you! The people claim that 'Amir's good deeds are lost." The Prophet (ﷺ) said, "Whoever says so is a liar, for 'Amir will have a double reward as he exerted himself to obey Allah and fought in Allah's Cause. No other way of killing would have granted him greater reward
حَدَّثَنَا آدَمُ، حَدَّثَنَا شُعْبَةُ، حَدَّثَنَا قَتَادَةُ، قَالَ سَمِعْتُ زُرَارَةَ بْنَ أَوْفَى، عَنْ عِمْرَانَ بْنِ حُصَيْنٍ، أَنَّ رَجُلاً، عَضَّ يَدَ رَجُلٍ، فَنَزَعَ يَدَهُ مِنْ فَمِهِ، فَوَقَعَتْ ثَنِيَّتَاهُ، فَاخْتَصَمُوا إِلَى النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم فَقَالَ " يَعَضُّ أَحَدُكُمْ أَخَاهُ كَمَا يَعَضُّ الْفَحْلُ، لاَ دِيَةَ لَكَ ".
İmran b. Husayn'ın nakline göre adamın biri birisinin elini ısırdı. O kişi elini onun ağzından çekince ön dişleri düştü. Bu iki kişi hüküm vermesi için Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e başvurdular. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Bazılarınız (din) kardeşini tıpkı bir erkek devenin ısırdığı gibi ısırıyor. Böyle bir kimsenin diyeti yoktur" buyurdu
Narrated `Imran bin Husain:A man bit another man's hand and the latter pulled his hand out of his mouth by force, causing two of his incisors (teeth) to fall out. They submitted their case to the Prophet, who said, "One of you bit his brother as a male camel bites. (Go away), there is no Diya (Blood-money) for you
حَدَّثَنَا أَبُو عَاصِمٍ، عَنِ ابْنِ جُرَيْجٍ، عَنْ عَطَاءٍ، عَنْ صَفْوَانَ بْنِ يَعْلَى، عَنْ أَبِيهِ، قَالَ خَرَجْتُ فِي غَزْوَةٍ، فَعَضَّ رَجُلٌ فَانْتَزَعَ ثَنِيَّتَهُ، فَأَبْطَلَهَا النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم.
Saffan b. Ya'la'nın babası şöyle anlatmıştır: "Bir savaşa çıkmıştım. Adamın biri diğerini ısırdı. Bunun neticesinde ön dişleri yerinden çıktı. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem bunun için herhangi bir şeye hükmetmedi." Fethu'l-Bari Açıklaması: "Bir kimseyi ısıranın Ön Dişlerinin Düşmesi." Yani bu durumda herhangi bir şey gerekip gerekmediği. "Erkek devenin ısırdığı gibi." Yani erkek deve gibi. Diğer hayvanların erkeklerine de Arapça'da hadisteki geçtiği ifadesiyle "......" denilir. "Adamın biri diğerini ısırdı. Bunun neticesinde ön dişleri yerinden çıktı." Çoğunluk, bu olayın zahirini esas almış ve ısmlan kimse kısas edilmeyeceği gibi, diyet de ödemez demiştir. Çünkü ısıran kişi saldırgan hükmündedir. Bu bilginler ayrıca icma hükmünü de delil almışlardır. İcmaa göre bir kimse öldürmek maksadıyla birisine silah çekse, karşı taraf da onu zararsız hale getirmek için nefs-i müdafaada bulunsa ve bu arada silah çeken kimseyi öldürse kendisini savunan kimsenin herhangi bir şey vermesi gerekmez. Aynı şekilde o kimseyi kendisinden uzaklaştırması sebebiyle çıkan dişini tazmin etmez. Bilginler şöyle derler: ısırılan kimse o kişiyi başka bir yerinden yaralasa yine bir şey vermesi gerekmez. Bir şey gerekmemesi, şartı ısmlan kimsenin acı duyması, ısıranın çenesine vurarak veya onu açarak elini kurtarmasının mümkün olmaması şartına bağlıdır. Bunun dışında elini o kişinin ağzından kurtarması mümkün olur da bunu bırakıp, daha ağır bir yola başvurursa bu takdirde o kişinin organı heder olmaz. Şafii mezhebinde bu konuda iki görüş sözkonusudur. Bir görüşe göre o kimsenin dişleri, mutlak olarak hederdir. Bir diğer görüşe göre ise ısmlan kişi, ısıranı bunun dışında başka bir yolla zararsız hale getirebiliyorsa zararı tazmin eder. İmam Malik'ten bu konuda iki görüş rivayet edilmiştir. Bunların en meşhuruna göre tazmin etmesi gerekir. Bu hadise "Uyarının sebebi, dişi geri çekme değil, ısırmanın şiddetidir" diye cevap vermişlerdir. Bu durumda ısıran kimsenin ön dişlerinin düşmesi, ısmıanın fiiliyle değil, kendi fiili ile olur. Zira ısmlan kimsenin fiili olsaydı, dişi sökmeden de elini ağzından kurtarması mümkün olurdu. Daha hafifi varken, daha ağır bir yolla kişiyi zararsız hale getirmek, caiz değildir diye de eklemişlerdir. Maliki mezhebinden bir alim ise şöyle demiştir: Isıran kimse bizzat ısırdığı organa yönelmiştir. Bu organın itlaf edilmesi sebebiyle gereken şeyonun yaptığından başkadır. Dolayısıyla taraflardan her biri diğer tarafın verdiği zararı tazmin etmelidir. Bu, tıpkı birisinin karşısındaki kimsenin gözünü çıkarırken onun da bunun elini kesmesine benzer. Bu görüş, "Yapılan nassa karşı kıyas yapmaktır, bu ise fasittir" denilerek tenkid edilmiştir. Bazı bilginler şöyle demiştir: Herhalde hadiste belirtilen kimsenin dişleri sallanıyordu ve ısırdığı şahıs elini geriçekince dişi düşmüş olsa gerektir. Bu hadisin devamı, bu ihtimali ortadan kaldırmaktadır. Bazı bilgi.nler sözkonusu olay özel bir olayolup, genelleştirilemez demişlerdir. Bu görüş şöyle bir tenkid almıştır. Buhari İcare bölümünde bu Ya'la hadisinin ardından Ebu Bekir es-Sıddık'tan şöyle bir haber rivayet etmiştir: Ebu Bekir'in zamanında Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in huzurunda olduğu gibi bir olay meydana gelmiş ve o bu konuda misliyle kısas edilme hükmünü vermiştir. Yahya b. Ömer şöyle der: Bu hadis İmam Malik'e ulaşsaydı, ona muhalif davranmazdı. Aynı şekilde İbn Battal şöyle demiştir: Bu hadis İmam Malik' e ulaşmamıştır. Aksi takdirde buna muhalif olmazdı. Davudı şöyle der: İmam Malik bu hadisi rivayet etmemiştir. Çünkü o Iraklıların rivayetidir. Hadisten Çıkan Sonuçlar 1- Öfkelenmeden kaçınmak gerekir. Öfkelenen bir kimsenin elinden geldiği kadar öfkesini yutmas! uygun olur. Zira öfke, hadiste anlatılan olayda öfkeli kimsenin ön dişlerinin düşmesine sebep olmuştur. Kişi kendisini öfkesine kaptırma!:a ydı, böyle bir sakıncaya düşmekten kurtulurdu. 2- Hizmetini almak için hür bir kimsenin kiralanması caizdir. Ve savaşta çalışmasının karşılığının verilmesi gerekir. Ci had bölümünde açıklandığı üzere bu ücret, o kişinin kendi adına savaşmasına karşılık değildir. 3-' Bir cinayet davasında hükmünü vermesi için olayın hakime götürülmesi gerekir. 4- Bir kimse kendi nefsi için birisini kısas edemez. 5- İki cinayetten sonuncusu, birincisinin neticesi ise saldırıya uğrayan kimsenin daha önceki cinayet dolayısıyla hak ettiği şeyler düşer. 6- İnsanın fiilini, benzerinden kaçındırma sadedinde hayvanın fiiline benzetmek caizdir. 7- Saldırgan bir kimseyi zararsız hale getirmek caizdir, saldırgandan kendisini öldürerek veya bazı organlarına zarar vererek kurtulmaktan başka çe re yoksa kanı veya organı heder olur. Bilginler arasında bu konuda ihtilaf vardır. Ayrıntısı bilinmektedir. 8- Başına hoşlanmadığı veya anlattığı takdirde kendisine nispet edilmesinden utandığı bir iş gelen kimse "Adamın biri veya bir kimse şöyle şöyle yaptı" diyerek, kendisini kinaye yoluyla gizleyebilir. Nitekim bu olayda Ya'lş'nın başına buna benzer bir iş gelmişti. Aişe r.anha de böyle bir kinaye yolunu benimseyerek "Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem eşlerinden bırini öptü" deyince, Urve ona "Bu senden başka biri değildi değil mi?" diye sormuş ve o da gülümsemiştir
Narrated Ya`la:I went out in one of the Ghazwa and a man bit another man and as a result, an incisor tooth of the former was pulled out. The Prophet (ﷺ) cancelled the case
حَدَّثَنَا الأَنْصَارِيُّ، حَدَّثَنَا حُمَيْدٌ، عَنْ أَنَسٍ ـ رضى الله عنه ـ أَنَّ ابْنَةَ النَّضْرِ، لَطَمَتْ جَارِيَةً، فَكَسَرَتْ ثَنِيَّتَهَا، فَأَتَوُا النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم فَأَمَرَ بِالْقِصَاصِ.
Enes'in nakline göre "en-Nadr'ın kızı bir cariyenin yüzüne tokat attı ve ön dişini kırdı. İnsanlar Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e geldiler. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem kısas uygulanmasını emretti." Fethu'l-Bari Açıklaması: "Dişlerde Kısas." İbn Battal şöyle demiştir: Bilginler kasıtlı yapıldığı takdirde dişe karşı dişin kısasen çıkarılacağı noktasındaicma etmişlerdir. Buna karşılık vücudun diğer kemikler konusunda kısas uygulanıp, uygulanamayacağı noktasında ihtilaf etmişlerdir. İmam Malik "Vücudun diğer kemiklerinde de kısas uygulanır. Ancak içi boş kemikler veya me'mume, munakkıle ve ha.şime gibi yaralar bundan müstesnadır. Bu tip yaralarda diyet gerekir" demiş ve delil olarak ilgili ayeti göstermiştir. Ayetinbuna delilolması şu açıdandır: Bizden öncekilerin şeriatı, -bizim Nebiimiz tarafından inka.r edilmeksizin nakledildiği takdirde- bizim için de uyulması gereken bir şeriattır. Allahu Teala'ın "dişe diş" şeklindeki ifadesi kemiklerde kısas uygulanacağını göstermektedir. Çünkü diş bir kemiktir. Ancak bilginlerin kişinin ölmesi endişesiyle veya kısas edilecek organda mislilik imkanı bulunmaması nedeniyle hakkında kısasa başvurulamayacağına icma ettikleri bundan müstesnadır. İmam Şafii, Leys ve Hanefiler şöyle demişlerdir: Diş dışında kemiklerde kısas uygulanamaz. Çünkü kemiğin üzerinde deri, et, sinir gibi engeller bulunmaktadır. Bu engeııerin varlığı ile misliliği sağlamak imkansızdır. Eğer mislilik imkanı olsaydı, kısas uygulanacağına hükmederdik Fakat kısas uygulayacak infaz memeru (ceııat) kemiğe ulaşamaz, onun dışında miktarı bilinmeyen bir derinlikte kalabilir. "Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem kısas uygulanmasını emretti." İmam Buhari Sulh bölümünde "Erkeklerle Kadınlar Arasında Kısas" başlığı altında az önce aktardıklarımıza "Enes b. en-Nadr dedi ki ... " cümlesini ilave etmiş ve ifadeyi "Cariyenin akrabaları razı oldular ve affettiler" şeklinde bitirmiştir. Fezarı'nin rivayetinde "Cariyenin akrabaları razı oldular ve erş vermeyi kabul ettiler" cümlesi yer almıştır.(Buhari, Sulh) Mu'temir şöyle farklı bir rivayette bulunmuştur: Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem bu duruma hayret etti ve "Allah'ın öyle kulları vardır ki yemin etseler Allah onları yeminlerinde yalancı çıkarmaz" yani yeminine sadık kılar buyurdu. Nebi s.a.v. "Allahu Teala 'ın öyle kulları vardır ki" ifadesiyle bir tevafuk eseri olan bu olayın Yüce Allah'tan yemininde sadık olması için Enes'e verilmiş bir ikram olduğuna ve onun duasını kabul edip, ihtiyaçlarını verdiği kuııarından birisi bulunduğuna işaret etmektedir. Enes b. en-Nadr'ın Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem kısası emrettiğini duyduğu halde er-Rubeyyi'in dişinin kırılmasına karşı çıkması, sonra da "erRUbeyyi'in dişi kırılır mı?" demesi, ardından onun dişinin kırılamayacağını yeminle belirtmesi, bilginler arasında problemli görülmüştür. Buna Enes b. Nadr bu ifadesiyle karşı tarafın en-Nadr'ın kızını bağışlamaları için Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem nezdinde aracılık talebini vurgulamak isteğine işaret etmiştir diye cevap vermiştir. Bazıları ise Enes'in ettiği bu yemin kısasın kesin olduğunu öğrenmesinden önce idi. O kısas, diyet veya bağışlama arasında muhayyer olduğunu zannediyordu demişlerdir. Başka bazı bilginler ise Enes bu ifadesiyle mutlak olarak kısası inkar etmek, reddetmek istememiş, tam tersine bunu Yüce Allah'ın lutfundan karşı taraftaki insanlara en-Nadr'ın kızını bağışlamaları veya erşi kabul etmeleri için hoşnutluk ilham etmesi beklentisi ve umudu ile söylemiştir demişlerdir. Dbi bu görüşü kesin bir dille şu şekilde ifade etmiştir: Enes bu cümleyi Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in hükmünü reddetmek için söylememiştir. Tam tersine o kısasın gerçekleşmeyeceğini ifade etmiştir. Çünkü onun kendisini ilgilendiren işlerde Allah'ın lutufkar davranacağı umudu ve ettiği yemininde kendisini hayal kırıklığına uğratmayacağı ve karşı tarafın gönlüne af ilham ederek istediği konudaki beklentisini boşa çıkarmayacağı zannı vardı. Gerçekten de gelişme onun istediği gibi oldu. 1. Bir kimsenin vuku bulacağını zannettiği hususta yemin etmesi caizdir. Böyle bir durumla karşılaşan kimseyi -fitneye düşmesi endişesi bulunmadığı takdirde- övmek mümkündür. 2.Kısastan af müstehaptır. 3.Af konusunda şefaat etmek müstehaptır. 4. Kısasta veya diyette muhayyerlik, karşı taraf aleyhine hak sahibinin hakkıdır. 5. Yaralama ve dişlere zarar verme durumunda kadınlar arasında kısas uygulanabilir 6.Diyet üzerine sulh yapılabilir, 7. Diş kırmada kısas uygulanabilir. Sözkonusu kısas, iki diş arasında misliliğin mümkün olduğu durumlarda uygulanabilir. Bu da kırılan dişin ölçülebilir olmasını gerektirir. Bu durumda suçlu olan kişinin dişi, mağdurun dişi kadar olmak şartıyla -mesela törpüyle törpülenerek- küçü1tüıür. Ebu Davud es-Sünen'inde şöyle demiştir: Ahmed b. Hanbel'e "Dişte kısas nasıl uygulanır?" diye sordum. Bana "Törpülenerek" diye cevap verdi
Narrated Anas:The daughter of An-Nadr slapped a girl and broke her incisor tooth. They (the relatives of that girl), came to the Prophet (ﷺ) and he gave the order of Qisas (equality in punishment)
حَدَّثَنَا آدَمُ، حَدَّثَنَا شُعْبَةُ، عَنْ قَتَادَةَ، عَنْ عِكْرِمَةَ، عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ، عَنِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم قَالَ " هَذِهِ وَهَذِهِ سَوَاءٌ "، يَعْنِي الْخِنْصَرَ وَالإِبْهَامَ.
İbn Abbas'ın nakline göre Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem serçe parmakla, başparmağı kastederek "İşte şu ve şu birbirine eşittir" buyurmuştur. Fethu'l-Bari Açıklaması: "Parmakların diyeti" başlığı, parmakların diyeti birbirine eşit midir yoksa farklı mıdır anlamınadır. "Nebi s.a.v. serçe parmakla, başparmağı kastederek 'İşte şu ve şu birbirine eşittir' buyurmuştur." İbn Ebi Asım'ın nakline göre Mervan, Said b. el-Müseyyeb 'i, İbn Abbas'a göndererek parmakların diyetin i sordurmuştur. İbn Abbas "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem bir elin diyetinin elli ve her bir parmağınkinin ise on olduğu hükmünü verdi" demiştir. İmam Malik'in eserinde Amr b. Hazm'ın mektubunda da "Parmakların her birinin diyetinin on olduğu" ifade edilmiştir. İbn Mace'de Amr b. Şuayb'ın babası vasıtasıyla dedesinden nakline göre Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Parmakların tümü (diyet açısından) birbirine eşittir. Her bir parmak İçİn on deve verilir" buyurmuştur.(İbn Mace, Diyat) Ebu Davud bunu iki hadis şeklinde nakletmiştir, senedi ceyyiddir. Tirmizi şöyle demiştir: İlim adamları nezdinde uygulama bu doğrultuda olmuştur. Sevri, Şafii, Ahmed b. Hanbel ve İshak bu görüşü benimsemişlerdir. Biz de belli başlı beldelerdeki fıkıh bilginlerinin (fukahau'l-emsar) tümünün bu kanaatte olduklarını belirtelim
Narrated Ibn `Abbas:The Prophet (ﷺ) said, "This and this are the same." He meant the little finger and the thumb
حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ بَشَّارٍ، حَدَّثَنَا ابْنُ أَبِي عَدِيٍّ، عَنْ شُعْبَةَ، عَنْ قَتَادَةَ، عَنْ عِكْرِمَةَ، عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ، قَالَ سَمِعْتُ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم نَحْوَهُ.
Narrated Ibn `Abbas:I heard the Prophet (saying the same as above Hadith)
وَقَالَ لِي ابْنُ بَشَّارٍ حَدَّثَنَا يَحْيَى، عَنْ عُبَيْدِ اللَّهِ، عَنْ نَافِعٍ، عَنِ ابْنِ عُمَرَ ـ رضى الله عنهما ـ أَنَّ غُلاَمًا، قُتِلَ غِيلَةً فَقَالَ عُمَرُ لَوِ اشْتَرَكَ فِيهَا أَهْلُ صَنْعَاءَ لَقَتَلْتُهُمْ. وَقَالَ مُغِيرَةُ بْنُ حَكِيمٍ عَنْ أَبِيهِ إِنَّ أَرْبَعَةً قَتَلُوا صَبِيًّا فَقَالَ عُمَرُ مِثْلَهُ. وَأَقَادَ أَبُو بَكْرٍ وَابْنُ الزُّبَيْرِ وَعَلِيٌّ وَسُوَيْدُ بْنُ مُقَرِّنٍ مِنْ لَطْمَةٍ. وَأَقَادَ عُمَرُ مِنْ ضَرْبَةٍ بِالدِّرَّةِ. وَأَقَادَ عَلِيٌّ مِنْ ثَلاَثَةِ أَسْوَاطٍ. وَاقْتَصَّ شُرَيْحٌ مِنْ سَوْطٍ وَخُمُوشٍ.
İbn Ömer'in nakline göre bir oğlan çocuğu gizlice öldürüldü. Bunun üzerine Hz. Ömer "Bu öldürme fiiline San'a. halkı katılmış olsaydı, mutlaka onların hepsini (teker teker) öldürürdüm" demiştir
Ibn 'Umar said:A boy was assassinated. 'Umar said, "If all the people of San'a took part in the assassination I would kill them all." Al-Mughira bin Hakim said that his father said, "Four persons killed a boy, and 'Umar said (as above)." Abu Bakr, Ibn Az-Zubair, 'Ali and Suwaid bin Muqarrin gave the judgement of Al-Qisas (equality in punishment) in cases of slapping. And 'Umar carried out Al-Qisas for a strike with a stick. And 'Ali carried out Al-Qisas for three lashes with a whip. And Shuraih carried out for one last and for scratching
حَدَّثَنَا مُسَدَّدٌ، حَدَّثَنَا يَحْيَى، عَنْ سُفْيَانَ، حَدَّثَنَا مُوسَى بْنُ أَبِي عَائِشَةَ، عَنْ عُبَيْدِ اللَّهِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ، قَالَ قَالَتْ عَائِشَةُ لَدَدْنَا رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فِي مَرَضِهِ، وَجَعَلَ يُشِيرُ إِلَيْنَا " لاَ تَلُدُّونِي ". قَالَ فَقُلْنَا كَرَاهِيَةُ الْمَرِيضِ بِالدَّوَاءِ، فَلَمَّا أَفَاقَ قَالَ " أَلَمْ أَنْهَكُمْ أَنْ تَلُدُّونِي ". قَالَ قُلْنَا كَرَاهِيَةٌ لِلدَّوَاءِ. فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم " لاَ يَبْقَى مِنْكُمْ أَحَدٌ إِلاَّ لُدَّ ـ وَأَنَا أَنْظُرُ ـ إِلاَّ الْعَبَّاسَ فَإِنَّهُ لَمْ يَشْهَدْكُمْ ".
Ubeydullah b. Abdullah'ın nakline göre Aişe r.anha şöyle anlatmıştır: Hastalığı esnasında Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in ağzına ilaç koyduk. Bize ':4ğzıma ilaç koymayın" diye işaret etmeye başladı. Biz "Hasta ila cı sevmez, onun için böyle söyledi" dedik. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem kendine gelince, "İlaç vermenizi yasaklamadım mı?" diye çıkışınca biz yine "hasta ilacı sevmez" dedik. Bunun üzerine Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle dedi: ':4ranızdan -gözlerimin önünde- ağzına ilaç damlatılmayacak hiç kimse kalmayacaktır. Bundan sadece Abbas müstesnadır. Çünkü o sizinle birlikte bulunmadı." Fethu'l-Bari Açıklaması: "Bir topluluk bir kimseyi yaraladığında onların her biri cezalandırılır mı?" Yani bir topluluk, bir kişiyi öldürdüğü veya yaraladığı takdirde bunların tümüne kısas uygulamak gerekli olur mu, yoksa aralarından kısas edilmek üzere bir kişi belirlenerek kalanlarından diyet mi alınır? Başlıkta geçen "muakabe"den maksat denkliktir. Müellif bu ifade ile sanki İbn Sırın'in şu hükmüne işaret eder gibidir: İki kişi bir şahsı öldürse bunlardan biri öldürülür, diğerinden diyet alınır. Daha çok oldukları takdirde kalan diyet onlara böıüştürüıür. Tıpkı on kişinin bir kişiyi öldürmesi gibi. Bu durumda aralarından bir kişi öldürülür. Geriye kalan dokuz kişiden her biri bir diyetin dokuzda birini öder. Şa'bl'nin şöyle dediği nakledilmiştir: Maktulün velisi katil iki kişi ise dilediği birini kısasen öldürür. Daha çok oldukları takdirde dilediği birini kısasen öldürürken, geri kalanlarını bağışlar. Selef bilginlerden birisi şöyle demiştir: Bu durumda kısas cezası düşer, diyet vermek tek seçenek haline gelir. Bu hüküm Rebl'a ve Zahirilerden nakledilmiştir. İbn Battal ise şöyle demiştir: Muaviye, İbnü'z-ZUbeyr ve Zührl'den, İbn Sırın'in görüşü gibi bir görüş nakledilmiştir. Çoğunluğu oluşturan fıkıh bilginlerinin delili ise canın böıünemeyeceğidir. Netice olarak bu kişi öldürmeye iştirak edenlerden bazılarının fiili ile ölmemiştir. Dolayısıyla bunların her biri katilolur. "Çocuğun biri gizlice öldürüldü." Hadiste geçen "ğıleten" gizlice demektir. "Ebu Bekir, İbnü'z-ZUbeyr, Ali, Süveyd b. Mukarrin tokattan dolayı kısas yapmışlardır. Hz. Ömer vurma nedeniyle kırbaçla kısas uygulamıştır. Hz. Ali üç kamçı vurmaktan dolayı kısas yapmıştır. Kadı Şureyh de bir değnek vurmaktan ve küçük yaralardan dolayı kısas uygulanmıştır." Hadisin ifadesinde geçen ".......", tırmalama demektir. Tırmalamanın yaralamalar arasında bilinen bir erşi yoktur. İbnü'l-Kayyim şöyle demiştir: Müteahhirun (son dönem) bilginlerinden biri daha ileri giderek tokat atma ve vurmada kısas uygulanmayacağı noktasında icma naklederek sadece ta'zir cezası uygulanacağını belirtmiştir. Ancak bunda yanılmıştır. Zira bu konuda kısas uygulanacağı görüşü, Hulefa-yı Raşidın'den nakledilmiştir. Bu görüş üzerinde icma olmaya daha uygundur. Kitap ve sünnetin mutlak ifadesinin gereği de budur
Narrated `Aisha:We poured medicine into the mouth of Allah's Messenger (ﷺ) during his illness, and he pointed out to us intending to say, "Don't pour medicine into my mouth." We thought that his refusal was out of the aversion a patient usually has for medicine. When he improved and felt a bit better he said (to us.) "Didn't I forbid you to pour medicine into my mouth?" We said, "We thought (you did so) because of the aversion, one usually have for medicine." Allah's Messenger (ﷺ) said, "There is none of you but will be forced to drink medicine, and I will watch you, except Al-`Abbas, for he did not witness this act of yours
حَدَّثَنَا أَبُو نُعَيْمٍ، حَدَّثَنَا سَعِيدُ بْنُ عُبَيْدٍ، عَنْ بُشَيْرِ بْنِ يَسَارٍ، زَعَمَ أَنَّ رَجُلاً، مِنَ الأَنْصَارِ يُقَالُ لَهُ سَهْلُ بْنُ أَبِي حَثْمَةَ أَخْبَرَهُ أَنَّ نَفَرًا مِنْ قَوْمِهِ انْطَلَقُوا إِلَى خَيْبَرَ فَتَفَرَّقُوا فِيهَا، وَوَجَدُوا أَحَدَهُمْ قَتِيلاً، وَقَالُوا لِلَّذِي وُجِدَ فِيهِمْ قَتَلْتُمْ صَاحِبَنَا. قَالُوا مَا قَتَلْنَا وَلاَ عَلِمْنَا قَاتِلاً. فَانْطَلَقُوا إِلَى النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم فَقَالُوا يَا رَسُولَ اللَّهِ انْطَلَقْنَا إِلَى خَيْبَرَ فَوَجَدْنَا أَحَدَنَا قَتِيلاً. فَقَالَ " الْكُبْرَ الْكُبْرَ ". فَقَالَ لَهُمْ " تَأْتُونَ بِالْبَيِّنَةِ عَلَى مَنْ قَتَلَهُ ". قَالُوا مَا لَنَا بَيِّنَةٌ. قَالَ " فَيَحْلِفُونَ ". قَالُوا لاَ نَرْضَى بِأَيْمَانِ الْيَهُودِ. فَكَرِهَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم أَنْ يُبْطِلَ دَمَهُ، فَوَدَاهُ مِائَةً مِنْ إِبِلِ الصَّدَقَةِ.
Buşeyr b. Yesar'ın nakline göre Ensardan Sehl b. Ebu Hasme şöyle anlatmıştır: Sehl'in kavminden bir topluluk Hayber'e giderler. Hayber hurmaIıkları içinde kendi işlerine dağılırlar. Sonra kendilerinden birini öldürülmüş olarak bulurlar. Bu topluluk maktulün aralarında bulunduğu Hayberlilere "Bizim arkadaşımızı öldürdünüz!" derler. Hayberliler de "Onu biz öldürmedik, katilini de bilmiyoruz!" derler. Sonra bu sahabiler topluluğu Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e gidip "Ya Resulallah! Bizler Hayber'e gittik ve orada arkadaşlarımızdan biri öldürüldü. Onu ölü bulduk" dediler. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Büyük konuşsun! Büyük konuşsun!" buyurdu. Sonra onlara "Onu öldüren kişi aleyhine beyyine getirebilir misiniz?" diye sordu. Onlar "Bizim beyyinemiz yoktur" dediler. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem "O takdirde Yahudiler onu kendileri öldürmediklerine dair yemin ederler" dedi. Sahabiler "(Ya Resulallah!) Yahudilerin yeminlerine razı değiliz!" dediler. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem öldürülen kişinin kanını heder kılmayı istemedi ve zekat develerinden yüz tanesini onun diyeti olmak üzere verdi
Narrated Sahl bin Abi Hathma:(a man from the Ansar) that a number of people from his tribe went to Khaibar and dispersed, and then they found one of them murdered. They said to the people with whom the corpse had been found, "You have killed our companion!" Those people said, "Neither have we killed him, nor do we know his killer." The bereaved group went to the Prophet (ﷺ) and said, "O Allah's Messenger (ﷺ)! We went to Khaibar and found one of us murdered." The Prophet (ﷺ) said, "Let the older among you come forward and speak." Then the Prophet (ﷺ) said, to them, "Bring your proof against the killer." They said "We have no proof." The Prophet (ﷺ) said, "Then they (the defendants) will take an oath." They said, "We do not accept the oaths of the Jews." Allah's Messenger (ﷺ) did not like that the Blood-money of the killed one be lost without compensation, so he paid one-hundred camels out of the camels of Zakat (to the relatives of the deceased) as Diya (Blood-money)
حَدَّثَنَا قُتَيْبَةُ بْنُ سَعِيدٍ، حَدَّثَنَا أَبُو بِشْرٍ، إِسْمَاعِيلُ بْنُ إِبْرَاهِيمَ الأَسَدِيُّ حَدَّثَنَا الْحَجَّاجُ بْنُ أَبِي عُثْمَانَ، حَدَّثَنِي أَبُو رَجَاءٍ، مِنْ آلِ أَبِي قِلاَبَةَ حَدَّثَنِي أَبُو قِلاَبَةَ، أَنَّ عُمَرَ بْنَ عَبْدِ الْعَزِيزِ، أَبْرَزَ سَرِيرَهُ يَوْمًا لِلنَّاسِ، ثُمَّ أَذِنَ لَهُمْ فَدَخَلُوا فَقَالَ مَا تَقُولُونَ فِي الْقَسَامَةِ قَالَ نَقُولُ الْقَسَامَةُ الْقَوَدُ بِهَا حَقٌّ، وَقَدْ أَقَادَتْ بِهَا الْخُلَفَاءُ. قَالَ لِي مَا تَقُولُ يَا أَبَا قِلاَبَةَ وَنَصَبَنِي لِلنَّاسِ. فَقُلْتُ يَا أَمِيرَ الْمُؤْمِنِينَ عِنْدَكَ رُءُوسُ الأَجْنَادِ وَأَشْرَافُ الْعَرَبِ، أَرَأَيْتَ لَوْ أَنَّ خَمْسِينَ مِنْهُمْ شَهِدُوا عَلَى رَجُلٍ مُحْصَنٍ بِدِمَشْقَ أَنَّهُ قَدْ زَنَى، لَمْ يَرَوْهُ أَكُنْتَ تَرْجُمُهُ قَالَ لاَ. قُلْتُ أَرَأَيْتَ لَوْ أَنَّ خَمْسِينَ مِنْهُمْ شَهِدُوا عَلَى رَجُلٍ بِحِمْصَ أَنَّهُ سَرَقَ أَكُنْتَ تَقْطَعُهُ وَلَمْ يَرَوْهُ قَالَ لاَ. قُلْتُ فَوَاللَّهِ مَا قَتَلَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَطُّ، إِلاَّ فِي إِحْدَى ثَلاَثِ خِصَالٍ رَجُلٌ قَتَلَ بِجَرِيرَةِ نَفْسِهِ فَقُتِلَ، أَوْ رَجُلٌ زَنَى بَعْدَ إِحْصَانٍ، أَوْ رَجُلٌ حَارَبَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ وَارْتَدَّ عَنِ الإِسْلاَمِ. فَقَالَ الْقَوْمُ أَوَلَيْسَ قَدْ حَدَّثَ أَنَسُ بْنُ مَالِكٍ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَطَعَ فِي السَّرَقِ وَسَمَرَ الأَعْيُنَ، ثُمَّ نَبَذَهُمْ فِي الشَّمْسِ. فَقُلْتُ أَنَا أُحَدِّثُكُمْ حَدِيثَ أَنَسٍ، حَدَّثَنِي أَنَسٌ أَنَّ نَفَرًا مِنْ عُكْلٍ ثَمَانِيَةً قَدِمُوا عَلَى رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَبَايَعُوهُ عَلَى الإِسْلاَمِ، فَاسْتَوْخَمُوا الأَرْضَ فَسَقِمَتْ أَجْسَامُهُمْ، فَشَكَوْا ذَلِكَ إِلَى رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَالَ " أَفَلاَ تَخْرُجُونَ مَعَ رَاعِينَا فِي إِبِلِهِ، فَتُصِيبُونَ مِنْ أَلْبَانِهَا وَأَبْوَالِهَا ". قَالُوا بَلَى، فَخَرَجُوا فَشَرِبُوا مِنْ أَلْبَانِهَا وَأَبْوَالِهَا فَصَحُّوا، فَقَتَلُوا رَاعِيَ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم وَأَطْرَدُوا النَّعَمَ، فَبَلَغَ ذَلِكَ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَأَرْسَلَ فِي آثَارِهِمْ، فَأُدْرِكُوا فَجِيءَ بِهِمْ، فَأَمَرَ بِهِمْ فَقُطِّعَتْ أَيْدِيهِمْ وَأَرْجُلُهُمْ، وَسَمَرَ أَعْيُنَهُمْ، ثُمَّ نَبَذَهُمْ فِي الشَّمْسِ حَتَّى مَاتُوا. قُلْتُ وَأَىُّ شَىْءٍ أَشَدُّ مِمَّا صَنَعَ هَؤُلاَءِ ارْتَدُّوا عَنِ الإِسْلاَمِ وَقَتَلُوا وَسَرَقُوا. فَقَالَ عَنْبَسَةُ بْنُ سَعِيدٍ وَاللَّهِ إِنْ سَمِعْتُ كَالْيَوْمِ قَطُّ. فَقُلْتُ أَتَرُدُّ عَلَىَّ حَدِيثِي يَا عَنْبَسَةُ قَالَ لاَ، وَلَكِنْ جِئْتَ بِالْحَدِيثِ عَلَى وَجْهِهِ، وَاللَّهِ لاَ يَزَالُ هَذَا الْجُنْدُ بِخَيْرٍ مَا عَاشَ هَذَا الشَّيْخُ بَيْنَ أَظْهُرِهِمْ. قُلْتُ وَقَدْ كَانَ فِي هَذَا سُنَّةٌ مِنْ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم دَخَلَ عَلَيْهِ نَفَرٌ مِنَ الأَنْصَارِ فَتَحَدَّثُوا عِنْدَهُ، فَخَرَجَ رَجُلٌ مِنْهُمْ بَيْنَ أَيْدِيهِمْ فَقُتِلَ، فَخَرَجُوا بَعْدَهُ، فَإِذَا هُمْ بِصَاحِبِهِمْ يَتَشَحَّطُ فِي الدَّمِ، فَرَجَعُوا إِلَى رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَقَالُوا يَا رَسُولَ اللَّهِ صَاحِبُنَا كَانَ تَحَدَّثَ مَعَنَا، فَخَرَجَ بَيْنَ أَيْدِينَا، فَإِذَا نَحْنُ بِهِ يَتَشَحَّطُ فِي الدَّمِ. فَخَرَجَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَقَالَ " بِمَنْ تَظُنُّونَ أَوْ تَرَوْنَ قَتَلَهُ ". قَالُوا نَرَى أَنَّ الْيَهُودَ قَتَلَتْهُ. فَأَرْسَلَ إِلَى الْيَهُودِ فَدَعَاهُمْ. فَقَالَ " آنْتُمْ قَتَلْتُمْ هَذَا ". قَالُوا لاَ. قَالَ " أَتَرْضَوْنَ نَفَلَ خَمْسِينَ مِنَ الْيَهُودِ مَا قَتَلُوهُ ". فَقَالُوا مَا يُبَالُونَ أَنْ يَقْتُلُونَا أَجْمَعِينَ ثُمَّ يَنْتَفِلُونَ. قَالَ " أَفَتَسْتَحِقُّونَ الدِّيَةَ بِأَيْمَانِ خَمْسِينَ مِنْكُمْ ". قَالُوا مَا كُنَّا لِنَحْلِفَ، فَوَدَاهُ مِنْ عِنْدِهِ. قُلْتُ وَقَدْ كَانَتْ هُذَيْلٌ خَلَعُوا خَلِيعًا لَهُمْ فِي الْجَاهِلِيَّةِ فَطَرَقَ أَهْلَ بَيْتٍ مِنَ الْيَمَنِ بِالْبَطْحَاءِ فَانْتَبَهَ لَهُ رَجُلٌ مِنْهُمْ فَحَذَفَهُ بِالسَّيْفِ فَقَتَلَهُ، فَجَاءَتْ هُذَيْلٌ فَأَخَذُوا الْيَمَانِيَ فَرَفَعُوهُ إِلَى عُمَرَ بِالْمَوْسِمِ وَقَالُوا قَتَلَ صَاحِبَنَا. فَقَالَ إِنَّهُمْ قَدْ خَلَعُوهُ. فَقَالَ يُقْسِمُ خَمْسُونَ مِنْ هُذَيْلٍ مَا خَلَعُوهُ. قَالَ فَأَقْسَمَ مِنْهُمْ تِسْعَةٌ وَأَرْبَعُونَ رَجُلاً، وَقَدِمَ رَجُلٌ مِنْهُمْ مِنَ الشَّأْمِ فَسَأَلُوهُ أَنْ يُقْسِمَ فَافْتَدَى يَمِينَهُ مِنْهُمْ بِأَلْفِ دِرْهَمٍ، فَأَدْخَلُوا مَكَانَهُ رَجُلاً آخَرَ، فَدَفَعَهُ إِلَى أَخِي الْمَقْتُولِ فَقُرِنَتْ يَدُهُ بِيَدِهِ، قَالُوا فَانْطَلَقَا وَالْخَمْسُونَ الَّذِينَ أَقْسَمُوا حَتَّى إِذَا كَانُوا بِنَخْلَةَ، أَخَذَتْهُمُ السَّمَاءُ فَدَخَلُوا فِي غَارٍ فِي الْجَبَلِ، فَانْهَجَمَ الْغَارُ عَلَى الْخَمْسِينَ الَّذِينَ أَقْسَمُوا فَمَاتُوا جَمِيعًا، وَأَفْلَتَ الْقَرِينَانِ وَاتَّبَعَهُمَا حَجَرٌ فَكَسَرَ رِجْلَ أَخِي الْمَقْتُولِ، فَعَاشَ حَوْلاً ثُمَّ مَاتَ. قُلْتُ وَقَدْ كَانَ عَبْدُ الْمَلِكِ بْنُ مَرْوَانَ أَقَادَ رَجُلاً بِالْقَسَامَةِ ثُمَّ نَدِمَ بَعْدَ مَا صَنَعَ، فَأَمَرَ بِالْخَمْسِينَ الَّذِينَ أَقْسَمُوا فَمُحُوا مِنَ الدِّيوَانِ وَسَيَّرَهُمْ إِلَى الشَّأْمِ.
Ebu Kılabe şöyle anlatmıştır: Ömer b. Abdulaziz bir gün üzerine oturduğu tahtı ahali için evinin dışına çıkardı. Sonra halka izin verdi ve onun huzuruna girdiler. Halife onlara "Bu Kasame hakkında ne diyorsunuz?" dedi. Onlar "Kasamede kısas bir haktır, Kasamede halifeler kısas yapmışlardır diyoruz" dediler. Ebu Kılabe şöyle devam etti: Ömer b. Abdulaziz bana "Sen Kasame hakkında ne diyorsun ey Ebu Kılabe!" diye sordu ve beni (tartıştırmak üzere) orada hazır bulunanların önüne dikti. Ben de cevabımda şöyle dedim: "Ey mu'minlerin emiri! Ordu kumandanıarı ve Arabın eşrafı huzurundadır. Bana söyler misin? Bunlardan elli kişi Şam'da bulunan evli bir erkek (muhsan) aleyhine kendisini görmedikleri halde zina ettiğine şahitlik etmiş olsalardı sen o kişiyi bunların şehadeti ile recm eder miydin?" O da "hayır" diye cevap verdi. "Bana söyler misin! Bunların arasından elli kişi gözleriyle görmedikleri halde birisi aleyhine hırsızlık yapmıştır diye şahitlik etseydi o kişinin elini keser miydin?" dedim. Halife bu soruma da "hayır" diye cevap verdi. Ben ''Allah'a yemin ederim ki Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şu üç fiilden başka hiçbir kimseyi asla ölümle cezalandırmad!. Kendi işlediği cinayet ile haksız olarak birini öldüren ve bu sebeple kısasen öldürülen, evli olduğu halde (muhsan olduktan sonra) zina eden İslam dininden çıkarak AlIah'a ve Resulüne karşı savaş açan" dedim. Orada bulunanlar şöyle dediler: "Enes b. Malik sana Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in hırsızlık suçunda el kestiğini, gözleri oyduğunu ve onları güneşe attığını rivayet etmdi mi?" Ben de onlara şöyle dedim: "Sizlere Enes b. Malik'in hadisini ben nakledeyim: Enes şöyle anlattı: Ukl kabilesinden sekiz kişi Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e geldiler ve Müslüman olduklarına dair bey'atlaştılar. Bunun ardından Medine yöresinin havasını ağır buldular ve vücutları hastalandı. Bu hastalıklarını Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem' e arzettiler. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Bizim çobanımızla beraber develerin yanına çıksanız, onlann sütlerinden ve idrarlanndan içseniz" buyurdu. Onlar peki deyip, develerin yanına çıktılar. Develerin sütlerinden ve idrarlarından içtiler ve sıhhat buldular. Bunun ardından Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in çobanını öldürdüler, develeri de sürüp gittiler. Sonunda bu haber Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e ulaştı. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem derhal ardlarından bir askeri birlik gönderdi ve kısa zamanda yakalanıp geri getirildiler. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in emri üzerine elleri ve ayakları kesildi, gözleri de oyuldu. Sonrçı Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem onları güneşin altına attırdı ve ölünceye kadar öylece kaldılar. Ben "Bunların işlemiş oldukları suçtan daha şiddetli hangi suç vardır. Bunlar İslam dininden geri dönmüşler, adam öldürmüşler, hırsızlık yapmışlardır" dedim. Anbese b. Said "ValIahi ben bugün senden işittiğimin benzerini daha önce asla işitmiş değilim!" dedi. Ben de Anbese'ye "Ey Anbese! Sen benim bu hadisimi (kabul etmeyip) bana geri mi iade ediyorsun?" dedim. Anbese "Hayır, fakat sen hadisi tastamam olduğu gibi rivayet ettin. ValIahi bu şeyh (yani Ebu Kılabe) aralarında yaşadığı müddetçe bu ordu (yani Şam ahalisi) hayırdan asla ayrılmaz" dedi. Ben konuşmama şöyle devam ettim: "Bu (benzeri işlerde uygulanmak üzere) Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem tarafından konulmuş bir kesin hüküm olmuştur. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in huzuruna Ensardan bır topluluk girdi, onun yanında konuştular. (Sonra onlardan biri Hayber'e doğru yola çıktı.) Aralarından biri önlerinden gitti ve orada öldürüldü. Ötekiler de onun ardından Hayber'e vardıklarında arkadaşlarını kanlar içinde kıvranıyor gördüler. Hemen Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in yanına dönüp: "Ya Resulallah! Arkadaşımız bizimle beraber senin yanında konuşuyordu. Bizim önümüzde yola çıktı, biz onu kanlar içinde kıvranır vaziyette bulduk!" dediler. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem çıkıp onların yanına geldi ve "Onu kimin öldürdüğünü düşünüyor veya zannediyorsunuz?" diye sordu. Onlar da "Biz onu Yahudilerin öldürdüğünü düşünüyoruz" dediler. Bunun üzerine Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem Yahudilere haberci salıp, onları çağırttı ve "Bunu öldüren sizler misiniz?" diye sordu. Onlar "hayır" dediler. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem davacılara "Siz Yahudilerden elli kişinin onu öldürmediklerine dair yemin etmesine razı olur musunuz?" dedi. Onlar "Yahudiler bizi toptan öldürüp, sonra öldürmediklerine yemin etmekten çekinmezler!" dediler. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem yine davacılara hitaben "Sizler aranızdan elli kişinin (onu bunlar öldürdü diye) yeminiyle diyeti hak etmek ister misiniz?" buyurdu. O sahabiler "Bizler bu yemini yapamayız" dediler. Bunun üzerine Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem O kimsenin diyetin i beytulmalden verdi. Ebu Kılabe şöyle devam etti: Ben şöyle dedim: Hüzeyl kabilesi, cahiliye devrinde müttefiklerinden biriyle bağlarını koparmış ve "Sen bizden değilsin, biz de senden değiliz" demişlerdi. O ilişkisi kesilen kişi, Batha denilen Mekke vadisinde Yemen'den bir ev halkına geceleyin hücum etti. Ancak ev halkından biri bunu fark etti ve bir kılıç darbesiyle adamı öldürdü. Bunun ardınan Hüzeyl kabilesi geldi ve o Yemen'li adamı yakalayıp hac mevsiminde Hz. Omer'in huzuruna çıkardı; "Bu adam bizim adamımızı öldürdü" dediler. Katil de "Onlar bu kişiden ilişkilerini kesmişlerdi" dedi. Hz. Ömer "Hüzeyl kabilesinden elli kişi onunla ilişkilerini kesmediklerine yemin ederler" dedi. Bunun üzerine onlardan 49 kişi o kimseden ayrılmadıklarına yalan yere yemin etti. Bu sırada Hüzeyl kabilsine mensup olan bir adam Şam'dan çıkageldi. Hemen ondan da kendileri gibi o kişiyle -ilişkilerini kesmediklerine dair yemin etmesini istediler. O Şam'dan gelen adam bin dirhem fidye verip, yalan yere yemin etmekten kurtuldu. Bu sef?r onun yerine başka bir adam soktular. Böylece Hz. Ömer o adamı maktulün Rçlrdeşine teslim etti. Onun eli, ötekinin eliyle bir yere getirilip bağlandı. Bunlar şöyle dediler: "Biz elli kişi yani ondan ayrılmadığımıza yemin eden bizler yürüdük. Nihayet Mekke'den bir gecelik uzaklıkta olan Nahle mevkiine vardıklarında kendilerini bir yağmur yakaladı. Hemen bir mağaraya girdiler. Ardından o mağara yemin etmiş olan o elli kişinin üzerine çöktü, hepsi öldü. O elleri birbirine bağlanan iki kişi kaçıp kurtuldu. Onları da bir taş takip etti ve maktulün kardeşinin ayağına çarpıp C5nu kırdı. O kişi bir yıl daha yaşadı, sonra öldü. Ebu Kılabe şöyle devam etti: Ben şöyle dedim: Abdulmelik b. Mervan bir adamı kasa me yeminiyle kısas yaptı. Fakat sonra yaptığına pişman oldu ve emri üzerine yemin eden o elli kişinin isimleri divan defterinden silindi ve Şam'dan başka bir yere sürgün edildiler. Fethu'l-Bari Açıklaması: ....... Kasame" Bu kelime "kakseme" fiilinin mastarı olup, ........ kasemen" şeklinde bir mastarı daha vardır. "Kasame" yemin etmek anlamına gelir. Maktulün yakınları onun kanını iddia ettiklerinde veya davalılar aleypÜe kan iddiasında bulunulduğunda bu yemin verilir. Kan için yapılan yemin özelolarak "kasame" kelimesiyle ifade edilir. İmamü'l-Haremeyn şöyle demiştir: Dil bilginlerine göre kasame yemin eden topluluğun ismidir. Fıkıh bilginlerine göre ise kasame yemin demektir. el-Muhkem'de şöyle denir: Kasame bir topluluk olup, herhangi bir şey üzerine yemin ederler veya şehadette bulunurlar. Kasame, yemini onlara nispet edilir. Sonra yeminin bizatihi kendisine kasame denilmiştir. "İbn Ebu Müleyke, Muaviye kasame yemini ile kısas yapmadı demiştir." Buradaki "lem yukid","ekade"den türemedir. Bunun anlamı kısas etti demektir. "Basra'ya emir tayin ettiği. ... ;' Ömer b. Abdulaziz, Adiyy'i Basra emirliğine 99 yılında getirmişti. Halife, onun 102 yılında öldürüldüğünden söz eder. "Yağ tüccarlarının evlerinden ... " Burada geçen "........" yağ ticaretiyle meşgul olanlar demektir. Ömer b. Abdulaziz'in Kasame yeminiyle kısas uygulayıp, uygulamadığı tıpkı Muaviye hakkında olduğu gibi ihtilaflıdır. İbn Battal, Hammad b. Seleme'nin Musannef'inde, İbn Ebu Müleyke'nin, Ömer b. Abdulaziz'in halifeliği döneminde Medine'de Kasame yemini ile kısas uyguladığını belirttiğinden söz eder. Bizim kanaatimiz ise şu yöndedir: Onun Medine' de emir iken bu kanaatte olduğu noktasında bilginlerin ittifakı vardır. Ancak halifeliğe geldiğinde bu görüşündeh dönmüştür. Herhalde bunun sebebi bu bölümün sonunda yer alan Ebu Kılabe olayı olsa gerektir. Zira bu olay Kasame yemini ile kısas uygulanmayacağına . delildir. Sanki o bu görüşe katılmış gibidir. İbnü'l-Münzir'in nakline göre Zührı şöyle demiştir: Ömer b. Abdulaziz bana şöyle dedi: Kasame uygulamasını bırakmak istiyorum. Filan veya falan yerden bir kişi bana geliyor ve görmedikleri bir şeyin üzerine yemin ediyorlar. Ben de ona "Kasame'yi bırakacak olursan bir kişi çıkar, senin kapının önünde birisini öldürür ve kanı boşu boşuna heder olup gider. Kasame uygulamasında insanlar için hayat vardır" dedim. Kasame'yi kabul etmeme noktasında Salim b. Abdullah b. Ömer, Ömer b. Abdulaziz'den daha öncedir. İbnü'l-Münzir'in nakline göre Salim b. Abdullah şöyle diyordu: "Ey kavmim! Görmedikleri ve hazır bulunc madıkları bir şeye yemin eden şu insanların imdadına koşunuz. Benim elimde yetki olsaydı, onları cezalandırır ve aleme ibret kılardım ve şahitliklerini kabul etmezdim. Bu ifade Medinelilerin kasa me yemini ile kısas yapılabileceğine dair icma ettikleri yolundaki nakli zedelemektedir. Çünkü Salim, Medine fıkıh bilginlerinin en büyüklerinden biridir. İbnü'l-Münzir'in nakline göre İbn Abbas kasame yemini ile kısas uygulanamayacağını söylemiştir. İbn Ebi Şeybe'nin nakline göre İbrahim en-Nehaı şöyle demiştir: Kasame yemini ile kısas zulümdür. el-Hakem b. Uteybe'nin nakline göre İbrahim en-Nehaı Kasame'ye itibar etmezdi. Kasame konusundaki ihtilafın özü, kasa me ile amel edilir mi edilmez mi noktasındadır. Amel edildiği takdirde kasame yemini kısas veya diyeti gerektirir mi? Bu yeminde önce davacılardan mı yoksa davalılardan mı başlafVr? Ayrıca kasame yemininin şartı konusunda da ihtilaf sözkonusudur. ;: "Kendilerinden birini. .. " Yahya b. Said el-Ensarı, Beşir b. Yesar'dan yaptığı rivayette onlardan ikisinin adını vermiştir. Cizye Bölümünde Bişr b. elMufaddal'ın Yahya'dan yukarıdaki isnadla şöyle bir cümlesi geçmişti: "Abdullah b. Sehl ve Muhayyısa b. Mesud b. Zeyd Hayber'e gittiler." Müslim'de el-Leys'in Yahya ve Buşeyr vasıtasıyla nakline göre Se hı şöyle demiştir: Yahya dedi ki: Zannediyorum Buşeyr, Rafi b. Hadk de dedi. Se hı ve Rafi'in nakline göre Abdullah b. Sehl b. Zeyd ve Muhayyısa b. Mesud b. Zeyd Hayber'e çıkarlar. (Müs!im, Kasame) "Hayber' e çıkarlar ve Hayber hurmalıkları içinde kendi işlerine dağılırlar." Muhammed b. İshak'ın Buşeyr b. Yesar'dan nakline göre İbn Ebi Asım şöyle demiştir: "Abdullah b. Sehl arkadaşlarıyla birlikte hurma toplamaya çıktı." Süleyman b. Bilat'in Müslim'de yer alan naklinde ise şöyle bir fazlalık vardır: "Abdullah b. Sehl ile Muhayyisa b. Mesud, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in zamanında Hayber'e çıktılar. Hayber o günlerde sulh içinde olup, halkı Yahudi idi."(Müslim, Kasame) "Sonra kendilerinden birini öldürülmüş olarak bulurlar." Bişr b. el-Mufaddal'ın rivayetinde olay şöyle anlatılmaktadır: "Muhayyısa Abdullah b. Sehl'e geldiğinde ölmek üzere kana bulanmış kıvranıyordu." Yani kan içinde kıvranıyor, debelenip duruyordu. Sonra Muhayyısa onu toprağa verdi. "Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem 'O takdirde Yahudiler onu kendileri öldürmediklerine dair yemin ederler' dedi. Sahabiler '(Ya Resulallah!) Biz, Yahudilerin yeminlerine razı olmayız!' dediler." Ebu Leyla'nın rivayetine göre sahabiler "Onlar Müslüman değildir" dediler. Yahya b. Said'in rivayetine göre ise "Katir olan bir topluluğun ettiği yemini nasıl kabul edelim?" dediler. Ebu Kılabe'nin rivayetine göre ise "Onlar hepimizi öldürüp, sonra yemin etmekten çekinmezler" dediler. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem onun kanının heder olmasını istemedi. "Zekat develerinden." Kurtubi el-Müfhim isimli eserinde şöyle der: ResuluIlah Sallallahu Aleyhi ve Sellem keremi, güzel siyaseti, maslahatı celb etmek ve mefsedeti savuşturmak için tarafları uzlaştırmak amacıyla böyle davrandı. Özellikle hakkı almaya bir çare bulmak imkansız olduğu için bu şekilde hareket etti. Bu hadis, kasame uygulamasının dinde yeri olduğunu göstermektedir. Kadı lyaz şöyle demiştir: Bu hadis, dinin temellerinden biri, ahkama dair bir kaide ve kulların masıahatını sağlayan unsurlardan biridir. Bütün imamlar, sahabe ve tabiundan selef bilginleri, ümmetin alimleri, Hicaz, Şam ve Kufeli önde gelen fıkıh bilginleri bu hükmü nasıl uygulamak gerektiği noktasında ihtilaf etmekle birlikte söz konusu uygulamayı benimsemişlerdir. Bir grup bilginin sözkonusu /) hükmü almayıp, durakladıkları rivayet edilmiştir. Onlar Kasameyi meşru bir uygulama olarak görmemişler ve bunun herhangi bir hükmü n ispat vasıtası olduğunu kabul etmemişlerdir. Hakem b. el-Uteybe, Ebu Kılabe, Salim b. Abdullah, Süleyman b. Yesar, Katade, Müslim b. Halid, İbrahim b. Uleyye'nin görüşleri bu doğrultudadır. Buhari de bu görüşe meyletmektedir. Ömer b. Abdulaziz'den -ihtilaflı olmakla birlikte- böyle bir görüş nakledilmiştir. Burada şu hususu belirtmekte fayda vardır. Bu ifade, Kadı lyaz'ın baş tarafta bütün imamların bu görüşü aldıkları yolundaki ifadesiyle çelişmektedir. Bu bölümü n baş tarafında kasame yemininin meşru olmadığını söyleyen kimselerden nakil yapılmıştı. Bunların içerisinde Kadı lyaz'ın adını vermediği kimseler bulunmaktadır. Kadı İyad şöyle demiştir: Yanlışlıkla öldürme konusunda kasame yemininin meşru olup olmadığı noktasında İmam Malik'ten farklı görüş nakledilmiştir. Teammüden öldürmede kasa me yeminine başvurulacağı görüşünde olan bilginler, bunun neticesinde kısas veya diyet gerekip gerekmeyeceği noktasında ihtilaf etmişlerdir. Hicaz fıkıh bilginlerinin büyük bir kısmı, kasame yemini şartlarına uyularak yapıldığı takdirde buna dayanarak kısas gerekeceği görüşünü beilimsemişlerdir. Zühri, Rebi'a, Ebü'z-Zinad, Malik, Leys, Evzai, iki görüşünden birisine göre İmam Şafii, Ahmed b. Hanbel, İshak, Ebu Sevr ve Davud'un görüşleri bu doğrultudadır. İbnü'z-ZUbeyr gibi sahabenin bazılarından bu doğrultuda bir rivayet yapılmıştır. Ömer b. Abdulaziz'in görüşü hakkındaki rivayetler birbirinden farklıdır. Ebü'z-Zinad şöyle demiştir: Sahabelerin büyük bir kısmı henüz hayatta iken kasa me yeminine dayanarak öldürme cezası uyguladık. Ben bunların bin kişi olduklarını düşünüyorum. Bunların içinden iki kişi birbiriyle ihtilaf etmiş değildir. Burada şu hususu vurgulamakta fayda görmekteyiz: Ebü'z-Zinad bunu Harice b. Zeyd b. Sabit'ten nakletmiştir. Nitekim Said b. Mansur, Beyhaki, Abdurrahman b. Ebü'z-Zinad vasıtasıyla babası Ebü'z-Zinad'dan böyle bir görüşü nakletmiştir. Aksi takdirde Ebü'zZinad'ın bin sahabe şöyle dursun, yirmi sahabe gördüğü bile sabit değildir. Kadi İyad şöyle der: Kasame yemini ile diyete hükmedileceği görüşünde olan bilginler, önce davalı tarafın yemin etmesi gerektiğini söylemişlerdir. Bu görüşe İmam Şafii ve Ahmed b. Hanbel muhalif kalmıştır. Onlar, -çoğunluğu oluşturan fıkıh bilginlerinin paralelinde görüş belirterek- hakim önce davacı tarafa yemin verir. Onlar yeminden kaçındıkları takdirde davalıların yemin etmesini ister demişlerdir. KOfe bilginleriyle Basra bilginlerinin büyük bir çoğunluğu ve Medine alimlerinin bazıları ve Evzai, bu görüşün aksini savunmuş ve şöyle demişlerdir: Bir köy halkından elli kişiye "Bu şahsı biz öldürmedik, öldüreni de bilmiyoruz" şeklinde yemin verilir. Bunlar yemin ettikleri takdirde Beraat ederler. Sayıları elliden az olduğunda veya yemin etmekten kaçındıklarında davacı taraf bir kişinin aleyhine yemin eder ve böylece talep ettikleri Şe9Wk ederler. Sayıları elliden az olduğu takdirde o şahıs diyet öder. Basra fıkıh bilginlerinden Osman el"Betti şöyle demiştir: Sonra dava lı taraf yemine başlar. Onlar yemin ettikleri takdirde herhangi bir şeyle yükümlü olmazlar. KOfe bilginleri, yemin ettikleri takdirde diyet vermeleri gerekli olur demişlerdir. Bu görüş Hz. Ömer'den de naklediimiştir. Kadı lyaz şöyle der: Bütün bilginler maktulün yakınlarının sırf davacı olmalarıyla diyetin gerekmeyeceği noktasında ittifak etmişlerdir. Bunun için iddianın yanında bir şüphe olmalıdır ve bu şüpheye göre hüküm verildiği zannı ağır basmalıdır. Bilginler sözkonusu şüpheyi açıklarken yedi farklı görüşe ayrılmışlardır. Kadı lyaz bunları tek tek zikreder. Özeti şudur: 1- Ölmek üzere olan kişi üzerinde herhangi bir iz veya yara bere bulunmasa bile hayatıma filanca kastetti ya da buna benzer bir şey söylemelidir. Bu İmam Malik ve Leys'e göre Kasame yeminini gerektirir. Ancak bu görüşü onlardan başka kimse söylememiştir. Bazı Maliki alimleri bu durumdaki kimsenin üzerinde iz veya yara bere bulunmasını şart koşmuşlardır. 2- Bir kişi veya adil olmayan bir topluluk gibi şahit1iği ile nisab tamam olmayan kimseler şahitlik etmelidir. İmam Malik ve Leys bu görüşü savunmuşlar, Şafii ve ona tabi olan bilginler de buna katılmışlardır. 3- İki adil şahit ölen kişinin darb edildiğine şahitlik etmeli ve bunun ardından o kişinin günlerce yaşayıp, sonra iyileşme olmaksızın o darbtan ölmelidir. İmam Malik ve Leys şöyle derler: Bu durumda kasame yemini gerekir. İmam Şafii ise tam tersine böyle bir şehadetle kısas uygulamak gerekir demiştir. 4- Maktı:.ııün yanıbaşında veya yakınında elinde öldürme aleti bulunan ve mesela üzerinde kan izleri olan tek başına bir kişi yakalanmalıdır. Bu durumda İmam Malik ve ŞafiI'ye göre kasame yemini yapılır. 5- İki zümre birbiriyle çarpışıp, aralarında maktul bulunduğu takdirde çoğunluğu oluşturan fıkıh bilginlerine göre kasa me yeminine başvurulur. 6- Kişinin kalabalıktan sıkışarak ölmesi durumunda kasame yemini uygulanır. 7- Maktul bir mahalle veya kabile arasında bulunmalıdır. Bu Sevri, Evzai, Ebu Hanife ve ona tabi olan bilginlerce kasame yeminini gerektirir. Kasame yemini adı geçen bu bilginlere göre bu durumun dışında diğer şekillerde gerekmez. Hanefiler hariç olmak üzere'sözkonusu bilginlere göre kasamenin şartı maktulün üzerinde bir izin bulunmasıdır. Davud şöyle demiştir: Kasame ancak teammüden yapılan katllerde maktulün düşmanı olan şehir veya büyük köy halkına uygulanır. Çoğunluğu oluşturan fıkıh bilginleri bu durumda kasame uygulanmayacağı, tam tersine ölen kişinin kanının heder olduğu kanaatini benimsemişlerdir. Çün. kü maktul başka bir yerde öldürülüp, halkı itham edilsin diye o mahalleye atılmış olabilir. İmam Şafii'nin kanaati de bu doğrultudadır. Aynı görüş İmam Ahmed b. Hanbel'den de rivayet edilmiştir. Ancak yukarıda yer verilen hadiste anlatılan olayın benzeri durumlar bundan müstesnadır. Bu durumda düşmanlık mevcut olduğu için orada kasame uygulanır. Hanefllerle onların paralelinde düşünen bilginler, bu katı şekli dışında kasame'yi gerekli kılan bir karine (levs) görmemişlerdir. İbn Kudame'nin ifadesine göre Hanefllerin kanaati şudur: Maktul bir yerde bulunduğunda velisi öldürüldüğü yerden elli kişinin yemin etmesini ister. Bu elli kişi "Onu biz öldürmedik, öldüreni de bilmiyoruz" diye yemin ederler. Hakim elli kişi bulamadığı takdirde bulduğu kişiler, yemini tekrarlayıp sayıyı tamamlarlar. Bu durumda ara halkının kalanlarının diyet vermesi gerekir. Davalılardan yemin etmeyenler yemin edinceye veya maktülü öldürdüğünü kabul edinceye kadar hapsediler. Hanefiler bu görüşü Hz. Ömer'den gelen bir uygulamaya dayandırmışlardır. Buna göre Hz. Ömer elli kişiye elli yemin vermiş ve sonra onların diyet ödemelerine karar vermiştir. Ancak "Bu kişiler suçu yanlışlıkla ikrar etmiş olabilirler ve te-ammüden öldürdüklerini inkar etmiş olma ihtimalleri vardır" denilerek tenkit edilmiştir. Bir de "Hanefiler usule aykırı olduğunda merfu bile olsa haber-i vahid'le amel etmezler. Şimdi usule aykırı olan mevkuf bir haber-i vahidi nasıl delil alıp da davalıdan başkasının yemin etmesini gerekli görüyorlar?" denmiştir. Bu rivayetle kasame yemini ile kısas uygulanacağına delil getirilmiştir. Çünkü Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem onlara "Katilinizi hak edeceksiniz" derken, bir başka rivayette "Arkadaşımzın kanını hak edeceksiniz" buyurmuştur. "Onlardan biri kişi aleyhine" ifadesi ile kasame ancak bir kişi aleyhine yapılır hükmü çıkarılmıştır. Ahmed b. Hanbel ile İmam Malik'in meşhur görüşü bu doğrultudadır. Çoğunluğu oluşturan fıkıh bilginleri şöyle derler: Kasame'nin ister bir, ister çok olsun muayyen şahıs veya şahıslar aleyhine yapılması şarttır. Bu bilginler kasame sonucunda kısasen bir kişinin mi yoksa onların tümünün mü Öldürüleceği noktasında ihtilaf etmişlerdir. Bu konu daha önce incelenmişti. Hadisten Çıkan Sonuçlar 1. Kasame' de yemin ancak katilin kesin olarak bilinmesi durumunda yapılır. Bunun yolu ise görmek veya buna delalet eden karıne ile birlikte güvenilir bir kimsenin haber vermesidir. 2. Yemin etmesi gereken kimse bundan kaçındığı takdirde hakkında hemen hüküm verilmez. Yemin başka bir kişiye tevcih edilir. Çoğunluğu oluşturan fıkıh oilginlerinin nezdinde meşhur olan görüş budur. Ahmed b. Hanbel ve Hanefllere göre ise bir başkasına yemin verilmeksizin o kişi hakkında hüküm verilir. 3. Kasame yemini elli kişiye verilir. Yemin edecek kişilerin sayısı konusunda ihtilaf edilmiştir. İmam Şafil, maktulün varisleri ister az, ister çok olsunlar elli yemin etmedikçe hak doğmaz demiştir. Verese yemin sayısı kadar olduğu takdirde her biri bir yemin eder. Sayıları az olduğunda veya bazıları yeminden kaçındığında diğer kişilere yemin verilir. Varis sadece bir kişi ise clli kez yemin eder ve talebini hak eder. H9;tta varis, ashab-ı feraizden ve asabeden-elsa ya da nesep ve vela yoluyla mirasçı olsa bile yemin ettiği takdirde talep ettiği şeyi hak eder. 4. Önemli işlerdedaha yaşlı kişiler öne çıkarılır. Ancak o kişinin buna ehil olması gereir. Böyle olmadığı takdirde öne geçirilmez. 5. Mal<tulün yakınlarına teselli verilir ve gönülleri hoş tutulur. 6. Yüz yüze görüşme imkanı varken yazışma veya haber-i vahidle yetinmek mümkündür. 7. Yeminin hakim tarafından tevcih edilmeden önce hiçbir hukukı sonucu olmaz. Çünkü Yahudiler cevaplarında "Biz öldürmedik" demişlerdir. Maktul yakınlarının "Yahudilerin yeminlerine razı değiliz" demeleri, onların doğru konuştuklarını uzak gördükleri anlamına gelir. Çünkü onlar Yahudilerin yalan söylediklerini veya yalandan yere yemine cüret ettiklerini biliyorlardı. 8. Kasamede mutlaka düşmanlık veya karşı tarafa bir kastın bulunması gerekir. Kasame'yi gerektirmese bile bu davanın dinleniHp, dinlenilmeyeceği noktasında ihtilaf edilmiştir. Bu konuda Ahmed b. Hanbel'den iki rivayet sözkonusudur. İmam Şafiı davanın dinleneceği görüşünü "Davalı üzerine yemin vardır" hadisinin genelliğine dayanmıştır. Zira Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem bu ifadesinden önce "İnsanlara iddialarına dayanılarak istedikleri verilseydi, insanlar başkalarının kanlarını ve mallarını dava ederlerdi" buyurmuştur. Çünkü sözünü ettiğimiz davanın konusu, insandır: Dolayısıyla dinlenir ve davalıya yemin verilir. Karşı taraf bunu ya ikrar eder ki bu takdirde o kişinin katli konusunda hak sabit olur ve ikrarından dönmesi kabul edilmez. Yeminden kaçındığı takdirde iddia eden kişiye yemin verilir. Bunun sonucunda teammüden öldürmede kısas veya yanlışlıkla öldürme de diyet hak edilir. Hanefilerden gelen bir rivayete göre yemin davacı tarafa tevcih edilmez. Ahmed b. Hanbel'den de bu doğrultuda bir görüş naklediimiştir. 9. Davacı ve davalı taraflar yemin etmekten kaçındıklarında maktulün diyeti beytü'l-malden verilir. Bu konunun açıklaması az önce geçmişti. 10. Kasame yemininde yemin edecek kimsenin erkek veya ergenlik çağına girmiş olması şart değildir. Çünkü hadiste "aranızdan elli kişi" ifadesi kullanılmaktadır. Rebl'a, Sevrı, Leys, Evzaı ve Ahmed b. Hanbel bu görüşü benimsemişlerdir. İmam Malik "Kasame yemininde kadınların işi yoktur. Çünkü kasamede talep edilen katildir. Böyle bir dava kadınlardan dinlenmez" demiştir. İmam Şafil'nin görüşü ise şu yöndedir: Kasamede ancak ergenlik çağına ermiş ve maktule var is olacak kişiler yemin eder. Çünkü bu hükmı bir davada yemindir. Dolayısıyla diğer yeminler gibidir. Bu konuda erkekle kadın arasında herhangi bir fark yoktur. "Beni insanlar önüne dikti." Yani beni onlarla tartışmak için dikti ya da kendisi tahtın gerisinde olduğu için onun görünür duruma geçmesini emretti. "Ordu kumandanıarı ve Arabın eşrafı huzurundadır." Hadiste geçen "ecnad", "cünd" kelimesinin çoğuludur. Bu kelime esas en yardımcı ve destek olanlar anlamına gelmektedir. Sonra savaşta ve çarpışmada yardımcı anlamı meşhur oldu. Ömer, Ebu Ubeyde ve Muaz'ın vefatından sonra Şam'ı dört emirliğe ayırdı ve her bir emirin emrinde bir "cünd"ü/ordusu bulunmaktaydı. Filistin, Dimeşk, Hıms ve Kınnesrin'de birer cünd/ordu bulunuyordu. Bazı bilginler dördüncü cündün Ürdün olduğunu, Kınnesrin'in bundan sonra başlı başına cünd haline geldiğini söylerler. "Kendi işlediği cinayet ile ... " yani nefsinin cinayeti ve çekmesi ile. ...........Halau hali'an= ilişkilerini kesmişlerdi" Arapça'da bir topluluk antlaşmayı bozduğunda "tehalea'l-kavmu" denilir. Bunu yaptıklarında cinayetinden sorumlu tutulmazlar ve sanki o sözle birlikte üzerlerine aldıkları yemin elbisesini çıkarmış gibi olurlar. Bundan dolayı görevinden azledilen emire "hal!''' ve "mahıu'" denilir. "Fe taraka ehle beytin= Yemen'den bir ev halkına Batha denilen Mekke vadisinde geceleyin hücum etti." yani bir gece mallarını çalmak için gizlice o ev halkına saldırdı. Bu olayın özeti şudur: Katil, maktulün hırsız olduğunu ve kavminin kendisinden ilişkisini kestiğini iddia eder, kavmi de bunu inkar edip, yalan yere yemin ederse Allahu Teala kasame yemini ile onları helak eder ve sadece mazlum olan kurtulur. "Nahle mevkiine vardıklarında ... " Burası Mekke'ye bir gecelik mesafede bir yerin adıdır. ........ yani mağara birden üzerlerine çöktü. '........' kurtuldu. Orada birlikte bulunanlar maktulün kardeşi ile elliyi tamamlayan kişiydi. ......... yani onları Şam'a sürdü>
Narrated Abu Qilaba:Once `Umar bin `Abdul `Aziz sat on his throne in the courtyard of his house so that the people might gather before him. Then he admitted them and (when they came in), he said, "What do you think of Al-Qasama?" They said, "We say that it is lawful to depend on Al-Qasama in Qisas, as the previous Muslim Caliphs carried out Qisas depending on it." Then he said to me, "O Abu Qilaba! What do you say about it?" He let me appear before the people and I said, "O Chief of the Believers! You have the chiefs of the army staff and the nobles of the Arabs. If fifty of them testified that a married man had committed illegal sexual intercourse in Damascus but they had not seen him (doing so), would you stone him?" He said, "No." I said, "If fifty of them testified that a man had committed theft in Hums, would you cut off his hand though they did not see him?" He replied, "No." I said, "By Allah, Allah's Messenger (ﷺ) never killed anyone except in one of the following three situations: (1) A person who killed somebody unjustly, was killed (in Qisas,) (2) a married person who committed illegal sexual intercourse and (3) a man who fought against Allah and His Apostle and deserted Islam and became an apostate." Then the people said, "Didn't Anas bin Malik narrate that Allah's Messenger (ﷺ) cut off the hands of the thieves, branded their eyes and then, threw them in the sun?" I said, "I shall tell you the narration of Anas. Anas said: "Eight persons from the tribe of `Ukl came to Allah's Messenger (ﷺ) and gave the Pledge of allegiance for Islam (became Muslim). The climate of the place (Medina) did not suit them, so they became sick and complained about that to Allah's Messenger (ﷺ). He said (to them ), "Won't you go out with the shepherd of our camels and drink of the camels' milk and urine (as medicine)?" They said, "Yes." So they went out and drank the camels' milk and urine, and after they became healthy, they killed the shepherd of Allah's Messenger (ﷺ) and took away all the camels. This news reached Allah's Messenger (ﷺ) , so he sent (men) to follow their traces and they were captured and brought (to the Prophet). He then ordered to cut their hands and feet, and their eyes were branded with heated pieces of iron, and then he threw them in the sun till they died." I said, "What can be worse than what those people did? They deserted Islam, committed murder and theft." Then 'Anbasa bin Sa`id said, "By Allah, I never heard a narration like this of today." I said, "O 'Anbasa! You deny my narration?" 'Anbasa said, "No, but you have related the narration in the way it should be related. By Allah, these people are in welfare as long as this Sheikh (Abu Qilaba) is among them." I added, "Indeed in this event there has been a tradition set by Allah's Messenger (ﷺ). The narrator added: Some Ansari people came to the Prophet (ﷺ) and discussed some matters with him, a man from amongst them went out and was murdered. Those people went out after him, and behold, their companion was swimming in blood. They returned to Allah's Messenger (ﷺ) and said to him, "O Allah's Apostle, we have found our companion who had talked with us and gone out before us, swimming in blood (killed)." Allah's Messenger (ﷺ) went out and asked them, "Whom do you suspect or whom do you think has killed him?" They said, "We think that the Jews have killed him." The Prophet (ﷺ) sent for the Jews and asked them, "Did you kill this (person)?" They replied, "No." He asked the Al-Ansars, "Do you agree that I let fifty Jews take an oath that they have not killed him?" They said, "It matters little for the Jews to kill us all and then take false oaths." He said, "Then would you like to receive the Diya after fifty of you have taken an oath (that the Jews have killed your man)?" They said, "We will not take the oath." Then the Prophet (ﷺ) himself paid them the Diya (Blood-money)." The narrator added, "The tribe of Hudhail repudiated one of their men (for his evil conduct) in the Pre-Islamic period of Ignorance. Then, at a place called Al-Batha' (near Mecca), the man attacked a Yemenite family at night to steal from them, but a. man from the family noticed him and struck him with his sword and killed him. The tribe of Hudhail came and captured the Yemenite and brought him to `Umar during the Hajj season and said, "He has killed our companion." The Yemenite said, "But these people had repudiated him (i.e., their companion)." `Umar said, "Let fifty persons of Hudhail swear that they had not repudiated him." So forty-nine of them took the oath and then a person belonging to them, came from Sham and they requested him to swear similarly, but he paid one-thousand Dirhams instead of taking the oath. They called another man instead of him and the new man shook hands with the brother of the deceased. Some people said, "We and those fifty men who had taken false oaths (Al-Qasama) set out, and when they reached a place called Nakhlah, it started raining so they entered a cave in the mountain, and the cave collapsed on those fifty men who took the false oath, and all of them died except the two persons who had shaken hands with each other. They escaped death but a stone fell on the leg of the brother of the deceased and broke it, whereupon he survived for one year and then died." I further said, "`Abdul Malik bin Marwan sentenced a man to death in Qisas (equality in punishment) for murder, basing his judgment on Al-Qasama, but later on he regretted that judgment and ordered that the names of the fifty persons who had taken the oath (Al-Qasama), be erased from the register, and he exiled them in Sham
حَدَّثَنَا أَبُو النُّعْمَانِ، حَدَّثَنَا حَمَّادُ بْنُ زَيْدٍ، عَنْ عُبَيْدِ اللَّهِ بْنِ أَبِي بَكْرِ بْنِ أَنَسٍ، عَنْ أَنَسٍ ـ رضى الله عنه ـ أَنَّ رَجُلاً، اطَّلَعَ فِي بَعْضِ حُجَرِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم فَقَامَ إِلَيْهِ بِمِشْقَصٍ أَوْ بِمَشَاقِصَ وَجَعَلَ يَخْتِلُهُ لِيَطْعُنَهُ.
Enes b. Malik şöyle demiştir: Bir kimse Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in evlerinden birisinde bulunan delikten içeriye baktı. Hemen Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem bir yassı demir veya birkaç demirle ona doğru ayağa kalktı, onu dürtmek için sinerek kendisine doğru yaklaşmaya başladı
Narrated Anas: A man peeped into one of the dwelling places of the Prophet. The Prophet got up and aimed a sharp-edged arrow head (or wooden stick) at him to poke him stealthily
حَدَّثَنَا قُتَيْبَةُ بْنُ سَعِيدٍ، حَدَّثَنَا لَيْثٌ، عَنِ ابْنِ شِهَابٍ، أَنَّ سَهْلَ بْنَ سَعْدٍ السَّاعِدِيَّ، أَخْبَرَهُ أَنَّ رَجُلاً اطَّلَعَ فِي جُحْرٍ فِي باب رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم وَمَعَ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم مِدْرًى يَحُكُّ بِهِ رَأْسَهُ، فَلَمَّا رَآهُ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَالَ " لَوْ أَعْلَمُ أَنْ تَنْتَظِرَنِي لَطَعَنْتُ بِهِ فِي عَيْنَيْكَ ". قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم " إِنَّمَا جُعِلَ الإِذْنُ مِنْ قِبَلِ الْبَصَرِ ".
Sehl b. Sa'd es-Saidi'nin nakline göre adamın biri Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in kapısındaki bir delikten içeriye bakmıştı. O sırada Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem elinde midra denilen demirden bir tarak vardı ki onunla başını kaşıyordu. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem O kişiyi görünce "Eğer senin bana bakıyor olduğunu daha önce bileydim, şu demiri gözüne saplardım!" buyurdu. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem "İzin isteme ancak gözden dolayı getirilmiştir!" buyurdu
Narrated Sahl bin Sa'd As-Sa'idi: A man peeped through a hole in the door of Allah's Messenger's (ﷺ) house, and at that time, Allah's Messenger (ﷺ) had a Midri (an iron comb or bar) with which he was rubbing his head. So when Allah's Messenger (ﷺ) saw him, he said (to him), "If I had been sure that you were looking at me (through the door), I would have poked your eye with this (sharp iron bar)." Allah's Messenger (ﷺ) added, "The asking for permission to enter has been enjoined so that one may not look unlawfully (at what there is in the house without the permission of its people)